www.steTUSkop.com ; TIP ve TUS'un MERKEZi ! Doğruların TEK Adresi !

Geri git   www.steTUSkop.com ; TIP ve TUS'un MERKEZi ! Doğruların TEK Adresi ! > PARAMEDİKAL DÜNYA > Sosyal Hayatımız > Siyaset / Politika

4359 (0 Kayıtlı Ve 4359 Misafir Üye Bulunmaktadır.)
Anasayfa İletişim TUS Güncel TUS Dersaneleri TUS Hazırlık Yabancı Dil ve TUS Mecburi Hizmet YDUS Tus Rehberi DUS
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 04-15-2019, 16:49   #2001
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Selim ATALAY

http://www.selimatalay.com
İTALYA ÖNCE AYNAYA BAKSA?
15 Nisan 2019 Pazartesi

paylaştweetlepaylaş
İtalya da kendi tarihini unutup, başka tarihlerle ilgilenen ülkelerden. Önce aynaya bakmaları gerekir.

İtalya’nın sömürgecilik dosyasına neredeyse her yıl bakmak gerekiyor, çünkü her yıl yeni belgeler, eklerle İtalya dosyası genişliyor.

Sömürgecilik yarışına sonradan giren ve hep geride kalmanın ezikliğini yaşayan İtalya, son yüzyılın en büyük katliamlarını yapmıştır. Rönesans atılımı ve sanat katkılarıyla bilinen İtalyanlar, 100 yıl önce de hesapta aynı sosyal doku içindeydiler. Aynı İtalyanlar 100 yıl önce Faşizmi icat edip, sömürgecilik oynayıp Afrika’da korkunç gaddarlıkla katliamlar yaptılar. Ne kadar çok sivil, kadın, çocuk öldürürlerse, o kadar başarılı olacaklarına inanacak kadar çılgınlaşmışlardı.

Zamanın İtalyan gazeteleri ‘Afrika’da imparatorluğumuz olmazsa, büyük güç olamayız’ yazıları yazmaktaydı. Medya, genel saplantılı ruh durumunu yansıtıyordu. İmparatorluk demek, Afrika’da arazi işgal edip, yerli halkı sömürmekti. Afrika, beyaz adamın suç mahallidir.

Mussolini adlı hokkabazın ilk Faşist partiyi kuruşu, 1915’tir. Faşist partinin son versiyonunun iktidara gelmesi, 1922’dir. Oradan 2. Dünya Savaşı sonuna dek, Faşist parti İtalya’da iktidarda kaldı. Faşizm, İtalya’nın ezik gururudur, tarih karşısındaki kayıplarını telafi amaçlı zorbalığıdır... İtalya’nın Antalya bölgesini işgali, Faşist partinin bir başka sömürge arayışıdır. Neyse ki Türkiye 1922 zaferiyle herkesi kovdu. Ancak İtalya, Rodos başta 12 adanın gaspı ve Yunanistan’a devri gibi saçmalıklardan sorumludur. Ve İtalyanlar Afrika’da, o zamanın Habeşistanı, şimdinin Etiyopyasında en büyük katliamları yapmışlardır.

Aynı zamanda İtalya, Habeşistan’da işgal sürerken 1896’da Adowa’da yerli ordusu ile savaşa girmiş ve yenilmiştir. Sömürgecilik tarihinde Afrika’da ilk yenilgi alan ordu olma şerefi de İtalya’dadır.





Addis Ababa katliamı
İtalya geç kalmış bir devletti, sömürgecilikte geri kalmıştı, Avrupa’da birinci sınıf değildi. Üstelik ilk sömürgecilik denemesinde zamanın Habeşistanında 1896’da şamar yemiş, rezil rüsva olmuştu.

1896’nın öcünü 1935’te almak için yeniden hazırlandılar... 40 yıl önceki yenilginin öcünü almak... Hayli ilkel sayılacak bu kin, rafine İtalyanların milli kini idi.

1935’te Habeşistan’a zamanın atom bombası ve en barbar, en vahşi cinayet aracı olan kimyasal silahlarla geldiler. Komşu Somali’de dev bir kimyasal silah fabrikası kurdular. Burada o kadar çok kimyasal imal ettiler ki, depolar bu silahları stoklayamadı.

1935’te İtalyan ordusu kimyasal gaz ve en vahşi yöntemlerle Habeşistan’ı işgal etti. Habeşler direnemedi. Karada gaz atıyor, havadan da yeni model İtalyan uçaklarıyla ateş açıp, bomba bırakıyorlardı.

Zaten İtalyan ordusu Mussolini hokkabazının emriyle esir de almıyordu. Her siyah erkek hedefti. Tutsakları sadistçe organlarından başlayarak kurşunluyor, son kurşunu göğüslerine sıkıyorlardı. Kurşun harcamak istemeyen İtalyan askeri, pala ile tutsakları doğrama yarışına giriyordu.

Şubat 1937’de işgal sürerken, İtalyan vali Graziani başkent Addis Ababa’da yerel halkı meydanda toplamış nutuk atıyordu. Bu sırada valiye birkaç el bombası atıldı. Bombalar, vali dahil hiçbir İtalyanı yaralamamıştı. Ancak İtalyan misillemesi ağır oldu.

Meydanın çıkışlarını kapatan İtalyan askerleri kalabalığa ayrımsız ateş açtı... Meydanda tek bir canlı kalmadığından emin olduktan sonra askerler ve Faşist kara gömlek milisleri kente yayıldı. Hiçbir şeyden habersiz halkı çocuk, kadın demeden sokakta, evlerinde işyerlerinde, çarşıda, pazarda okulda katlettiler. Pala, buz çekici ve kürek kullanarak insanların kafalarını ayırıyorlardı. İtalyanlar bitap düşene dek insan öldürdü. Ölenlerin, varsa değerli eşyalarını aldılar.

Tarihçiler, katliamda ele geçen yağmayı bir koşu bankaya götürüp paraya çeviren İtalyanların sonra kente telaşla dönüp katliama devam ettiğini yazar.

Bu korkunç katliam 3 gün sonra İtalyanların yorulması sonucu bitti. Etrafta fazla canlı da kalmamıştı. Addis Ababa’da en az 19 bin, Habeşistan genelinde en az 30 bin kişinin katledildiği sanılır. Gerçek sayı bilinmemektedir. Ancak korkunç cinayetlerin bir kısmı fotoğraflanmıştır. 2017, Addis Ababa katliamının 80. yıldönümü idi. İtalya’da sessizlikle geçiştirildi.





Osmanlıya karşı sömürgecilik denemesi
İtalya sömürgecilik oyununa geç girmişti. Çizme yarımadadaki şehir devletlerinin birleşmesi 1871’dir. Sömürgecilikte ileri sayılan İngiltere, Fransa gibi ülkelere İtalya çok özenirdi. İbretlik bir durumdur.

1911’de İtalyanların Osmanlı toprağı Libya’ya saldırması, sömürgecilikte geç kalmışların toprak açlığıdır. Derne-Trablusgarp arasında Enver ve Mustafa Kemal Beylerin direniş çabalarını biliriz de, İtalyanların neden saldırdığı gözden kaçar: 1911, İtalya’nın birleşmesinin 50. yıldönümüydü. Yeni Kartaca zaferleri arayan İtalya, toprak ve sömürgecilik açlığıyla bir yerlere saldırmak istemekteydi. Osmanlı Libyasını kolay lokma görmüşlerdi.

Libya’dan önce Tunus’u istiyorlardı. 1878 Berlin Konferansında Osmanlı paylaşılırken, İngiltere Kıbrıs’ı alıp, Tunus’u Fransa’ya verdi. Sicilya’nın hemen karşı kıyısındaki Tunus’ta İtalya’nın gözü vardı. Kenara itilmek, İtalya’yı yıktı. Tunus kiniyle Libya’ya saldırdılar.

Libya’ya büyük bir açlık ve vahşetle saldırdılar. Müslüman halk, Osmanlı subaylarının desteğiyle direndi. Ekim 1911’de Trablus’ta işgalci İtalyan ordusuna saldıran Osmanlı-Arap güçleri, 500 İtalyan askerini öldürdü. Bu, üniformalı birlikler arasındaki bir muharebeydi. Ancak kalan İtalyan birlikler, misilleme için Maşiya Vahasındaki sivil köylere saldırdılar. Maşiya halkının önceki muharebe ile ilgisi yoktu. İtalyanlar üç günlük katliamla kadın-çocuk ayırmadan 4 bin sivili katletti.

Libya’daki katliamlar daha sonra toplama kampları, bombardımanlar, zehirli gaz kullanımıyla sürdü. İtalyanlar Libya’da uçaktan bomba atma teknikleri geliştirdiler. Dünya havacılık tarihinin ilk hava bombardımanı Libya’da idi. Hedef de sivillerdi. Çünkü karşılarında bir ordu yoktu.

Addis Ababa’dan önce İtalya, katliam provasını Libya’da yapmıştı. Ne kadar öldürürlerse o kadar güçlü olacaklarını düşünüyorlardı. Güçleri sivil halka, çocuklara yetiyordu.

Sonra Ömer Muhtar, Libya direnişini bayraklaştırdı. Ömer Muhtar, İtalyanların kabusuydu, şehadetinden sonra da bu durum sürdü. Yönetmen Lütfi Akad’ın Ömer Muhtar filmi 1980’de açıldığı zaman İtalya’da yasaklanmıştı. Şimdi serbest mi, bilmiyoruz.



İtalya özür diledi mi?
İtalya 2. Dünya Savaşı sırasında çökünce, sömürgeciliği de birden unuttu. Sonra Faşist-Komünist çatışmasına girdiler. Tarihçiler, hızlı hafıza kaybı ve örtme çabaları nedeniyle İtalyan sömürge tarihinin çok incelenemediğini söyler. Mussolini İtalyası dağılırken sömürgecilik belgeleri bodrumlara depolara kaldırılmış, yanan da yanmıştır.

Unutulmayan ve belgelenen katliamlardan Addis Ababa, her yıl zihinlerden geçer ve Afrika unutmaz.

• Bu katliamı İtalya ‘uygarlık adına’ yapmıştı. Zamanın İtalyan uygarlığı ne ise onun devamı ve başarısı için bu katliamlar gerekliydi.

• Üstelik Papa Pius 11’den de takdis almışlardı. Papa ‘Büyük ve iyi bir milletin güzel zaferi için’ dua edip İtalyan ordusunu kutlamıştı.

