www.steTUSkop.com ; TIP ve TUS'un MERKEZi ! Doğruların TEK Adresi !

Geri git   www.steTUSkop.com ; TIP ve TUS'un MERKEZi ! Doğruların TEK Adresi ! > PARAMEDİKAL DÜNYA > Sosyal Hayatımız > Siyaset / Politika

3247 (0 Kayıtlı Ve 3247 Misafir Üye Bulunmaktadır.)
Anasayfa İletişim TUS Güncel TUS Dersaneleri TUS Hazırlık Yabancı Dil ve TUS Mecburi Hizmet YDUS Tus Rehberi DUS
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 05-04-2019, 22:03   #2021
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Yazarlar

Bugün YazanlarTüm Yazarlar

Markar Esayanmarkar.esayan@aksam.com.trTerör örgütlerinin haddinden fazla Susurluk'ları var...

Markar Esayan tüm yazıları04 Mayıs 2019 Cumartesi

30 Nisan günü İçişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklamada, 1 milyon 500 bin TL ödülle mavi kategoride yer alan MLKP’li terörist Azimet Ceyhan’ın yakalandığı duyuruluyordu. Son dönemlerde güvenlik güçlerimiz birbirinden kritik birçok ismi yakaladığı için bu haberdeki önemli detay gözlerden kaçmış olabilir.*****

Çünkü MLKP’li terörist, FET֒den ihraç edilen subaylar M.A.K ve M.A ile PKK örgütü şüphelisi Z.Y yanlarında olmak üzere Yunanistan’a firar ederken aynı araçta yakalanmışlardı.*****

Ne tesadüf değil mi?

***

Sosyal medyada bu hadiseye*****“Terör örgütlerinin Susurluk’u”*****yakıştırması yapanlar vardı ki, tamamen katılıyorum.*****

Kürt ve Alevilerden özellikle hoşlanmayan bu yapının Gezi ve 17/25 Aralık Yargı Darbesi teşebbüsünden sonra PKK ve diğer sol örgütlerle yakın ilişki kurduğu, özellikle PKK’ya ciddi istihbarat sızdırması yaptığı görülmekteydi. PKK ile FETÖ, Ocak ve Ekim 2014’te Kuzey Irak’ta gizlice görüşüp Türkiye’ye karşı ittifak kararı aldığı biliniyor.*****

Bu nedenle MİT, Emniyet ve Jandarma’nın birçok muhbirinin deşifre olduğu, çoğunun da infaz edildiği de biliniyor.*****

Örnekler çok, işte birkaçı…

***

Batman’da yakalanan PKK’lı Özcan A.’nın telefonunda ByLock çıkmıştı hatırlarsanız.*****

Bu yılın başında Manisa’da yapılan baskında 2 PKK’lı ve 14 kaçak FETÖ şüphelisi aynı çiftlikte yakalanıyordu. PKK’lıların FETÖ mensuplarını yurtdışına çıkarmaya çalıştıkları açıklanmıştı.*****

25 Ağustos 2016’da ise Bağcılar’da bir FETÖ evine baskın düzenlenmiş, 2 PKK’lı ve 10 FET֒cü terörist aynı evde yakalanmıştı. K.B. ve İ.B.’nin PKK’nın gençlik yapılanması YDG-H üyesi oldukları açıklanmıştı.

***

Karşımızda üst akıl tarafından ip gibi aynı sıraya dizilmiş, tahkim edilmiş, uyumlandırılmış ve Türkiye’ye vekalet savaşı açmış terör örgütleri var.*****

İşin bu noktasını gündemde tutmak çok önemli. Hem bunların birer organik yapı olmadığının bir ispatı olarak, hem de Türkiye’nin hâlâ nasıl bir bela ile uğraştığını görmek istemeyen gönüllü körlerin gözlerine sokmak açısından. Bu durumun dünyaya iyi anlatılması gerekiyor.*****

FET֒nün hâlâ*****“baskı gören Sünni bir dini azınlık”*****olarak raporlara girdiği karanlık bir oyunun tam ortasındayız çünkü
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla

     

Alt 05-05-2019, 12:15   #2022
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

FERHAT ÜNLÜ
Mahşerin dört atlısı
"İhanet etmek için insanın bir yere ait olması gerekir. Oysa ben hiçbir yere ait değilim."

Aslında her şey, uzun yıllar kimselere sezdirmeden Sovyetler Birliği'ne çalışmasını bu meşhur sözleriyle meşrulaştırmaya çalışan İngiliz casus yöneticisi Kim Philby'nin yine casus olan babası John Philby'nin kitabını Mart 2012'de dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a 'hediye eden' küresel medya baronu Rupert Murdoch'ın gelişi ile başlamıştı.

The Empty Quarter isimli bu kitabın yazarı Philby, meşhur Thomas Edward Lawrence ve onun üstadı Gertrude Bell'den daha önemsiz bir istihbaratçı değildi. Bilakis Bell'i, Irak'ı Osmanlı'dan ayırma işinde kullanan, onun bir nevi 'case officer'ı (sahadaki operasyon sorumlusu) pozisyonunda biriydi. Kendisi de Suud'u Osmanlı'ya karşı örgütleme operasyonunu yürütüyordu. Arapçası yetkindi, Cambridge Üniversitesi'nde şarkiyat okumuştu. Ortadoğu aşiretlerini Osmanlı'ya karşı ayaklandırma işinde ihtisas yapmıştı.

Müslüman olarak öldüğü rivayet ediliyor, orası bilinmez, ama yaptığı işlerin İslam'a zarar verdiği aşikâr. Belki de o da oğlu gibi kendisini hiçbir yere ait hissetmeyen bir adamdı. Gerçi bu 'vatansızlık', 'aidiyetsizlik' hissi son yıllarında oğul Philby'i ciddi bunalımlara sürüklemişti. Öyle ki Cambridge Beşlisi'nin (Dördünün adı; Kim Philby, Donald Mclean, Guy Burgess ve Anthony Blunt. Beşincinin John Cairncross olduğu söylenir.) Mclean ve Burgess'le Sovyetler Birliği'ne iltica eden üç isminden biri olarak intihara bile kalkıştı. 1988'de, yani Doğu Bloku çökmeden yalnızca bir yıl önce kalp krizi sonucu öldü. Kim Philby Soğuk Savaş'ın en sıcak yıllarında casusların cirit attığı İstanbul'da da görev yapmıştı. Adını tarihe, ülkesine ihanetiyle yazdırmış biridir.


Rupert Murdoch, işte böyle bir adamın -Türk tarihindeki yeri Lawrence'tan farklı olmayan- babasının kitabını koltuğunun altına sıkıştırıp Türk medyasında egemenlik kurmaya kalkıştı. Hedeflediği yayın kuruluşlarını 'ulusal güvenlik' açısından uygun görülmemiş olacak ki satın alamadı, ama Fox TV ile 'surda bir gedik açmayı' başardı.

Şimdilerde yabancı medyanın büyük sermayeleri onun açtığı yoldan Türkiye'ye giriyor. Sosyal medyanın dört popüler mabedinden Youtube'u (Diğerleri Twitter, Instagram ve Facebook) gözüne kestiren yabancı konvansiyonel medya, sosyal medyanın bu platformunun TV yayını (broadcasting) fonksiyonunu Türkiye'de üstlendi ve bir kanal açtı.

8 Nisan 2012'de bu köşede yayınlanan 'Sosyal medyanın sanal büyükelçileri' başlıklı yazıda şöyle demiştik:

"Twitter, haber verme işlevi olduğu ve yoruma imkân tanıdığı için konvansiyonel medyanın habercilik (news) fonksiyonu ile örtüşüyor. Facebook daha çok geleneksel medyanın eğlence (entertainment), Youtube ise TV yayını (broadcasting) fonksiyonunu üstlenen sosyal medya sitesi."

Bu alıntıyı sırf self-plagiarism (kendinden aşırma) olsun diye yapmadım. Aradan geçen yedi yılda Twitter haber ve Youtube televizyon yayıncılığı fonksiyonunda konvansiyonel medyanın tahtını epey sarsar hale geldi. (Facebook bu yazının konusu değil.) Ve konvansiyonel medya, sosyal medya ile baş etmekte zorlanınca sosyal medya platformuna girmeye başladı.

Ayrıca sosyal medyanın konvansiyonel medyaya henüz alternatif olmaya başlamadığı 2012'de sosyal medya üzerinden yürütülen istihbarat operasyonlarını anlatmak amacıyla yazılan bu yazıdaki kimi tezlerin istihbarat operasyonları bağlamında doğrulandığı süreçler de yaşadık. (Okumak isteyenler için yazının linki: https://www.sabah.com.tr/yazarlar/pa...-buyukelcileri


HEDEF Y VE Z KUŞAĞI

Yabancı medyanın Türkiye'ye yönelik yatırımlarının sebep ve olası sonuçlarını masaya yatırdığımız bu uzun yazının işlendiği konuya, ilk olarak meslektaşım Ceyhun Bozkurt 'Küresel medya tröstleri neden Türkiye'ye geliyor' başlıklı iki yazıyla el attı. İyi bir tartışma penceresi açtı bu yazı.

ABD'nin, İngiltere'nin, Almanya'nın ve Fransa'nın dört kamu yayıncısı, bir başka deyişle devlet kanalı (Alman DW, İngiliz BBC, Fransız France 24 ve ABD'nin Voice of Amerika'sı) tarihlerinde ilk kez konvansiyonel savaş müttefiklerinin bir araya gelişi gibi bir konsorsiyum oluşturdu ve Türkiye'de yayına başladı. Açtıkları kanalın adı +90. Mottosu da 'Tarafsız gündeme bağlan!'