• 1937’de bu katliam oldu. 1941’de İkinci Dünya Savaşı kapsamında İngiltere, Addis Ababa’ya girip İtalyanları kovdu ve sürgündeki imparator Haile Selasiye’yi geri çağırıp tahta oturttu. İmparator Selasie İtalyanlar konusunda halkına ‘Şeytana şeytanlıkla karşılık vermeyin, Etiyopya’nın güzel adını lekelemeyin’ dedi. Kalan binlerce İtalyana kimse el sürmedi, misilleme yapmadı. Halbuki Selasiye ve Habeşler, İtalyanların gözünde ‘ilkel, barbar siyahlar’ idi.

• İtalya, Habeşistan’da Libya’da yaptıklarının hesabını vermedi, özür dilemedi. Halen, şurda burda katliamcı Habeşistan valisi Graziani’nin heykeli ya da övgüsü vardır. Neredeyse milli kahraman ilan edecekler.

• Graziani, Etiyopya’da katolik kilisesi adına da katliam yapmış, Ortodoks bağlantılı Debre Libanos manastırını yıkıp 300’den fazla rahip ve keşişi katletmiştir.

• İtalya’nın Habeşistan’da sivillere karşı kimyasal silah kullandığı, ancak 1996’da resmen ifade edildi. Mecliste bir soru önergesine karşılık, zamanın savunma bakanı Domenico Corcione, ‘arşiv belgeleri kimyasal silah kullanıldığını gösteriyor’ dedi... Ama o kadar...
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla

     

Alt 04-16-2019, 06:17   #2002
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Toggle navigation

2019*****Yerel Seçim Sayfası*****için tıklayın.

Ana Sayfa*****/*****Fuat Uğur

Seçimi mundar eden organize kötülük ve bir Amigo

16.04.2019

Fuat Uğur

Tüm Yazıları

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı*****Binali Yıldırım’ın dün AK Parti’nin seçimlerle ilgili*****kurmay heyetini*****de yanına alarak düzenlediği basın toplantısını,*****bu başlık özetliyor aslında.

Binali Yıldırım her zamanki yumuşak ama aynı zamanda kesin ifade tarzıyla durumu açıkladı.*****İtirazlar sonucu ortaya çıkan durum göstermektedir ki seçim mundar edilmiştir.*****Türk Dil Kurumu’na göre bu kelimenin aslı*****Murdar.*****Kirletilmiş, pisletilmiş anlamına geliyor. Daha doğrusu anlamlarından biri bu. Veya dinî*****kurallara göre kesilmemiş hayvanlar. Etimolojik kökeni hakkında fazla bilgi yok. Ben İngilizce*****Murder (cinayet)*****ya da*****murdered (öldürülmüş)*****kelimelerinden türedildiğini düşünüyorum. Fransızca’da da*****“Ölüm”*****anlamında*****Mort*****sözcüğü var örneğin. Türkiye’de halk arasında intihar edenlere ya da ölümünden memnun olunan kişilere*****“Mort oldu”*****denildiği gibi.

Yıldırım’ın ikinci tanımı ise*****ORGANİZE KÖTÜLÜK.

Bu tanımın altını doldurun.

Organize hırsızlık.

Organize yolsuzluk.

Organize usulsüzlük.

Ve statlara gidip futbol taraftartarları üzerinden sokakları harekete geçirmenin zeminini oluşturmaya çalışan diğer aday.

Onun için tanımı ise şu:

“Bu iş amigoluk yapılarak olmaz.”

Yetmedi, milleti*****“Benimle Saraçhane’ye kadar yürür müsünüz?”*****diye sokağa çağıran bir Amigo'dan söz ediyoruz burada.

Tehlikeli hareketler bunlar.

Aynı zamanda yine Binali Yıldırım’ın ifadesiyle*****“Organize kötülükle iç edilen oyları”*****oldubittiye getirip üzerine konmayı hedefleyen bir sinsilik bu. İşte bu*****kötülüğün çirkin yüzünü*****görememek ise ancak*****körlükle malul olanlar*****için geçerli bir sebep.

Medyası kışkırtıyor sürekli*****“Say say bitmiyor”*****diyerek.

İstiyorlar ki*****“Neyse canım bir kerecik hırsızlıktan bir şey olmaz, bi daha yapmayın böyle kaka şeyler olur mu?”*****deyip AK Parti itirazlarından vazgeçsin ve başkanlığı altın tepside armağan etsin Ekrem Bey'e.

Süreç çok uzamış. E peki, geçen seçimde*****Yalova’da CHP adayı mazbatasını karşılıklı itirazlar ve yeniden sayımlar nedeniyle tam 21 gün sonra almış. O süreçte*****zaman su gibi akıp geçti*****mi sizin için?

Binali Yıldırım CHP’lilerin unuttuğu gerçeği*****yeniden hatırlatıyor:

“Yine 2014 yılı seçimlerinde AK Parti 84 itiraz yapmış, 77'si reddedilmiş 7'si kabul edilmiş. CHP 45 itiraz yapmış, 4'ü kabul görmüş, 41'i reddedilmiş. Toplamda 191 itiraz olmuş, 19'u kabul görmüş. 2019 yılı seçimlerinde ise, yani 31 Mart'a geldiğimizde toplam 522 itiraz var, bunun 485'i itiraz görmüş ve 13'ü kabul edilmiş. 24'ü de kısmen kabul edilmiş. Herkes itiraz hakkını kullanmış. İtiraz sürecinde durum nedir itiraz sürecinde? İtirazlar sonucu geldiğimiz nokta nedir?''

YSK kararı verecek sonucu açıklayacak.

O hâlde bu*****amigoluğun*****manası ne?

Asıl soru da şu:

Mundar ettiğiniz seçimi*****sokakları hareketlendirme tehdidiyle*****korkutarak mı almayı planlıyorsunuz?

Daha doğrusu hakikaten korkuttuğunuza inanıyor musunuz?

O vakit işi şamataya vurup seslenelim*****Sabata*****rolündeki efsanevi aktör*****Lee Van Cleef*****gibi.

Hey amico c'è sabata, hai chiuso!!!

Kahkaha kısmını ise sonraya saklıyorum.

Sıcak ya da soğuk mutlaka yenecek o yemek.

Mundar edilmeden hem de.

********************
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 04-16-2019, 06:32   #2003
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

tıralar sarmış dört bir yanımı

ManşetGündemDünyaSporEkonomiTeknolojiHayatTarihYazarlarVideoFoto GaleriBilgi KartlarıİnfografikSon Dakika

YazarlarBugün YazanlarGazete YazarlarıSpor YazarlarıArşiv Yazarları

*****

GAZETE YAZARI

Hatıralar sarmış dört bir yanımı…

Tamer*****KorkmazGazete Yazarı

16 Nis 2019, Salı

BEĞENDİM

PAYLAŞ

Beşiktaş’ı tutan MHP lideri Devlet Bahçeli; Cumartesi akşamı Vodafone Arena’daki maça giden ve bir kısım BJK taraftarının “Mazbatayı verin” sloganıyla karşılanan Ekrem İmamoğlu için “Bundan belediye başkanı olmaz. Mazbatayı tribüne taşımak, futboldaki rekabeti siyasi düşmanlığa dönüştürmek için ekilen bir tohumdur. Çok yanlıştır.” dedi.

*

Perşembe günü hayatını kaybeden Fenerbahçe’nin unutulmaz futbolcularından*****Can Bartu*****için “Şükrü Saraçoğlu Stadı’nda düzenlenen törene katılan” Ekrem İmamoğlu’nu tribünde gören bir grup Fener taraftarının “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” tezahüratı dikkat çekti…

İşte bu sloganı bağıran o bir kısım taraftar; Ekrem İmamoğlu’nun, FET֒nün Şike Kumpası’na destek veren konuşmaları “müdavimi olduğu” Paralel Samanyolu’nda yaptığını çoktan unutmuşa benziyor!

“Gizli Kardinal” Locaefendi’nin 15 Temmuz 2016’da darbeye kalkışan Faşist Cuntası da kendilerine*****“Yurtta Sulh Konseyi”*****diyorlardı! Onlar da, bir yerde “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” hesabıyla takılmışlardı…

Aslında, ABD’nin, NATO’nun, Baronsal Gladyo’nun, Vatan Haini Fetullah’ın “Mutemet Askerleri” olarak!

Pazar akşamı Kadıköy’de oynanan derbi maçta “yirmi yıllık geleneğin bozulmadığını” ilan eden bitiş düdüğü çaldığında; bu defa, Şike Kumpasını unutmayan ve dahi o dönemde ezeli rakiplerinin de “hesaba dâhil” konumunun farkında oldukları anlaşılan Başka Bir Grup Fenerbahçeli Taraftar, “Sarı Kırmızılı Kulübün FETÖ ile bağlantısını” biip’li bir tezahüratın eşliğinde hatırlattı!

2017’nin Mart ayında Galatasaray Kulübü’nün Mali Genel Kurulu’nda oy çokluğuyla FETÖ mensubu Hakan Şükür ile Arif Erdem’e sahip çıkıldığını unutmadıkları da aşikârdı! O genel kurulda, oylarıyla bu iki Sarı Kırmızılı Paralel Topçu’ya sahip çıkanlar mı; “Mustafa Kemal’in Askerleri” kamuflajıyla İzmir Marşı’nı söylemişlerdi!

*

Paralel Arif Erdem, 1997’deki İstanbulspor maçının doksan artı altıncı dakikasında kendisini yere attığında; maçın hakemi Vahap Beyaz “kırk metre öteden” penaltı noktasını göstermişti: Hagi’nin o penaltı golü Beşiktaş’ı şampiyonluktan ederken G.S’nin teknik direktörü Sinyor Terim mutluluktan uçuyordu: İşte o gün başlayan “kötü alışkanlıkları” sonraki yıllarda*****“vazgeçilmez bir tutku”*****olacaktı!

“Bilim Kurgu” futbolundaki bu “tuhaf tutku” kısaca “haram-piyonluk” diye anılıyordu! Rahmetli Süleyman Seba’nın Kartalları ise “şerefli ikinciliklerinden” birisini daha almıştı. Beşiktaş taraftarları; Sarı-Kırmızı düdüklü Vahap Beyaz ile Ahmet Çakar ikilisine “sevgilerini” çok farklı bir tezahürat tekniği ile sunuyorlardı…

Finaldeki “Şampiyonluk Posteri” çekiminde eski bir İçişleri Bakanı bulundurmak ise muazzam bir ayrıcalıktı!

KADERİN CİLVESİ

Önceki akşam Saraçoğlu Stadı’ndaki derbide bir devreden fazla on kişi oynayan ezeli rakibini mağlup edemeyen takımın teknik direktörü Sinyor Terim, maçın hakemi için*****“Korkaksanız, bu işi yapmayacaksınız!”*****diyordu…

Geçen sezon, Kadıköy’de golsüz biten derbide ev sahibi “ezeli rakibinin hak ettiği üç bariz penaltıyı vermeyen” Hakem Bey için ise gıkı dahi çıkmamıştı…

O Hakem Bey mi; Pazar akşamki derbinin VAR’ı idi!