Biz bu dörtlüye 'mahşerin dört atlısı' diyeceğiz. Sebebi sonsözde. Şimdi öncelikle +90'ın çağrışımları üzerine birkaç cümle sarf edelim. İlk çağrışım elbette Türkiye'nin uluslararası telefon kodu. Bunu onlar da söylüyor. Yabancı medya sermayesi, bu simge üzerinden Türkiye'ye, üstelik uydudan değil, internetten, Youtube'dan yayın yaparak giriyor. Bunu kanalın yöneticileri de dile getiriyor zaten.

Kasıtlı olmayabilir ama bu isimle +90 kuşağı yani, 90 doğumlular ve sonrası da işaret edilmiş oluyor. 90 yaş ve üzeri olamayacağına göre! İşin ironisi bir tarafa kanalın öncelikli olarak gençleri etkilemeyi amaçladığı düşünüldüğünde Y ve Z kuşağının ilk hedef kitle olduğunu görmek işten bile değil.


Zaten projenin ortaklarından BBC Dünya Servisi'nin Müdürü Jamie Angus, "Artık devir değişti. YouTube'un gücünü ve gençlerin ilgisini biliyoruz. Bu alan kullanıcılar için çok daha cazip ve çekici. Genç kuşağın en fazla Youtube'da vakit geçirdiğini gördük. Onlara ulaşabilmek için YouTube'u seçtik" diyor.

Projenin öncüsü DW Genel Müdürü Peter Limbourg ise kanalın tanıtıldığı basın toplantısında "Türkiye'de farklı haberlerin ve çok sesliliğin gerekli olduğunu düşündük" diyor. Limbourg, 'dört yayın kuruluşunun ifade ve medya özgürlüğünü güçlendirmeyi de hedefleyen geniş kapsamlı içerikler sunacağını' da söylüyor. Medya özgürlüğü gelmiş geçmiş en sömürgeci üç ülke ile (ABD, İngiltere, Fransa), ilk sömürgecilik pastasından pay alamadığı için kolektif bilinçdışından Hitler sosyopatını fışkırtan Almanya'nın kamu medyasına kaldı!

Mahşerin dört atlısı, Türkiye'deki haber ve yorum boşluğunu dolduracakmış! Bu; bir kamu yayın kuruluşu olan TRT'nin -yanına üç de yabancı ortak alarak- Almanya'ya, İngiltere'ye, Fransa'ya ve ABD'ye gidip, "Buralarda basın özgürlüğü kalmadı. Bu ülkelerin kamuoyu kendi medyalarından sağlıklı bilgi alamıyor, ben bu ihtiyacı karşılayacağım, yetmedi basın özgürlüğünü temin edeceğim" demesine benziyor.


Türk medyasına, yani bize de "Boşluk bırakmayın, yabancılar doldurmasın" diyebilirsiniz. Trump'a yakın Fow News'te Venezuela'daki darbe girişimi eleştirilebiliyor. (Artık bir zahmet o kadarını da yapsınlar. Başka ülkede iktidarı darbeyle, hatta savaşla devirmeyi bile göz almayı bildikleri için…) Hollywood ABD sistemi eleştirilerini içeriden yapar ya. O misal.

İçeride yeterli eleştiri zemini olsa bile (Ki Türkiye'de var) sosyal medyanın konvansiyonel medyaya alternatif olduğu enformasyon bombardımanı çağında bütün cepheyi doldurmanız mümkün değil. Ayrıca doldursanız bile yine de bilginin ya da propagandanın savaş aracına dönüştüğü günümüzde bu tür girişimlere engel olamazsınız.

Amaçlarının kâr etmek olmadığını söyleyen (O da ne demekse. Kâr etmeyi düşünmüyorsanız bir işe neden girişirsiniz) France 24 İngilizce Servisi Müdürü Gallagher Fenwick, "Birbiriyle iletişim kurmayan insanların da birbiriyle irtibatta olduğu bir platform oluşturmak, yani köprüler inşa etmek için buradayız. Amacımız fikir dayatmak değil, sorular sormak" diyor.

VOA'nın Temsilcisi Eric Phillips ise "Sosyal medyada çok fazla gürültü kirliliği var. Bizim amacımız sadece içerik üretmek ve yayınlamak değil, aynı zamanda bu içerikler üzerine yorumların da yapılmasını sağlamak" diyor. İnteraktif bir yayıncılık yapacağız demeye getiriyor. Herkesin bir şeyler söylemek istediği bir çağda gençlerin motifine oynamak için bunu söylemesi elzem zaten.

Proje, Deutsche Welle'nin 2018-2021 yıllarını kapsayan görev planlaması dâhilinde uygulanmaya başlanmış. Bu planlamada, "Ümitlerin aksine Türk hükümeti otoriter bir çizgi izlediği konusunda artık kuşkuya yer bırakmıyor" ifadesi kullanılıyor. Kanalın ne kadar 'tarafsız' olacağını buradan anlayın.

Bir de bu planlama Federal Meclis tarafından Haziran 2018'de kabul edilmiş. Yani bir devlet projesi. Orası kesin. Anlaşılmayan kısmı şu: Bu, 2021'le sınırlandırılmış bir proje mi yoksa bir önümüzü görelim mi diyorlar, ardından başka bir aşamaya mı geçecekler?

İngiltere'nin önemli yayın kuruluşlarından The Independent'ın Suudi Arabistan Araştırma ve Pazarlama Grubu (SRMG) bünyesindeki Media Arabia, yani Muhammed bin Selman yönetimindeki Suud sermayesiyle Türkiye'ye girişinden geçen hafta söz etmiştik. Onlar da basın özgürlüğü için gelmişler! Suudi Arabistan'ın basın özgürlüğünden anladığı, kontrol edemedikleri gazeteciyi konsolosluklarında katledip cesedini parçalara ayırmaktan öteye geçmez. Kanıtlarıyla yazdık. Dolayısıyla 'mahşerin dört atlısı'nın basın özgürlüğü mottosu belki alıcı bulur da Suud bu alanda pazarda bile arz-ı endam eyleyemez.

Dörtlüden biri olan France 24'ün İngilizce Yayınlar Müdürü Gallagher Fenwick, projeyi değerlendirirken dünyanın her yerinde kutuplaşmaların her geçen gün arttığını söylemiş. Ha şunu bileydiniz! Bunu söylemek için Paris'teki Sarı Yelekliler protestolarını görmeniz gerekmiyordu. Gezi'de Türkiye'nin iktidar eliyle kutuplaştırıldığını söylemişlerdi, iktidarın yüzde 50'yi ötekileştirdiğini de... Şimdi meselenin Türkiye ile değil, dünyanın gidişatıyla alakalı olduğunu kerhen kabul etmiş görünüyorlar.

Artık herkes her şeyin farkında: Dünyada kelimenin literal manasıyla enerji savaşlarına da yansıyan mecazi manada bir negatif enerji birikmesi var. Postmodern anlamda üçüncü dünya savaşının içinde olduğumuzu da uzun zamandır söylüyor, yazıyoruz. Mesele bu savaşın konvansiyonel bir çatışmaya, yani Üçüncü Dünya Savaşı'na dönüşüp dönüşmeyeceği. Şu anda yaşadığımız şey bunun sancıları.

Yoksa neden dört büyük kamu yayıncısı dünyanın kalbinde bir araya gelsin ki, neden? Beş N Bir K'nın en önemli sorusunu buraya da uyarlayabilirsiniz. Fikir BBC'den Jamie Agnus ve DW'den Limbourg'a aitmiş. On sekiz ay önce bir araya gelip konuşmuşlar. Limbourg, projenin 'Neden'ini şöyle açıklıyor: "Bu operasyonu yürütecek güçlü Türkçe servislerimiz var. Türkiye ilgi çekici bir piyasa. Bizim ülkelerimizle siyasi ve ekonomik bağları var. Mesela Almanya'da Türkiye'den pek çok insan yaşıyor. Bu yüzden Türkiye'yi seçtik. Bunun yanı sıra Türkiye'de medyanın yaşadığı önemli sorunların çözümüne katkıda bulunmak istedik. Bu koşullar yeni perspektifler sunan başka bir seçeneğin yararlı olacağını düşündürdü bize."

Yani medya özgürlüğünü temin etmeye geliyoruz diyor! Öyle ya, şimdi faaliyetleri açık kontr-espiyonaj operasyonları ile epey geriletilen Alman vakıfları da hayır için Türkiye'ye gelirdi hatırlarsanız!

İZLEYİCİ ŞÜPHELİ YAKLAŞIYOR

Kanalın tanıtım fragmanının altına yapılan yorumları okursanız +90 projesinin şüpheyle karşılandığını görürsünüz. Genelde yorumlar olumsuz ve projenin Türkiye'nin iyiliğine çalışmayacağı yönünde. Özetle "Bunlar boşuna bir araya gelmez" anlayışı hâkim. İnteraktif, dolayısıyla yorumlara yer veren bir kanal kurmak istediklerini kendileri söylemişlerdi. Bu yorumlara katlanacaklar.