Verilmeyen o penaltılardan sadece biri bile, ezeli rakibe şampiyonluk getirecekti ve belki de 2 Haziran 2018’deki kongrenin neticesi başka türlü olacaktı!

Yani, nedir? Hesaplar çok yönlüdür ve “takımların formaları yahut futbolun renkleri” mevzuyu izah etmeye yeterli değildir…

Mete Gündoğan’ın*****“Oyun Teorisi”adlı kitabındaki (derin siyaseti fevkalade isabetle izah eden) şu satırlar; elbette sadece politikada veya medyada değil bugünkü mevzumuz için de geçerlidir: “Öyle bir oyun düşünün ki; bütün oyuncular, aslında aynı ekipten! Siz, kendi ekibinizden birine karşı oynuyorsunuz. Muhteşem bir kriptolojik kurgu! Rakibiniz aslında sizinle aynı amaçlara hizmet eden biri oluyor…”

UNUTULMAZ FETÖ PASLARI

Sinyor Terim, “Kadıköy’de geleneğin bozulmasını umursamıyormuş: “Burada unutulmaz hatıralarımız var” diyor! Yani? 12 Mayıs 2012’deki “Süper Final” gecesine atıfta bulunuyor! O akşam; FET֒nün Şike Kumpası sonucunda Başkan’ı cezaevine atılmış bir kulübün futbolcuları Kadıköy’de ezeli rakiplerine karşı son maça çıkarken muhtelif planların yapıldığından habersizlerdi!

Final serisindeki hakem kollamalarından, Sinyor Terim’in cezasının bile “kafadan” kaldırılıp Kadıköy’e ışınlanmasına kadar “her şey” ayarlanmıştı: Fikstürde, derbinin “son maç” olmasına ve FET֒cü polislerin Fenerli taraftarlara (hiçbir taşkınlığın yaşanmadığı bir esnada) taammüden “biber gazı” fışkırtmalarına kadar!

İşte buna “Kadıköy’de Kupa Kaldırma yahut Unutulmaz Hatıralar” diyorlar!

En başta da, yirmi yıllık geleneğin içindeki “altı sıfırlık, şu unutulmaz hatırayı” takımına yaşatan teknik direktör “seviyor” bu lakırdıyı…

FET֒nün Şike Kumpasından “iki sezon üst üste kupa götürerek” istifade eden birinden bahsediyoruz!

*

Finaldeyiz ve artık başlıktaki malumunuz şarkıya gelebiliriz: Hayır, bu defa Terim’in favori sanatçılarından biri olan “Muazzez Abacı” söylemedi
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 04-16-2019, 18:28   #2004
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Derin sularda yalnız bir mümin: Garaudy

*****Portre**********13 Nisan 2019 - 09:00

Türkiye'de Roger Garaudy üzerine yapılmış ilk derinlikli söyleşi.. Yıldız Ramazanoğlu, Cemal Aydın ile konuştu..

Yıldız Ramazanoğlu son aylarda Roger Garaudy okumaları yapmakta idi. Okumalarının sonucunda Garaudy'nin Türkçedeki mütercimi Cemal Aydın ile uzun, dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdi. Garaudy üzerine yapılmış bu derinlikli ve ne yazık ki bir "ilk" olan önemli söyleşiyi sizlere sunuyoruz.

Cemal Aydın,*****1948 Isparta, Şarkikaraağaç doğumlu. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız ve Roman Dilleri ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Tercüman gazetesi dış haberler servisinde çalıştı. Bu arada Cezayir, Irak ve Singapur’u görüp gezme fırsatı buldu. Üniversite yıllarından itibaren Fransa’ya sık sık gitti. Çeşitli liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. Emekli olduktan sonra Türk Edebiyatı Vakfı’na müdür oldu.

Fransızcadan dilimize otuzu aşkın eser çevirdi. Bunlar arasında Roger Garaudy (Roje Garodi)’den 10, Eva de Vitray-Meyerovitch (Eva dö Vitre-Meyeroviç)’ten de İslâmın Güleryüzü, başta olmak üzere 4 kitap tercümesi bulunuyor. Roger Garaudy’den Amerikan Efsanesi çevirisi ile Türkiye Yazarlar Birliği 2002 yılı çeviri ödülünü kazandı.

Roger Garaudy ismi anılınca Türkiye’de ilk akla gelen kişi mütercimi ve dostu olarak elbette sizsiniz. Kitaplarıyla ve kendisiyle karşılaşmanız nasıl oldu?

Garaudy*****denilince ilk akla gelen ben miyim değil miyim bilemem. Fakat bu iltifatınıza teşekkürler. Kendisini “Yaşayanlara Çağrı” kitabıyla tanıdım.*****Pınar Yayınları*****tercüme etmemi teklif etmişti. Kitabı okudum ve korktum. Demir leblebiydi.*****Nuri Aydoğmuşadlı bir arkadaşım beni yüreklendirdi ve gerçekten eserin çevirisine büyük emeği o verdi. O olmasa doğrusu cesaret edemezdim. Derken Garaudy’nin eserlerine ve üslûbuna alıştım. Türkiye’ye gelince de kendisiyle tanıştım. O tanışıklık giderek dostluğa dönüştü.

Onu nasıl tanımlarsınız? Pozitif bilimlerin ve sanat dallarının birçoğuyla ilgilenen, mimarî, edebiyat, sanat, ekonomi, teknik ve tıp alanlarından anlayan ve yetkinliği olan kişilere “Rönesans adamı” deniliyor. Leonardo da Vinci gibi mesela. Birçok mahareti vardı aynı anda. Bu manada Garaudy nasıl bir entelektüel?

Ele avuca sığmaz bir adam. Gerçekten de çok yönlü. Rönesans adamı denir mi denmez mi kendisine, doğrusu bilemem. Sadece Batılı değerlere saplanıp kalınmasına şiddetle karşı çıkan ve o yüzden Batı Rönesansını yeterince insanî ve bütün insanlığı kuşatıcı bulmayan biri. İnsanı her bir yönüyle yakından tanımaya ve insanoğluna yardımcı olmaya çalışan bir fikir ve eylem adamı. “Nasıl bir entelektüel” sorunuza verilecek en iyi cevap ise belki de şu olur: “Bütün din, medeniyet ve kültürler konusunda derin bilgiye sahip bir entelektüel. Bildiğini eyleme dönüştürerek adaletsizliğe ve zulme başkaldıran bir aydın. İnsanlığın mutluluğu ve huzuru için gözünü budaktan esirgemeyen ve bu uğurda her şeyi göze alabilen bir düşünür.”

Bir önsözünüzde Garaudy’nin kitaplarını çevirmenin güçlüğünden söz ediyorsunuz. Kısırlaştırılmış bir Türkçenin yaşattığı zorluklar… Tercümeleri gerçekleştirirken nasıl bir süreç yaşanıyor? Çalışma yönteminizi biraz açabilir misiniz; tercümenin gizli dünyasını, detaylarını, kelimelerle maceranızı?

İtiraf edeyim, Garaudy’nin hangi eserini okumaya başlasam büyük haz alırım. Yazdıkları ufkumu açar. Beni mest eder. Tercüme etmeye başlayınca ise daha ilk satırlardan itibaren beni bir korkudur sarar. Okurken anladığımı sandığım cümleleri okura hakkıyla aktaramama tedirginliği kaplar içimi. Bu tedirginlik eser bitinceye kadar sürer. Pek çok kelimeye apayrı anlamlar yükler Garaudy. Sözlüklerde tam karşılığını bulamazsınız. Kendine göre çok güçlü, çok kapsamlı kelimeler, hatta deyimler icat eder. Zaten savunduğu fikirler de ancak öyle bir kelime veya deyimlerle ifade edilebilir. Ama onu dilimizde acaba nasıl ifadelendirsem… Bunalırım. Entelektüel yanı olan Fransız arkadaşlarıma o cümleleri gönderirim. Buradaki güvendiğim kişilere sorarım. Çoğu zaman onlar da işin içinden çıkamazlar. (Eskiden kendisine sorardım.) Sonunda birçok kitabını okuduğum, konferanslarında bulunduğum ve özel sohbetlerimiz olduğu için “şunu demek istiyor” deyip kayda geçerim.

Bazen bir kitaba, bir romana gönderme yapar. “O kitapta da vurgulandığı gibi” veya benzeri bir cümle kurar. Ne demek istediğini anladığım da olur, anlamadığım da. O zaman tercümeyi bırakır, bahsettiği kitabı bulur ve mecburen baştan sona okurum; hata yapmayayım diye. Son cümleyi de çevirdikten sonra bir ay veya daha fazla süre demlenmeye bırakırım. Başka kitaplar, edebî yanı güçlü Türkçe eserler okurum. Bunu Fransızca cümle kuruluşuna göre kurgulanan beynimin, dilimize göre yeniden şekillenmesi için yaparım. Eserle mesafem iyice açıldıktan sonra tercümeyi tekrar ele alır, baştan sona gözden geçirir, gerekli düzeltmeleri yaparım. Anlaşılmaz veya tercüme kokan cümleleri daha iyi bir Türkçeyle vermeye çalışırım. Bu arada vakti olan dostlarım tercümemi okumak zahmetine katlanırlarsa, onlara veririm ve tenkitlerini değerlendiririm.

Tabii en büyük zorluğu kelime seçiminde çekerim. Dilimiz öylesine fakirleştirilmiş ki… Hele felsefeyle ilgili terminoloji. Garaudy, bildiğiniz gibi güçlü bir filozoftur. Eski kelime kullansam gençler ve büyük bir kesim anlamaz, uydurma kelime kullanmak zaten çözüm değil… Tercümede beni en çok yıpratan bir husus da kelime seçiminde orta yolu bulabilmektir. Kusura bakmayın, şimdi aklıma geldi. Eğer varsa, tercüme edeceğim eserin İngilizce ve Arapçasını getirtirim. Bu bana çok yardımcı olur. Mesel⠓İlâhî Mesajlar Toprağı Filistin” kitabının İngilizcesini bulamadım, ama Arapçasını edindim ve tercümede bana çok yararlı oldu.

Genelde mütercimliğin nasıl bir sanat olduğundan ve mahiyetinden söz etmenizi rica etsem. Bir şiir, bir fikir, bir muhayyile başka dilde nasıl tekrar hayat bulabiliyor, nelere dikkat ediyorsunuz?