Yorumcular arasında projeyi bir bağımsızlık mücadelesi olarak nitelendirip Birinci Dünya Savaşı ile ilişkilendirenler de var. "En son yüz yıl önce gelmişlerdi" diyenler de… Ama +90 özelinde küresel medya tröstlerinin Türkiye ilgisini "+ işareti Haç'ı mı simgeliyor?" komplosunun ötesinde bir perspektifle analiz edip ona göre tedbir almak elzem.

Makul yorumlardan biri özetle şöyleydi: DW Almanya'da dâhil Avrupa'da yükselen ırkçılığı ne kadar eleştirebiliyor. BBC, 'Majesteleri'nin Ortadoğu stratejisine ne kadar aykırı yayın yapabilir. VOA, ABD'nin işgal politikalarını ne kadar eleştiriyor. France 24, Sarı Yelekliler protestolarında ülkedeki iktidarın devrilmesini amaçlayan bir yayın çizgisine mi saplandı. Bütün soruların ortak yanıtı hayır.

Türkiye buna rağmen yabancı medyaya kapılarını kapatmıyor. En şedit istihbarat/propaganda operasyonlarına maruz kaldığı zaman bile kapatmadı. Yeri gelmişken hatırlatalım: Rusya, Aralık 2017'de aralarında Voice of America'nın da bulunduğu 9 basın kuruluşunu yabancı ajan kanunu kapsamına almıştı. Bu Türkiye için de bir çözümdür demiyorum ama öte yandan Rusya bu seçenekleri kullanan bir ülke. Şimdilerde de küresel internet ağıyla bağlantılarını kesmeye hazırlanıyorlar. Ülkenin kendi internet ağını kurmasını öngören yasa tasarısı Duma'da 68'e karşı 307 oyla kabul edildi.

Bu kararın hayata geçirilmesiyle (Tabii bunun için sağlam bir altyapıya ihtiyaç var) Rusya, Runet'i yani kendi internetini kullanmaya başlayacak. Runet ilk kez 1997'de İsrail'de türetilmiş bir kavram. Raffi Aslanbekov tarafından… Bu şahıs İsrail'de ikamet eden bir blogger. Ve 12. Gezegen ile Kozmik Tohum'un yazarı müteveffa Zecharia Sitchin gibi Azerbaycan Yahudisi… Raffi Aslanbekov Rusya'da 'Büyük Amca' olarak biliniyor. Çünkü köşesinin adı 'Büyük Amca'nın Düşünceleri' imiş.

Bu arada Rusların ulusal güvenlikleri için ülkelerini küresel medya tröstlerinin taarruzlarından korumaya çalışırken Sputnik ile bizim ülkemizde onlardan aşağı kalmayacak bir yayıncılık yaptığını da hatırlatalım.

ÇİZGİSİ ORYANTALİST

+90 adlı kanalda yayınlanan birkaç dosyayı izledim. Siyasi ve sosyolojik olarak 'oryantalist' bir çizgisi var. Piyasaya alıştıra alıştıra girmek istediklerinden olsa gerek mesela konut krizi dosyasında sert muhalefet yapmamışlar.

Konut dosyası için Esenyurt'u pilot bölge olarak almışlar. Tıpkı Youtube yayını için Türkiye'yi pilot bölge yaptıkları gibi... Üşenmemişler, Esenyurt'un Yüzüklerin Efendisi'ndeki Mordor'u andıran boş inşaatlarının görüntülerini bulup yayınlamışlar.

Esenyurt'un son 15 yılda Türkiye'de yaşanan inşaat patlamasını en iyi yansıtan yer olduğunu belirtmişler. Türkiye'nin altıncı büyük şehri Adana'da (Devlet Bahçeli sağ olsun, Osmaniye'nin ayrılmasından sonra dördüncülükten altıncılığa düştük!) satılandan daha fazla konut İstanbul'un bu ilçesinde satılmış çünkü.

Dosyada İstanbul'a "Beton denizi" diyor, "Betona gömülen İstanbul" diyor. Türkiye'de gayri resmi rakamlara göre 800 bin konut stoku olduğunu savlıyor dosya.

2018'de 1 milyon 375 bin 398 satılmış. Bir önceki yıla oranla yüzde 2,5 düşmüş satışlar. Yabancılara 40 bin 44 konut satılmış, 2017'e göre yabancılara satışta yüzde 78,5 artış olmuş. Iraklılar en fazla konut alan yabancılar. İranlılar onu takip ediyor. Suudileri geçmiş İranlılar. Suudiler'in konut alımında bir önceki yıla göre düşüş var. Bunda Suud'un Türkiye karşıtı politikalarının etkisi bulunuyor.