Az önce bunun cevabını kısmen verdim. Mütercimlik çok zor bir sanattır, eğer sanatsa… Başkasının düşüncesini, başkasının kendi kelime, deyim ve üslûbuyla oluşturduğu bir eseri, bambaşka bir dilin kalıbına dökmek hiç de kolay değildir. Kalıba döktüğünüzde o kalıptaki bazı bölümler tam dolacak, bazıları eksik, bazıları da fazla olacak. Ne yapacaksınız? Öyle bırakamazsınız. Kalıbı dümdüz hâle getirmelisiniz. O da emek ister.*****Lâtinler, “Mütercim haindir” derler. Bu sözde çok büyük hakikat payı var. Yabancı dili olan herkes iyi bilir ki sizin gönül tellerinizi titreten bir türküyü, başka bir dile onların gönül tellerini titretecek şekilde tercüme edemezsiniz. Bunu başarmanız için o dilin insanlarının duygulanabileceği kelimeleri bulmanız lâzım… O da hiç kolay olmasa gerek. Çünkü her bir kelimenin her bir dilde apayrı çağrışımları vardır. Bir “gül” bize Efendimiz’den başlayarak, bülbüle kadar uzanıp giden ne engin çağrışımlar yaptırır değil mi?

Özetle söyleyeyim: Eğer bir mütercim kendi ana dilinin edebî yanını çok iyi biliyorsa, aktarmada büyük bir çaba da gösteriyorsa, edebî eser çevirisinde nispeten başarılı olabilir. Nispeten diyorum, çünkü türkü ve şarkılarda olduğu gibi edebî metinlerde de bazı kelime ve deyimlerin yazarın yazdığı dilde öyle dinî, millî, örfî ve efsanevî çağrışımları vardır ki siz onu çatlasanız da patlasanız da kendi dilinizde aynen veremezseniz. Meselâ*****Hz. İsa ve Havarileri*****ile ilgili öyle kelimeler, deyimler vardır ve bunlar Batılıların zihinlerine öylesine yerleşmiştir ki onlardan ancak Batılılar haz alır, ruhları onlarla coşar. Sizin halkınızda ise onlar en ufak bir etki uyandırmaz. Çünkü o tedailerden tamamen uzaktır. Bizim hâlimiz de Batılılara aynen aksetmez. Bir karı kocanın yalnızlığını ifade için kullandığımız “Bir Köroğlu bir Ayvaz” deyimini başkalarının lisanına nasıl aktarırsınız? Köroğlu denir denmez bir sürü şey uyanır zihninde*****bizim insanımızın, Ayvaz denince de… Peki, bir Batılı için Köroğlu ve Ayvaz’ın ne anlamı olabilir ki? Koca bir hiç! Nasıl çevireceksiniz o ifadeyi? Çeviremeyeceksiniz; çevirecekseniz de çok yavan kalacak.

Fikrî eserlerin çevirisine gelince, onlarda edebî bir dili olmak yetmez, ayrıca o fikir dünyasından hayli nasipli olmak da lâzım.

“Bütün bu dediklerinizi sizi başarabiliyor musunuz” diye sorsanız, hayır derim; gayret ediyorum, ama başardığımı asla iddia edemem.

Aslında başka yayınevlerinden çıkan*****20. Yüzyıl Biyografisi*****(Fecr) ve*****Entegrizm*****(Pınar) de önemli kitaplar. Ben Garaudy deryasına*****İslamın Vaadettiklerikitabıyla giriş yapmıştım uzun yıllar önce. Sizin ilk çevirilerinizin baskısı var mı, yayınlanıyor mu, yoksaYüzyılımızda Yalnız Yolculuğum*****içinde mi onlar da?

İlk çevirim*****Yaşayanlara Çağrı*****tükendikçe basılıyor,İslâm ve İnsanlığın Geleceği*****de öyle…*****İnsanlığın Medeniyet Destanı*****ise 5. baskıya ulaştı.*****İsrail, Mitler ve Terör*****kitabına gelince, en az yedi sekiz baskı yaptı ve ilgi görmeye devam ediyor (zaten Garaudy bu eserinden dolayı para cezasına çarptırıldı.)

Garaudy’nin Cezayir’e gitmesi nasıl oldu, orada ne yaşadı da derinden etkilendi? Müslümanların eline geçmesi, öldürülmesinin istenmesi ama bunun gerçekleşmemesi… Nasıl oldu bu olaylar? İslam’a intisap etmesine etki ettiğini düşünüyorum.

Garaudy*****İkinci Dünya Savaşı*****çıktığında Fransız ordusunda askerdi.*****Fransa’nın*****Hitler’le işbirliği yaptığını görünce birkaç arkadaşıyla birlikte el ilanları hazırlayıp kışladaki tuvaletlerin içine onları yapıştırdı. “İşbirlikçiliğe hayır!” denmesini savundu. Yakalandılar. Kelepçelendiler. Birbirlerine zincirlerle bağlandılar. O zaman Fransız sömürgesi olan*****Cezayir’in çölümsü bir yerine sürgün edildiler. Etrafı çitlerle çevrili çadır hayatına mahkûm edildiler. Bir gün*****İspanya’dan yakalanıp getirilen faşizm karşıtı komünist savaşçı yoldaşlarını görünce, onları Enternasyonal Marşı ile ve coşkuyla karşılamak istediler. Bu yüzden kırbaçlandılar. Meydandan ayrılıp çadırlara kapanmayı reddettiler. Fransız komutan bu disiplinsizliği ağır bir cezayla cezalandırmak istedi. Hepsini kurşuna dizdirmek için emir verdi. Hizaya geçirildiler. Karşılarında Cezayirli Müslüman askerler. O an yirmi beş yaşında. Biraz sonra bir kurşun kalbine saplanacak. Onca yıllık hayatı bir film şeridi gibi saniyeler içinde zihninden hızlıca gelip geçer. O duygularını burada uzun uzan anlatamam tabii. “Ateş!” emri verilir. Ve o an bir mucize olur. Ateş edilmez! Kurşun tenine saplanmaz! Hayattadır! Fransız subay kudurmuşçasına Müslüman askerleri kırbaçlamaya başlar. Ama tek bir askere olsun ateş ettiremez. O Müslüman askerler sayesinde kendisi ve arkadaşları hayatta kalır.

Bu hatıra insanın unutabileceği bir hatıra değil ki! Garaudy’yi savaş bittikten sonra bir meraktır sarar. Niçin ateş etmediklerini öğrenmek ister. Meğer o Müslüman askerler eli silâhlı olmayan bir adama ateş etmeyi “küfür/kâfirlik” olarak görürlermiş. İmanlarını kaybetmemek için ateş etmemişler. Garaudy bunu öğrenince çarpılır. “Ben ki güya felsefe doçentiyim, gelin görün ki İslâm ve İslâm düşüncesi hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Nedir bu Batı odaklı felsefe ve düşünce sistemi?” diyerek harekete geçer. İslâm’ı araştırır. İslâm felsefesini inceler. Hidayetine giden yol böyle açılır.

Çok can alıcı bir hikâye. Aklıma Yvone Rindley’in hikâyesi geldi. Tanıştığımda hayranlık duyduğum bir gazeteci. The Observer, The Sunday Times, Independent ve Daily Mirror gibi önemli gazetelerin yorumcusu. Eylül 2001’de burka giyip Afganistan’a girmiş ve zalim Müslümanları incelemek için çalışmalara başlamıştı ki Taliban onu yakalayıp tutukladı. Orada kendi söyleyişiyle bağırıp çağırmasına, kötü sözler sarfetmesine rağmen ona iyi davranmış ve Kur’an’ı okuyup incelemeye söz verirse kendisini bırakacaklarını söylemişlerdi. Bırakıldı ve sözünü tutup okudu. Büyülendiğini söylüyor içindeki adaletin genişliğiyle. Okumaların ardından Müslüman oldu o da.

Siz, 1988’de Cezayir’e gittiğinizde izlenimleriniz ne oldu? Bu ülkede yaşananlar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Tekrar gittiniz mi Kuzey Afrika’ya? Orada nasıl bir fikrî birikim var, sanat estetik adına ilginizi çeken bir şeyler olmuştur.

Oraya*****Filistin Devleti’nin ilânı ile ilgili o çok önemli toplantı için gitmiştim. O sıralar Tercüman’da dış haberler servisinde çalışıyordum. Sokak ve caddelerde konuştuğum*****Cezayirliler*****çok öfkeliydiler. Pasif bir isyan içinde görmüştüm onları. Kendilerini misafir ettiğim, evden eve ziyafet çektiğim dostlarım vardı. Beni orada pastahane pastahane dolaştırdılar da evlerine götürmediler. Daha sonra Le Nouvel Observateur (Lö Nuvel Observatör) dergisinden öğrendim sebebini. Meğer devlet yeni bina yapmıyormuş, evlenenler aile içinde bir odada kalıyormuş. İçimden kendilerine sitem etmiştim, bu gerçeği öğrenince ağlayacak oldum.

Cezayirli entelektüel bir dostum, “Doğalgazı olup satan, petrolü olan dünyanın bilmem kaçıncı ülkesiyiz. Ama Fransa’nın emrindeki generaller ve muktedirler ceplerini dolduruyor. Paraları Fransız bankalarına yatırıyor. Bizlerse yoksullukla cebelleşiyoruz” demişti. Gizli bir Fransız ve Batı sömürgeciliği Kuzey Afrika’da hâlâ yürürlükte. Fakat şimdilerde*****Tunus*****kapıyı araladı. Yakın gelecekte*****Kuzey Afrika*****ve hatta*****Afrika’nın Müslüman ülkeleri*****bellerini doğrultacaklar. Cezayir’den o sırada bol kitap aldım, çünkü devlet desteği olduğu için Fransızca kitaplar çok ucuzdu, Fransa’daki fiyatlarının altındaydı. Bir daha da gitmedim, şimdilik gitmek de istemiyorum. Doğrusu korkuyorum da, çünkü oranın asıl yöneticisi ve akbabası generaller aleyhinde çok şeyler yazdım. Bir gazetede o zamanlar çıktı.

Cezayir’i*****Malik Bin Nebi*****aracılığıyla tanıyordum. Ne acıdır ki Malik Bin Nebi çölde açmış çiçek gibi bir şey. Tanıdığım Cezayirli dostlarıma sizin bana sorduğunuzu ben yıllardır sorarım. Ne Cezayir’de ne de Kuzey Afrika’nın başka ülkesinde fikir ve edebiyat alanında göz kamaştırıcı bir parıltı göremedim. Fakat çok yakında olacak. O ülkeler buna hamile. Nereden biliyorsun, derseniz, sadece sezgilerim, çok kuvvetli sezgilerim bana bunu hissettiriyor derim. Neredeyse her yıl gittiğim Paris’te Kuzey Afrikalı gençlerle kitap evlerinde, Paris Camii’nde karşılaşırım. Konuşur, tartışırım. Gelecekten müzmin şekilde ümitliyim. Uzun yılların Batı -özellikle Fransız- sömürgeciliği onların beyinlerini boşaltmış, daha yeni yeni şarj oluyorlar.