Dediğim gibi şimdilik +90'da sert muhalefet, hakaret yok. Şimdilik… Zamanla dozajı yükselteceklerdir. Bunun karineleri de var. Öyle ya, Deutsche Welle'nin, 'Albayrak yatırımcılara rezil oldu' türünden son derece tarafsız ve seviyeli (!) başlıklı Die Welt haberlerini alıntıladığına şahit olduk. Daha ötesini de yaptılar, Frankfurter Allgemeine'den 'Cazibesi olmayan damat' başlıklı metni de (Metin diyorum çünkü bu tür bir başlığın altındakine haber/yorum demek mümkün değil) alıntıladılar, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ABD seyahatinde iken…

Mahşerin dört atlısının (DW, BBC, France 24 ve Voice of Amerika), niyet ve çizgisini anlamak için şu aşamada en sağlıklı veri tanıtım fragmanı. Bir kına merasimiyle başlıyor. 'Oryantalist' dedik ya. Neyse en azından bir Çin havayolunun, bizden daha Doğu'da bulunmalarına rağmen ironi sınırlarını zorlayan bir oryantalizmle (şarkiyatçılık) hosteslere peçeli dans yaptırmasından hallice.

Fragmanın devamında tesettürlü bir kızın boks antrenmanı yaptığını görüyoruz. Sonra bir genç "Bir mucize olsun" duvar yazısının önünden geçiyor. (Mucize kendilerinin piyasaya girişi mi yoksa!) İlerleyen kısımlarda da bira tokuşturan gençler var. Hem dindarlara, hem sekülerlere oynuyoruz mesajı veriyorlar.

Ha bu arada yaşlı bir adam SABAH okuyor, ama logoyu göremiyorsunuz. Mizanpajdan tanıdım. Bu önemli nüansı fark edebilirseniz subliminal mesaj şu: SABAH'ı gençler değil, orta yaş ve üzeri okuyor, bizim hedefimizse Y ve Z kuşağı. Üstelik o sahnede "Doğru cevabı vermek için değil, doğru soruları sormak için…" diyor. Sizin için doğru soruları sormaya geliyoruz demeye getiriyor.

Mahşerin dört atlısı, hedef kitlesine, Y+Z kuşağına epey bel bağlamış. Bence Türk gençliğine pek güvenmesinler. Fragmanın altındaki yorumlardan anladığım kadarıyla girişim epey tepki toplamış, en azından şüpheyle karşılanmış. Eğer umdukları izlenme oranlarına ulaşamazlarsa 'geldikleri gibi giderler'. Zira burası Kim Philby'nin aksine, kendini bir yere ait hissedenlerin ülkesi.

Son Söz: Yazıya 'Mahşerin dört atlısı' başlığını verdim. Çünkü malum, dört at Yeni Ahit'teki Apokalips bölümünde yedi mührün açılmasıyla ortaya çıkacak kıyamet alametidir. Armageddon'u, yani İncil'de sözü geçen son savaşı çağrıştırır. Kendilerini dört atlı olarak nitelendirdiğim için DW, BBC, France 24 ve VOA'cılar alınmasın. Teşbihte hata olmaz. Hem malum, basın özgürlüğü var
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 05-18-2019, 08:46   #2023
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

GAZETE YAZARI

Zanaatkâr sınıfı eleştirisi: Elçin Sangu ile Hüsnü Arkan nasıl aynı kişi oldu?

İsmail*****KılıçarslanGazete Yazarı

18 May 2019, Cumartesi

BEĞENDİM

*****26 TEPKİ

PAYLAŞ

Önce, İngilizcenin bize sağladığı imkânla şunun adını doğru düzgün koyalım. Ardından “biz”deki ayrımına da bakarız. “Artist”, doğrudan “sanatçı” demek İngilizcede… “Ürettiğinin sanat değeri taşıdığı kişi… Sanatsal üretim yapan birey” demek kabaca… Bir de “entertainer” var. “Şovmen, eğlendirici” gibi anlamlara geliyor. Daha çok “kamusal alan ünlüsü” oyuncular, pop müzisyenleri, komedyenler vesairenin karşılığı olarak kullanılıyor.

Bizdeki “zanaatkâr-sanatkâr” ayrımı biraz daha çetrefilli bir mesele olsa da çıktığı kapı aşağı yukarı aynı…

Bize lazım gelen anlamı bakımından zanaat, malum “nitelikli emeğe dayanan, belirli bir ustalık gerektiren meslek” demek… Zanaatkâr ise, zanaat sahibi insana deniliyor. Sanatkâr kelimesi ise -yine bize lazım gelen anlamı bakımından- “işini ustalıkla yapan, ürettiğinde sanat değeri aranan kişioğlu”na deniliyor.

Bu yanıyla opera eğitimi alıp (mesleğini yapmayarak) mankenlik ve dizi oyunculuğu yapan Elçin Sangu, kelimenin gerçek manasıyla bir “entertainer, zanaatkâr, eğlendirici”dir. Televizyon dizilerinde kendisine o gün verilen metinleri ezberleyip tekrar ederek geçim temin eden bir “eğlendirici.”