Garaudy İslam’ı temelden kavramış bir 20. yüzyıl mühtedisi. Bana göre İslam şudur diyor: “İslam’ın büyük Peygamberi 'yarın ölecekmiş gibi ahrete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın' derken her şeyi anlatmıştır. İslam anlaşılıyor ki hem maddeye hem de manaya hükmetmiştir. Öyle ise bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılamaz: 'İlim Çin'de bile olsa gidip alınız, çünkü ilim ve hikmet Müslümanın kaybolmuş malıdır, ara bul!' diyor. İlmin çalışmanın burada sınırı yoktur. İslam, dünyayı sarsan bu iki olaya sınır koymadığına göre dünyayı sarsmıştır. Nasıl sarsmıştır? Getirdiği sistemle. Bu sistem nasıldır? İnsanı yaratılmışların en olgunu ve en şereflisi olarak kabul ederken onun sömürülemeyeceğini anlatmıştır. İsraf, gösteriş ve lüksü tamamen yasaklayan, kazancı alın terindeki damlacıklarda arayan, biriken sermayeyi fakire ölçülü ve ahlak kaideleri içinde aktaran, faizi tembelliğe ve fakiri ezmeye ittiği için yasaklayan ve gayrımeşru serveti bu kaideyle imha eden bir sistemler manzumesidir İslam... Halife ile kölenin eşit hakka sahip olmasını mecbur kılmıştır. Bir deve olayı vardır ki bu kralların kılıçlarından daha keskin bir hadisedir. Hz. Ömer ile kölesi bir şehirden bir şehre giderken deveye sıra ile binerler. Zaman zaman devenin yularını halife çeker, zaman zaman da köle. İşte adalet ve hukukta aklın devrimidir bu.” Garaudy bu kavrayışa ulaşmak için nasıl bir yol katetti, bu noktaya hangi yollardan geldi?

Garaudy, büyük annesi çamaşırcılık yapan bir ailenin çocuğu. Kiliseye pazar âyinine gidebilecek düzgün bir elbisesi bile olmadığı için ancak yakındaki bir Kızlar Manastırı’nda haftalık dua veya ibadetini yapabilen bir büyük annenin torunu. Koca aile içinde bir tek onu okutmaya güçleri yetiyor. Eşitsizliği, sömürüyü çocuk yaşta yaşayıp isyan eden biri. Üniversitenin felsefe bölümünde okurken gidip*****Komünist Gençlik Kulübü’nün yetkilisine, “Ben Hıristiyanım ve size katılmak istiyorum” demesi bundan. Yani komünizmin insanlar arası eşitliği savunması idealinden… “Mozartolabilecek bir kabiliyette olan birine bu imkân niçin tanınmıyor?” düşüncesinden yola çıkan bir idealist. Bu ideali komünizm getirecek sanarak komünistliği benimsiyor.*****Stalin’le ailecek tanışıyor. Moskova’da uzun süre ikamet ediyor.

Zamanla*****Marks’ın istediği komünizmle, uygulanan komünizm arasında dağlar kadar fark olduğunu görüyor.*****Sovyetler Birliği’ne tapınırcasına bağlanma fikrinden vazgeçiyor. Sovyet Rusya’yı tenkide, hatta protestoya başlıyor. Bu arada bütün dünyayı turlamaya, her medeniyet ve kültürü, her din ve inanışı ana kitaplarından okumaya devam ediyor. Öncelikle kendisine değil de insanlığa yararlı bir sistem ve inanış peşinde koşuyor. Giderek*****İslâm, din olarak ağır basıyor. İslâm’da zihnindeki eşitlik ruhunu keşfedince, bu dine büyük saygı duyuyor ve ona yöneliyor. İslâm onun tâ çocukluğundan itibaren hayalini kurduğu bir dünyanın en güzel numunesi. Garaudy’nin onca fikrî emek ve büyük çaba sonunda ulaştığı İslâm ile bizim Müslümanlığımız kıyas götürmez. Bizler öyle bir düşünce imtihanından geçmeden anadan atadan Müslümanız. O ise alnının teriyle, beyninin ekmeğiyle hidayete erip Müslümanlığa ulaşan biri.

Yolculuğunun yalnız olduğunu söylüyor. Birçok büyük düşünce adamı bunu dile getirmiştir aslında. Peki, Garaudy keskin eleştirelliği yüzünden mi yalnız kaldı? Sonuçta her devrim iddiası onun kaleminden payını aldı. İran devriminin de hatalarını söylemiş, Müslümanlara canalıcı eleştiriler yöneltmiş, açıkçası yalnızlığı pervasızca göze almış bir fikir ve estetik adamı.

Hiçbir kimseye yaranamıyor. Komünistken “Öte âlem inancı olmayan, Allah’a imanı taşımayan bir sistem ayakta kalamaz! Zaten Marks’ın hayal ettiği komünizm bu değil!” diyor, Hıristiyan papazlarla komünistler arasında diyalog başlatıyor. O zamanlar komünizmin kalesi olan Sovyetler Birliği Çekoslovakya’ya müdahale edince isyan bayrağı açıyor. Derkenkomünistler*****kendisini dışlıyor.

“Eski Yunan’dan tâ 16. yüzyıldaki Rönesans’a kadar, insanlığın felsefe yapmaması, düşünmemesi mümkün değildir! Bakın, o boşluğu İslâm düşünürleri doldurdu!” dediği için Haçlı zihniyetini genlerinden atamamışBatılı aydınlar*****ondan uzaklaşıyor.

“Hıristiyanlık, İmparator Konstantin’in çarpıttığı bir şekle bürünmüş, o zamandan beri ezilenin değil de ezenin yanında yer almıştır!” dediği için*****Hıristiyan din adamları*****kendisini aforoz ediyor.

“Hitler bizi öldürdü diye diye dünya milletlerinin vicdanlarını kanatıp istismar ediyor, fakat Hitler’in size yaptığının daha insafsızını şimdi Filistinlilere sizler bizzat kendiniz yapıyorsunuz!” dediği için Yahudiler, daha doğrusu*****Siyonistler*****kendisine düşman kesiliyor.

“Bir zamanlar kelebeklerin mum ışığına üşüşmesi gibi neredeyse bütün dünya milletleri İslâm egemenliğine kucak açarken, şimdi İslâm ülkelerinde niçin o hürriyet ortamı yok? Siz atalarınıza sahip çıkmayı, atalarınızın yaktığı ocağın külüne sahip çıkmak olarak anlıyorsunuz. Hâlbuki aslolan ata ocağının külüne sımsıkı sarılıp onu saklamak değil, o ocağın alevini bugünlere ve yarınlara taşımaktır. Geri geri giderek gelecek asırlara giremezsiniz!” diye haykırdığı içinbazı Müslümanlar*****kendisini yapayalnız bırakıyor.

Bu durumda “Yolculuğunun yalnız olduğunu” o söylemesin de kim söylesin!

İnanılmaz bir başeğmezlik. Sanırım bu yüzden o yirminci yüzyıl filozofu olarak kabul edilse de şükürler olsun ki hayatta ve 21. yüzyılı da aydınlatmaya devam ediyor.

Bütün kutsal kitaplara hâkim olduğunu da görüyoruz aynı zamanda Garaudy’nin. Dünya dinlerinde nasıl bir yolculuğu var? Akılla yol alarak İslam’a ulaştı demek mümkün mü? Birçok edebiyat, sanat ve düşün insanı benzer arayışlardan geçip bir müntehir olarak da karşımıza çıkabiliyor sonuçta. Kalbî bir sıçramayla mı karşı karşıyayız?

Garaudy’de sınır tanımaz bir insan sevgisi var. Bizim Yûnus’umuzun sadece sözünü ettiğimiz, ama ruhunu yakından kavrayıp yaşayamadığımız bir yüce deyişi var biliyorsunuz: “Yaratılanı sevdik Yaradan’dan ötürü.” Asırlar öncesinden Anadolu’dan yükselen bu sesi sanki Garaudy Fransa toprağında duymuş ve tam anlamıyla da özümsemiş. Bütün insanlara eşit mesafeden bakıyor. Helâlinden kazanmış ve yoksula arka çıkan zenginlere asla düşman değil. Fakat çocuğunu okutamayan, zehir gibi bir zekâya sahip çocukların heba olup gitmesine, okuyup yükselememesine hücrelerine varıncaya kadar isyan ediyor. İnsanları sevdiği için onların inanışlarının bilinmesi gerektiğini düşünüyor. O yüzden*****Eski Mısırlıların*****“Ölüler Kitabı”ndan,*****Amerikan Yerlilerininkutsal kitaplarından günümüzdeki bütün milletlerin kutsal eserlerine varıncaya kadar her dinin temel kitabını içine sindirerek okuyor. Her dinde, her kutsal kitapta ayrı ayrı güzellikler yücelikler ve fazlasıyla ortak noktalar buluyor. Hepsinin insanı iyi insan olmak ve diğer insana iyi gözle bakmayı öğütlemek gibi özellikler taşıdığını görüyor. Onca kutsal kitabı öylesine hazmederek okuyan başka bir düşünür var mıdır, olmuş mudur? Yoktur sanırım.

Beynine ve kalbine en yakın gelen İslâm’ı bu arayışın sonunda seçiyor. Fakat Müslüman olurken diğer dinlerin mensuplarıyla bağları koparmak değil, sağlamlaştırmak istiyor. “Medeniyetler Arası Diyalog” tezini sanırım ilk defa ortaya atan, bunun için bir Enstitü kuran ve bu konuyla ilgili eserler yazan biri o. “Oh, ben Müslüman oldum, kurtuldum!” demiyor, sanki Kur’ân’daki “Biz sizi birbirinizle tanışasınız diye milletlere, kabilelere… ayırdık” meâlindeki âyeti daha komünistken yüreğinde hissedip harekete geçmiş bir düşünür. O yüzden İslâm olunca aynı meseleyi çok daha güçlü bir şekilde devam ettirmek istiyor. İslâm’ın “Senin dinin sana, benimki bana” düsturunu önceden hazmetmiş bir olgun insan. Ruhî bunalımı hiç yok. Sadece Allah’ın kullarının refah ve huzur içinde yaşaması için ne yapmam gerekir düşüncesi var yüreğinde. Hayatın anlamını en iyi veren inanış sistemini İslâm’da bulduğu için Müslüman oluyor. Hem aklıyla, hem kalbiyle buluyor İslâm’ı. Estetik konusunda söz sahibi. Güzellikler karışışında son derece hassas, beyni Batı’nın dar felsefe kalıplarından kurtulmuş, bütün cihanın hikmetlerine göğsünü açmış biri olduğu için hidayete erişi hiç zor olmamış.