Hüsnü Arkan’ın durumu ise daha karışık. Türkiye’nin en civcivli zamanında, 1970’li yılların sonunda okuduğu mimarlığı bırakmak zorunda kalmış, sol örgüt davasından 6 ay kadar içerde yatmış, hukuk bitirse de müziğe ve edebiyata yönelerek “başka bir hayatı” seçmiş biri o.

12 yıl üyesi olduğu Ezginin Günlüğü hemen hepimizin ortak hafızasında yer alan şarkılara sahip bir müzik grubudur. Ardından Arkan, solo bir kariyer de yürütmüştür tabii. Son yıllarda ise daha ziyade “roman yazarı” olarak temayüz etmiştir.

“Bugün günlerden güzellik, sefa geldin, hoş geldin / Ah bu yağmur yalnızlığımmış, dindim efendim” dizelerini yazabilmiş Arkan’a “zanaatkâr” demek ayıp olur. Bir iki romanını karıştırıp “Türkçe bakımından tıknaz”, “gereğinden fazla süslemeci” bulmuşluğum olsa da ortalama bir yazar olduğuna da kanaatim vardır. Sanatçıdır elbet. Ya da şöyle düzelteyim: Düne kadar sanatçıydı.

Hüsnü Arkan’ı Elçin Sangu’nun tam yanına düşüren şey ne peki?

Zanaatkar Elçin Sangu, sosyal medyanın gündemine “kendimi adresimde bulamıyorum, ben yokum, seçim için mi bu oyunlar?” minvalinde şeyler yazarak gelince nüfus idaresi tarafından tabiri caizse paçavraya çevrildi. Nüfus idaresi Sangu’ya “29 Martta adresini yeni evine taşımışsın ya apla” diye cevap verince Sangu “Bir yıl önce taşınmış olduğum evim bla bla” dedikten hemen sonra yapıştırdı: “Bu hassasiyetinizi seçim kararlarında da gösterseydiniz her şey çok güzel olurdu.”

Yani şunu diyor kabaca Elçin Sangu isimli eğlendirici. “Yahu ben çok ciddi bir yanlışlık yaptım. Bu yanlışlık üzerinden de nüfus müdürlüğünü, seçimi düzenleyen idareyi falan töhmet altında bıraktım. Fakat yaptığım yanlış için özür dilemek yerine ‘her şey çok güzel olacak” diyeyim, siz de -sevgili siyaseten konsolide kitlem olarak siz de- beni idare edin. O kadar kusur kadı kızında da olsun yani.

Hüsnü Arkan’ın olayı ise bambaşka. Bir takipçisi, Arkan’ın Erkan Oğur ile yaptığı şarkıyı birinci dinleyişte değil de ikinci dinleyişte beğendi diye şunu yazdı: “Evladım, şans verdiğin adamın adı Erkan Oğur, 32 takipçin var, bu ne moral la?”

Aslında “y kuşağı ile yeni tanışmış uzaylının haklı serzenişi” olarak değerlendirdiğim bu tweete birçok tepki gelince Arkan bu sefer şunu yazdı: “Bu çocuklarda bir tepeden bakma morali var ki bana doğrudan Cumhurbaşkanını hatırlatıyor. Bu kadar kibri kaldıramıyorum.”

Al gözüm seyreyle, üç kısım tekmili birden bizdedir. Hadi adını adam gibi koyalım. Sen Hüsnü Arkan’sın. Özür dilesen kapanacak bir meseleyi, hem de çok haksız şekilde, Cumhurbaşkanına bağlayıp kitleyi imdada çağırmak, dokunulmazlık talep etmek nedir? Ayrıca söz konusu kibir ve tepeden bakmaksa hem ilk tweetinde hem ikincisinde kibrin de tepeden bakmanın da şahikasını yapmışsın.

Yazık ki tam yazık! Bu güncel politika meselesi eğlendiricilerimizi delirttiği gibi sanatçı bildiğimiz koca koca adamları da delirtti sonunda. Biri kitleden yardım ister, öbürü “bugün 17 Nisan neşe doluyor insan” yazar.

Yahu sizi biz dinliyoruz, biz okuyoruz, biz ciddiye alıyoruz. Radyoda ne zaman Düşler Sokağı şarkısı çıksa kızım “babamın şarkısı çıktı” diyor mesela.

Nedir biliyor musunuz öfkem? Seneler önce gittiğim Erkan Oğur - İsmail Hakkı Demircioğlu konserinden çıkma nedenimdir. Salonun en az yarısı başörtülü, muhafazakar v.b iken Demircioğlu’nun bir CHP Mahalle Temsilcisi gibi sahneden güncel politika yapmasıdır.

Kutuplaştırma, bir arada yaşama refleksimizi kaybetme gibi şeyler hep buradan kaynaklanıyor işte. Operaya giden Binali Yıldırım’a posta koymaya çabalayıp sonra da “çok kutuplaştık be abi” goygoyu çeviriyorsunuz. Çevirin tabii çevirecekseniz de sonra “vallahi sizinle sonuna kadar kutuplaşacağız” cümlelerine bakıp hayıflanmayın boşuna. Hepiniz oradaydınız çünkü
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 05-18-2019, 10:34   #2024
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

MELİH ALTINOK
Türk sanayici ve işadamları mı demiştiniz?
Türk Sanayici ve İşadamları Derneği hep olduğu gibi bu seçim öncesinde de gündemde.
Dün de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan "istatistik cinliği" yapıyorsunuz dediği derneğe, eski başkanları ve Anadolu Grubu'nun sahibi Tuncay Özilhan üzerinden sesleniyordu:
"Ben sizin 12 yıl önceki durumunuzu da, bugünkü durumunuzu da biliyorum. Yeri gelirse bunu teşhir ederim. Dışardan vuran vuruyor ama içerden vuranlara günü gelir hesabını sormasını da bilirim. TÜSİAD niçin istihdama destek vermiyor, bunu hatırlatırım. Dev fabrikalar var. Ne olur 5-10 tane işsiz alsan. Bunları dert edinmiyorsunuz. Biz TÜSİAD'ın politik tarafgirlikten ziyade Türkiye'nin ekonomik mücadelesine yaptığı katkılarla gündeme gelmesini beklerdik. 1 hafta önce ziyaretime geldin, sizlerle neleri konuştuk? Bu dolarlar, bu eurolar sizleri kurtarmaz. Bu millet sizi kurtarırsa kurtarır."

***
Aslında ortada yeni bir tartışma yok.
TÜSİAD, dünya üzerindeki muadillerinin aksine hep, sermayesini var eden rekabete kapalı, sıkı gümrük duvarlarıyla örülmüş çarpık piyasayı korumak için siyasi istikrarsızlığa oynadı.
Bu mücadelesindeki en etkili yardımcısı da, reklam tekeli sayesinde ipleri ellerinde olan merkez medyaydı.
Bu silah kimi zaman, 90'larda sadece Avrupa Birliği'ni savunduğu için tetikçi gazetecilere "tarihi eser kaçakçısı" diye linç ettirilen Halil Bezmen gibi nitelikli işadamlarına patlıyordu... Kimi zaman da rekabeti savunan, dediklerini yapmayan siyasilere...
Manipüle edilmiş bu siyasi ve ekonomik ortamda Aydın Doğan gibi karakterler servetlerine servet kattılar. Döviz ve faiz üzerinden "Faaliyet dışı gelirlerini" katladıkça katladılar. Milyonluk sermayeleri 10-20 yıl içerisinde, Türkiye'nin büyümesinin çok ötesinde bir hızla milyar dolarlara çıktı. Ama sonuçta ne bir teknoloji ürettiler ne de kayda değer bir istihdam yarattılar.
Onlar da bu sömürü girdabını devam ettirmek için mevcut durumun korunması için bir işadamı derneğinden çok siyasi parti gibi iktidarların altını oydular.
Hatta işi bazen öylesine ileri götürdüler ki, eski Başkanları Haluk Dinçer'e 17-25 sürecinde "paralel yapıya inanmadıklarını" söyleterek açıkça darbeci bir çetenin yanında bile pozisyon aldılar.
***
Bizim solcular bu patronlar kulübünü çok severler... Ee, tabii banka reklamları falan "devrimci sanatçılarımızın" en önemli gelir kapıları. Ama emek sermaye çelişkisinde bir ücretli olarak ben bu derneğin başındaki "Türk" sıfatından rahatsızlık duyuyorum.
Ne demek "Türk iş adamları?" Alternatif sermaye ortaya çıktı. Sermaye grupları çeşitlendi. Bu durumda TÜSİAD üyesi olmayan ya da başka derneklerde örgütlenen işadamları ne oluyor? Kaldı ki, özel yasal izin gerektiren "Türk" ifadesini hak etmek için ne yapmışlar? Tabelalarındaki "işadamları" ifadesini "iş insanı" olarak değiştirme hassasiyeti göstermişlerdi. Son başkanları Simone Kaslowski'den aynı hassasiyeti bu eleştirilerimiz için de bekliyoruz.
Türkiye'den kazandıklarını dışarıda biriktiren işadamlarımız "sermayenin vatanı mı olur" diyorlar... Bu durumda ırkı da olmamalı değil mi Bay Simone?
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
arsivlemesem olmazdi, arşiv, arşivlemesem olmazdı, blog, blogspot, sitesi

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may post replies
You may not post attachments
You may edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı



Şu Anki Saat: 09:32


Powered by vBulletin
Copyright © 2000-2009 Jelsoft Enterprises Limited.
www.stetuskop.com