“İslam’a bir elimde İncil bir elimde Marks ile giriyorum” diyen bir filozofla karşı karşıyayız, bunu nasıl anlamak lâzım?

Garaudy, eserlerinde İslâm’dan bahsederken sık sık “Ben türedi bir elçi değilim” veya “Peygamber olarak gelen ilk insan ben değilim ki!” ya da “Ben [Allah'ın] elçilerin[in] ilki değilim” gibi anlamlar verilen (Ahkâf, 46/9) âyetini hatırlatır. O yüzden İncil’den İslâm’a geçişin tabii bir geçiş olduğunu söyler. Aynı vahiy kaynağından gelen yeni bir ilâhî mesaja kulak verdiğini belirtir. Gılgamış Destanı’ndan tutun da diğer bütün milletlerin inanışlarının ilâhî bir mesaj taşıdığına inanır.*****Marks’ı ise Garaudy bir inanç sistemi olarak değil, sadece bir “metod” olarak benimsediğini söyler. Komünizmi bir din olarak asla görmemiştir. Sadece metodoloji olarak benimser.

Marksizm hakkında yıllarca kaynak olarak kullanılmış kitapları var ve yanılmıyorsam bu eserler Türkiye solunun ilgisini çekmiyor. Üniversitede öğrenciyken açıkçası kendisinden söz edildiğini duyuyorduk, kitaplarından biriyle karşılaşmıştım ağabeyim vasıtasıyla ama Müslüman olmadan önce kaleme aldığı eserler Müslümanlar arasında da fazla rağbet görmemişti, bu dönemde ilgi nasıldı, sanki sol yeterince ilgi göstermedi. Şimdi de geçerli olan bu durumu neye bağlıyorsunuz, yayınevlerimiz ve sol birikim bunu neden önemsemiyor?

Sorunuzun ilk kısmına katılıyorum. Çünkü gerçekten de Marksizmle ilgili kaynak eserler vermiştir. Fransız Komünist Partisi’nin bütün dünya çapında temsilciliğini yapmıştır. Adı bütün cihanda duyulmuş ve kabul görmüştür. Sorunuzun ikinci kısmına katılmak mümkün değil. Siz benden sonraki kuşak olduğunuz için tabii ki eski dönemi bilmiyorsunuz.Türk solu*****onu Müslüman oluncaya kadar bağrına bastı. Çünkü Garaudy*****Nazım Hikmet’le tanışmıştı. Birkaç kitabında Nazım’dan ve özellikle de onun “Sen yanmazsan, ben yanmazsam…” şiirinden söz eder. O yüzden olsa gerek, Garaudy’nin eserlerini Türkçeye ilk çevirenler ve onu bu ülke insanına tanıtanlar bizim solcularımız oldu.*****Doğan Avcıoğlu*****o mütercimlerden biridir.

Dahasını söyleyeyim, Garaudy 1982 yılında Müslüman oluncaya kadar Türkiye solu kendisinden tam 12 eser çevirdi! Hayli yüksek bir rakam değil mi? Garaudy’nin, Fransa’nın dünyaca ünlü bir numaralı entelektüel gazetesi “Le Monde (Lö Mond)”da “Niçin Müslüman Oldum?” başlıklı yazısı çıkıncaya kadar Garaudy’yi bağrına basan solcularımız, o andan itibaren kendisinden yüz çevirdiler. Neden çevirdiler? Yorumunu siz yapın!

Peki, Müslüman dünyada yerini bulabildi mi, yeterince anlayabildik mi onu?

İyi ki solcular bize Garaudy’yi tanıttı! İyi ki*****TÜYAP Kitap Fuarı*****ilk açılış yılında Garaudy’yi “onur konuğu” olarak davet etti! Yoksa Müslüman kesimin kendisini tanıması ve tanıtması o zaman pek değil, hiç mümkün değildi. Bu konuda bizler hazıra konduk. Sol bu işi eskiden çok iyi başarırdı. Şimdi Müslümanlar artık onlardan daha iyi başarıyor. Solun ve sol aydın kesiminin şimdilerde pek hükmü kalmadı. Bir avuç kadar hepsi. Müslüman aydınlar ise taşkın sel gibi. Entelektüel meseleler çok yakında tamamen Müslümanların tekelinde olacak.

Türkiye d edahil olmak üzere dünya Müslümanları arasında Garaudy’nin hâlen tam yerini bulduğu söylenemez. Çünkü*****Müslüman entelektüeller*****henüz yeterli olgunluğa kavuşmadılar. Bir sözünden ötürü koca bir fikir adamını yok saymaya gidebiliyorlar.Suudi yetkililer*****Garaudy’yi sevmez. Çünkü onların aşırı derecede Amerikan uşaklığına Garaudy’nin tahammülü yok. Kendisine*****Faysal Ödülü*****verilmesine rağmen, Suudi Kralı için Garaudy “siyasî fahişe” tabirini kullanmaktan çekinmedi. Çünkü Garaudy Amerika’ya körü körüne kapılanmayı ve yaltaklanmayı asla kabul etmez.*****İran’a yönelik olarak da eleştirileri var. İslâm’a yaraşır bir hürriyetin halka verilmediği kanaatini taşıyor. En çok itibar gördüğü ülke benim bildiğim kadarıyla*****Türkiye*****ve*****Mısır. Fakat yakın gelecekte Garaudy daha iyi değerlendirilecek ve onun fikirlerinden daha fazla yararlanılacaktır.

Siz Garaudy’nin açık denizlerinde, mütercimi olarak en derinden yüzen kişi oldunuz. Üzerinizdeki etkilerinden bu yolculuktan söz edebilir misiniz biraz?

İtiraf edeyim, ben Garaudy’yi okudukça pek çok bakımdan kendimi hayli eksikli görüyorum. Onu hakkıyla takdir edebilmem için onun gibi bütün Batı felsefesini bilmem lâzım, ama yeterince bilmiyorum. Dahası ne*****Kapital’i okudum, ne de büyük komünist yazarları. Eski Yunan felsefesini özümsemiş olmam lâzım, o da bende yok. Bütün kutsal kitapları o okumuş, bense pek azını okuyabildim. Estetik konusunda dört dörtlük bir uzman. Ben ise o konuda sıfır mıyım, neyim bilmiyorum. Bu da onun “engin denizinde yüzmek” için büyük bir noksan. O yüzden sizin “en derinden yüzen kişi” deyişinizi bir teveccüh olarak, bir iltifat olarak kabul ediyor, fakat kendimi hiç de öyle görmüyorum.

Sağ olsun, onun sayesinde benim ufkum açıldı. Beni en çok etkileyen kitaplarından biri “İnsanlığın Medeniyet Destanı”dır. O kitabı çevirdikten sonra, dünya insanlığına daha başka bir gözle bakmaya başladım. “İslâm ve İnsanlığın Geleceği” kitabı bana değişik bir bakış açısı kazandırdı.*****Filistinmeselesindeki yeterli şuurlanmamı da onun kitaplarına ve tespitlerine borçluyum. Onun sayesinde kazandığım daha pek çok haslet var, fakat bunları inanın dillendiremem. Mümkün değil. İfadelendirilmesi öyle zor ki…

Ailesi, özellikle baba tarafı Vizigot ya da Frank olmakla övünüyor. Anneannesi ise Mağripli, Berberî kadını. Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz sanırım. Bu köken babanın ailesinde küçümsenen, neredeyse murdar sayılan bir durum. Ağır ırkçılık var yani. Garaudy’nin babası ise rahip olması için papaz okuluna gönderilmiş. Bunlar ona nasıl etki etti acaba?

Anneanne tarafından Mağripli olmasına*****Mağripli. Ama Avrupalılar, hele o dönemde Mağripli Müslümanları hiç Müslüman bırakırlar mı? Onları çok önceden zorla Hıristiyanlaştırdılar. O yüzden anneannesi Müslüman falan değil. Tam aksine koyu bir Hıristiyan. Evet, dedesi, Fransızların büyük çoğunluğu gibi gizli veya açık ırkçı. Onun için Mağrip kökenli bir büyükanneyi hazmedemiyor. Babasının rahip okuluna gönderilmesi normal. Gerçi sonunda dinsiz olup çıkmış ya. Her neyse. Eskiden Fransız aileler ilk oğullarını papaz yapmaya, ikinci oğullarını da muvazzaf asker yapmaya büyük önem verirlerdi. Fransa’ya “Kilise’nin Büyük Kızı ya da Ablası” denilmesinin sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Garaudy’nin çocuk yaştan itibaren olgunlaşmasında böyle bir ailenin büyük etkisi olduğunu sanıyorum. Çünkü ataların genleri insanları kolay kolay bırakmıyor. Anneannesi şuursuz da olsa, genlerinde bir İslâmî duyarlığı taşıyordu herhalde.

Aile deneyiminin etkilerinin yanı sıra dünyanın alt üst oluşuna, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarına tanıklık etti filozof. Babasının Birinci Dünya Savaşı’ndan koltuk değnekleriyle ve son derece asabi biri olarak dönmüş olması az bir şey değil. Kendisinin bu savaşlara bilfiil iştiraki nasıl oldu?

Birinci Dünya Savaşı’na katılacak yaşta değildi. Kendisi 1913 doğumlu. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nın acısını çocuk yaşında derinden duydu. Hiç görüp tanımadığı bir adam bir gün evlerine geliyor. Sakat bacaklı bu adam kendisine “İşte baban!” diye tanıtılıyor. O yabancılığı, o acıyı bizler herhalde anlayamayız.

İkinci Dünya Savaşı’nda askerdi. Fakat daha önce söylediğim gibi, isyan etti. Hitler’le işbirliğine karşı çıktı. Askerleri isyana teşvikten tutuklandı ve Cezayir’e sürgün edildi. Fransa Almanya tarafından işgal edilince, o kurtuluş savaşında yiğitçe çarpıştı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Madalyalar aldı. İlk karısını bu yüzden kaybetti. Uzun yıllar süren ayrılık eşleri birbirine yabancılaştırdı. Birçok Fransız ailesi aynı dramı yaşadı.

Ali Şeriati, “bir mum sönünce ışığı nereye gider” sorusunun peşinden gittiğini söyler. Garaudy de 1933’de tam yirmi yaşındayken “Hayatta yapmam gereken nedir?” sorusuyla hayatın içine fırlatılıp atıldığından bahsediyor. Bir cümlenin peşine takılmak, belki de olması gereken bu. O yıllarda Hitler iktidara yürümekte, dünya allak bullak olmaktadır. Yapması gerekenin ne olduğuna dair neler vardı kafasında?

Garaudy’nin o dönemi kendini hesaba çekiş dönemidir. Kendisiyle yüzleşme dönemi. Vicdanıyla hesaplaşıyor. Her şeyi sorguluyor. Özgürce sorguluyor. Bu arada yaptığı uzun araştırmalar, onun okumaları kendini Allah’a sımsıkı bağlıyor. Bu iman ona büyük cesaret veriyor. İman etmenin hem hazzını, hem de onun verdiği derin gönül gücünü yakalıyor. İnsanlığa bu yeni pencereden bakarak nasıl yardımcı olabileceğini kurmaya başlıyor kafasında. Ekonomik yönden allak bullak olan, savaşlar yüzünden sarsılan bir Avrupa’da neler yapılması gerektiğini düşünüyor.

Burada bir parantez açalım: Her iki cihan savaşı Batılıları dinden alabildiğine soğuttu. Bu da Batılı din adamlarının hatası. Allah’ı hep affedici ve hep yardıma koşan ve şeytanla bizzat mücadele eden bir Tanrı olarak takdim edegeldiler. Allah’ın insanoğluna haksızlık yapıldığında intikam alabileceğini, bir adının da*****Müntakim*****olduğunu unuttular. Sömürgelerinde uzun yıllardır yaptıkları zulümlerin, o masum halkların çektiklerinin bir diğer şeklini Allah onlara sonunda tattırdı. Avrupalılar bu ilâhî hikmeti kavrayamadılar. Ve “iyi” olan Tanrı bize bunu nasıl yapar, böyle bir şeye nasıl müsaade eder? “Demek ki Tanrı yokmuş!” çıkarımını yaptılar. Hâlâ bu yanlış değerlendirmeKilise’de devam ediyor. Hatırlayın, şimdiki*****PapaNazilerin insanları mahvettiği o*****Auschwitz kampınıgezerken “Tanrım, neredeydin?!” diye haykırmıştı. Kendisine verilecek cevap, “Siz Kızılderililere, siz Afrikalı Siyahilere, siz dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerinizdeki insanlara neler ve neler ederken neredeyse, o zaman da oradaydı!” diye cevap vermek lâzım. Sanki Allah uzaklardaydı da oraya yetişemedi mi? Allah zâlime mühlet verir, ama sonunda gün gelir belini büker.

Her neyse, böylesi bir Avrupa’da Garaudy, ne yapması gerektiğini düşünüyor ve kendi tabiriyle “Don Kişot”luğa soyunuyor. Kendisinin tabiriyle “idealin gerçekten daha gerçek” olduğuna ve olabileceğine yürekten inanıyor. Bizim anladığımız manada olmayacak işleri yapmaya değil, tam anlamıyla olabilecek işleri oldurmak için kolları sıvıyor.

Kirkegaard’ın “Korku ve Titreme”si beni derinden sarsmıştı, hiç ayırmadım yıllardır yakınımdan. Bu küçücük kitabı okuyup da etkilenmeyen yoktur sanırım. Garaudy’de de adeta büyük bir inkılabın başlangıcı olmuş. İmanla cinayet arasındaki o ince çizginin diyalektik lirik anlatımı. İbrahim’in Allah’ın emriyle oğlu İsmail’in boynuna bıçağı dayadığı anın anlatımı.

Garaudy için, yola çıkarken dünyevî aklı bırakıp imanı yanına almasında etkili oldu bu kitap belli ki. İnsanı allak bullak eden bir imandan söz ediyor yolculuğunda. “İman bizi bütün yolların dışına atabilir, ispatlanması beklenmez, ispatsız tasdik.” İmanın temeli budur ona göre. Akılla yol alan bir filozof için bu kendini inkâr mıdır?

Hayır, bu kendini inkâr değil, tama aksine aklın sınırının idrakine varıştır.*****Hikmet*****veya bir diğer deyişlebilgelik*****de zaten o andan itibaren başlıyor. Onun Allah’a olan imanı akılla varılan bir iman değildir. Belki şaşacaksınız, ama Allah’ın varlığı konusunda akıl yürütmeyi çok saçma bulur Garaudy. O yüzden*****Gazali,İbn Rüşd,*****Aziz Thomas*****ve*****Descartes*****(Dekart)’ın akılla Allah’ı bulmalarına karşı çıkar. Buna itiraz eder ve***** “Ben Allah vardır demeyi bile küfür addedegelmişimdir!” diyerek adeta kükrer.

“Hatıralar: Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabında geçen bu ifadenin öncesinde o filozofları tenkit ederken de şöyle der: “Benim, ellerimizle veya mantığımızla yapabileceğimiz ağaçtan veya akıldan putlara hiç ihtiyacım yok!” Bu ve bir önceki ifadesi size de o saygıdeğer kocakarının dediklerini hatırlattı, değil mi? Herhalde*****Gazali*****olacak. İnsanlar meydanı doldurmuşlar, kendisine arz-ı hürmet ediyorlarmış. O kocakarı sormuş: “Kim bu adam?” Cevap vermişler: “Aaa! Bilmiyor musun? Allah’ın varlığını bin bir delille ispat eden büyük âlim falancadır.” Kadın burun kıvırmış: “Vah vah! Demek, Allah’ın varlığına bin bir şüphesi varmış!”

İlim ise “ilk sebeplerle nihai sonuçlar konusunda cevapsız kalan sorular için açılmış parantezlerden ibaret” Garaudy için. Tanrı olmayan her türlü ilahı reddetmekle Allah fikrini arıtmaktan ibaret bir tanrıtanımazlıktan söz ediyor. Kierkegaard’ın tanrıtanımazlığı “kâmil imandan önceki son safha” olarak tanımlaması. Çarpıcı açıklamalar. Bu fırtınalar içinde Komünist Parti militanı olarak yazılıyor. “Ben Hristiyan bir militanım, sizin partinize girmek imanımın gereği diyor” mesela. Nedir buradaki ruh hâli?

Hatırlarsanız daha önce de belirttim. Onun bu ruh hâli bence toplumdaki eşitliksizliğe ve adaletsizliğe bir isyan. Hem de dört dörtlük bir isyan. Komünizmin bu yanlışları giderebileceğine olan inancı da o sırada tam. Onun için Parti’ye giriyor. Allah konusunda hayli kafa yormuş biri olarak da komünistliğin Allah’ı inkâr etmesinin gerekmediğine inanıyor ve girdiği Parti’ye bu gerçeği haykırıyor. Zaten onlar da böyle bir imana karşı çıkmak şöyle dursun, saygı duyuyorlar. Ezilenlere duyduğu yürek acısı ve ezenler karşısında duyduğu bir öfke onu böyle bir ruh hâline yol açıyor desek yanlış olmaz.

Birinci ve İkinci Dünya savaşlarından hiç yara almadan kurtulan Amerika’nın, kansız cansız kalmış, harabeye dönmüş Avrupa için inayette bulunduğu Marshall planına, ABD’nin politikalarına bakışından biraz söz edebilir misiniz? Garaudy’de ABD’nin karşılığı nedir?

Garaudy,*****ABD’yi bir bakıma akbaba olarak görür. Her iki dünya savaşının da Amerikan ekonomisini beslediğini ve semirttiğini düşünür. Amerika’yı savaş zengini bir ülke veya başkalarının kanının dökülmesinden parsa toplayan bir memleket olarak değerlendirir. Ekonomik çıkarı için yapmayacağı bir şey yoktur Amerika’nın Garaudy’ye göre. Zaten Garaudy, ABD’ye, millî karakteri olan oturmuş bir devlet olarak değil de, bir tür*****süpermarket*****olarak bakar. Herkesin bir şeyler alıp sattığı bir süpermarket. Böyle bir süpermarket ise, diğer dünya milletlerini şu veya bu yolla, açıktan veya gizlice sömürmek, hem de alabildiğine sömürmekle ancak ayakta kalabilir. Amerikan politikaları da hep buna göre ayarlıdır. Bir zamanlar gerçekleştirilen o Marshall planı ise, Garaudy’ye göre, ABD’nin Avrupa’yı daha iyi sömürmek için geliştirdiği bir sistemdir. Eski sömürücü akbabalar olan Avrupa ülkelerinin başına ABD geçmiştir. ABD hem bütün dünya ülkelerini Avrupa’yla birlikte sömürmeye çalışmakta, bu arada Avrupa’yı da sömürmektedir. “Amerikan Efsanesi” kitabında bunu çok güzel izah eder.

Şahitlerim*****adlı kitabında iletişim içinde olduğu yazarlar, din adamları, sanatçılardan söz ederken Sartre da geçiyor. Fakat kitapta yazışmalardan başka detay yok. Birlikte bir takım çabaları olmuş, uzun tartışmalara girmişler gibi imalar var. Nedir Sartre ile ilişkisi ve uzlaşamadıkları alanlar nedir? Sartre, İslam hakkında ne düşünüyordu acaba? O da Cezayir’in kurtuluşu için mücadele etmiş, bu uğurda Nobel edebiyat ödülünü 1964’de onurluca reddetmiş bir düşünce adamı.

Efendim,*****Sartre*****(Sartr)’la çok önemli bir tartışma yapmıştır Garaudy. Ve Sartre’ı yenmiştir. Zaten daha kimleri yenmemiştir ki? Meselâ karşısına Nobel Ödülü alan*****Jacques Monod*****(Jak Mono) çıkmış. Hani şu “Raslantı ve Zorunluluk” diye dilimize çevrilen eseri yazan bilgin. Allah’ın varlığını kesinlikle inkâr eden adam. Onunla yaptığı bir tartışmada kendisini çok kısa bir sürede pes ettirmiştir. Öte yandan Sartre’la yaptığı o tartışmadan hareketle “Jean-Paul Sartre’a Sorular” adlı apayrı bir eseri bile vardır Garaudy’nin. Sonunda Sartre Garaudy’ye hak vermiştir. Sartre’ın hanım arkadaşı yazar*****Simone de Beauvoir*****(Simon dö Bovar) bu tartışma sonrasında Sartre’ı hayli hırpalamıştır; tongaya düştün diye.

Garaudy İstanbul’a geldiğinde,*****IRCICA’da verdiği bir konferansta, “Sartre bana kendi varoluş felsefesinin bakış açısından hareketle bir ahlâk anlayışı yazacağını söyledi. Ben de Sartre’a, ‘sen Varoloşçuluğun ahlâk kitabını yazamazsın!’ dedim. Gördüğünüz gibi yazamadı, yazamazdı; onun felsefî anlayışı bir ahlâk felsefesi yazmasına imkân vermezdi. Ben bunu önceden gördüm ve kendisini haklı olarak uyardım” demişti.

Sartre’ın İslâm’la ilgisi konusunda doğrusu hiçbir bilgim ve fikrim yok. Öyle bir ilgisi olsa herhalde haberim olurdu. Sadece filozof*****Michel Foucault*****(Mişel Fuko) ile birlikte İran İslâm devrimini desteklediğini biliyorum. Cezayir konusunda da sömürgeciliğe karşı olduğu için Cezayir’i destekledi. İslâm’a olan saygısı veya sevgisi yüzünden değil. Kendisi dinsiz olmasına rağmen ölüm döşeğinde kendisine bir papazın getirilmesini istemiş ve ev arkadaşı yazar Simone de Beauvoir buna mani olmuş. Bir Fransız dergisinde (Paris Match/Pari Maç’ta) okumuştum bunu.

Edebiyata ilgisi çok güçlü. Bir denizciyi anlatırken “saçları, kayalara çarpıp kırılınca beyazlaşan bir dalgayı andırıyor” der, “deniz kadar büyük, bir ömür kadar uzun sır günü”nden bahseder çocukluğunu anlatırken.***** Bunun gibi nice cümleler. Aslında “Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabı bana Ali Şeriati’nin “Yalnızlık Sözleri” kitabını hatırlattı. Kendini en çok açığa vurduğu kitap. İleri yaşlarda, ama genç bir delikanlı edasıyla, ruhuyla yazılmış. Hikâye tadında hatıra-deneme karışımı bir anlatı.

Haklısınız. Tespitleriniz tamamen doğru. Benim sizin söylediklerinize ilâve edeceğim bir şey yok. Kendisine bahsettiğiniz kitabın çevirisini götürünce, “Oldukça edebî ağırlıklı bu eseri nasıl çevirdin?” demişti. Bu sözü doğrusu iltifat mıydı, yoksa çevirimden kuşkusu mu vardı bilemiyorum. Ben kendisine “Efendim, beni çok uğraştırdı, ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım” karşılığını vermiştim. Ardından da Japoncaya çevrilen bir kitabını göstermiş ve “Bak, ne kadar güzel kapak yapmışlar!” diye sevincini açığa vurmuştu. Gerçekten de Japonlar bez ciltli nefis bir kapak yapmış, en iyi iç kâğıdı da kullanmışlardı. Bir yazarın bir başka dilde eserinin çok güzel basılmasından nasıl memnun olduğunu o zaman görmüş ve kendisinin o heyecan ve mutluluğuna şahit olmuştum.

“Hayatımın İlk Günü” adlı bir roman yazmış ve zamanın en büyük filozofu ve edebiyat adamı saydığı Romain Roland’a yollamış. Gelen cevap etkileyici gerçekten de. Roland’ın “En güzel ahengin zıtlıklar arasında olabileceğini, ama romanında gelmesi gereken uzlaşmanın çok ani gerçekleştiğini” söylemesi onu çok etkilemiş. Roman kahramanı Melaine, sevdiği kadın gerçek hayatta da ve evlenmişler hatta genç yaşta. Bu roman yayınlandı mı ya da başka romanlar yazdı mı acaba, bu konuları hiç sorabildiniz mi görüşmelerinizde? Romana ilgisi nedir?

O roman yayınlandı, fakat o adla değil de “Yaratılışın Sekizinci Günü*****/ Le Huitième Jour de la Création” başlığıyla. Bunun dışında iki roman daha yazdı. Biri “Antée”dir. Antée, Eski Yunan ve Berberi efsanesine göre, Toprak Ana’nın oğludur ve toprakla teması sürdüğü sürece asla yenilmezdir. Çünkü toprağa her değişinde annesi ona yepyeni bir canlılık verir.Herakles, onun toprakla bağını keserek öldürmüştür. Garaudy, bu efsaneden hareketle kendine göre ezilenleri savunan bir roman ortaya koymuştur.

Bir diğer romanı ise “Sizce Ben Kimim?*****/Qui dites-vous que je suis? ” romanıdır. Bu romanında insanlar arasında barışın, huzurun ve mutluluğun nasıl sağlanabileceği savunulur. Bir bakıma medeniyetler diyaloğu ile ilgili düşüncelerinin romanlaştırılmış şeklidir.

Bu üç romanından ayrı olarak bir de “Geceye Karşı*****/ À Contre-Nuit” başlığını taşıyan şiir kitabı vardır. Bu da kendisinin edebiyata ne kadar fazla önem verdiğini gözler önüne serer. Şiirleri konusunda bir değerlendirme yapamam, fakat romanlarıyla ilgili düşüncemi soracak olursanız… Derim ki herkes her dalda değil de kendi asıl dalında, en başarılı olduğu dalda eser verse çok daha iyi olur


Derin sularda yalnız bir mümin; Garaudy...

***************
Derin sularda yalnız bir mümin; Garaudy...15.04.2019 - 08:06

Tweet

Türkiye´de Roger Garaudy üzerine yapılmış ilk derinlikli söyleşi.. Yıldız Ramazanoğlu, Garaudy´nin mütercimi ve dostu Cemal Aydın ile konuştu..*****

Yıldız Ramazanoğlu*****son aylarda*****Roger Garaudy*****okumaları yapmakta idi. Garaudy´nin Türkçedeki mütercimi*****Cemal Aydın*****ile uzun, dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdi. Garaudy üzerine yapılmış bu derinlikli ve ne yazık ki bir "ilk" olan önemli söyleşinin ikinci kısmını sizlere sunuyoruz.

Garaudy´nin kaç dil konuştuğunu da merak ediyorum doğrusu; bu dilleri nasıl öğrendiğini?

İngilizceyi iyi bilir, ama konferanslarını hep*****Fransızca*****olarak vermeyi tercih etmiştir.*****Almancayı da bilir.*****Lâtince*****ve*****Eski Yunancaya hâkimdir.*****Rusçası kuvvetlidir.*****Arapçaya hayli merak sarmış ve ilerletmişti. Daha başka dil biliyor mu bilmiyorum. Rusça ve Arapça dışındaki dilleri o zamanlar Fransız okullarında öğrenmek neredeyse zorunluydu. Daha fazla bilgiye sahip değilim.

Muhammed Esed´in*****Kur´ân Mesajı´nı çok eskiden İngilizcesinden okumuş (Fransızcasını bir Fransız arkadaşım baskıya hazır hâle getirdi, yakında ilk defa Fransızcası çıkmış olacak). Esed´in âyet meallerinden çok dipnot ve açıklamalarının çok önemli olduğunu bir sohbetinde belirtmişti.

Şahitlerim*****kitabının önsözünde, “Yahudilik saygı duyduğum bir din, Siyonizm ise mücadele ettiğim bir siyasettir” dediği için mahkûm edildiğini ve Avrupa´nın onun sesini kesmeye çalıştığını ve mahkûm ettiğini söylüyorsunuz. Bu nasıl oldu, süreçten biraz bahsedebilir misiniz?

Bunu sorduğunuz iyi oldu. Çünkü içimizdeki bazı eli kalem tutanlar (‘Yazarlar´ demiyorum. Diyemem zira yazar; araştıran, öğrenen, bilgilenen ve ondan sonra halka seslenen kişidir. Eli kalem tutanların pek çoğun ise “bilgi sahi olmadan fikir sahibi olan” kişilerdir.), tam bir Siyonist ağzıyla “Garaudy*****Yahudi soykırımını*****inkâr ediyor!” diyorlar. Yok öyle bir şey. Garaudy, soykırımı inkâr etmiyor, sadece bu “soykırım”dan sık sık dem vurup İsrail devletinin Filistinlileri bir çeşit soykırıma tabi tutmasına isyan ediyor!

Garaudy´yi bazıları anlamak istemiyor. Bu arada 2011 yazında*****Türk Edebiyatı Vakfı´nda başımdan geçen bir hadiseyi anlatayım. Bir Amerikalı gazeteci, Garaudy´nin “İlâhî Mesajlar Toprağı Filistin” kitabının afişini vakfın önünde görünce içeri girmiş, kitapçı arkadaşımıza çıkışmış, İngilizce yeterince bilmediği için o pek cevap verememiş. Birkaç gün sonra aynı gazeteci tekrar gelince bana haber verdiler. Hemen yukarı kattan inip kahve-çay içilen bölümde kendisini buldum. Kendimi tanıtınca bana Garaudy´nin soykırımı inkâr ettiğini, nasıl olup da onun eserlerini tercüme ettiğimi, yani hiç mi utanmadığımı ima eden çıkışlar yaptı. Ben onun bu cüretine önce şaştım. Benim ülkemde elin adamı bana posta koyuyordu. Çok öfkelendim. Konuşmamız ve adamı haşlamam biraz uzun sürdü.

Özetle aktarayım: Bakın, siz sadece Yahudi değil, siyasi Siyonist bir Yahudisiniz! Onun için Garaudy´ye düşmansınız! Garaudy´nin soykırımı inkâr etmediğini siz bal gibi biliyorsunuz. Ama hiç utanmadan o değerli insana kara çalıyorsunuz. Fransızcanız olduğuna göre, Garaudy´nin, “Ben tek bir Yahudi´nin dahi haksız yere öldürülmesini insanlık suçu sayarım! Fakat siz Siyonistler, Hitler bize soykırım yaptı, soykırım yaptı diye filmler çeviriyor, çevirtiyor, sayısız kitaplar yazıyor ve yazdırıyor, Hitler´in yaptığının beş beterini yapıyorsunuz. Dünya kamuoyunun vicdanını sömürmekten elinizi çekin! Filistinlilere zulmü bırakın! İşgale bir son verin!” dediğini bilmiyor musunuz?

Benim bu sözlerim üzerime “Siz Filistinli teröristlerden mi yanasınız?” demesin mi? İyice tepem attı: “Asıl terörist İsrail devletidir! Sizsiniz terörist! Benim evimi elimden alacaksınız; bağıma, bahçeme, tarlama, toprağıma el koyacaksınız, beni yurdumdan, yuvamdan edeceksiniz, ben mallarımı savununca terörist olacağım ha, öyle mi? İşte insanlık dışı ve insanlık düşmanı*****Siyonistlik*****budur! Siz insanlık düşmanısınız! Sizler kaatillersiniz!” diye bağırdım.

Bunu niye anlattım, Garaudy´nin ne dediğini bilip anlamadan Siyonist ağzıyla Garaudy´ye çatmaya kalkışan içimizdeki zibidi kalemşorlara da sizin sayenizde sesim ulaşsın diye. Bilmem siz bunları sansürlemeden koyacak mısınız, koymayacak mısınız… Hiç değilse ben size içimi boşaltmış oldum ya.

“Şahitlerim” kitabının ekinde “Roger Garaudy Suçluyor!” başlıklı bir yazı var. Bu, Dreyfus davasında Emile Zola´nın “İtham Ediyorum” başlıklı bir yazı kaleme alışına, haykırışına bir gönderme sanki. Kendisini mahkûm eden hâkimlere yönelik yazısından İsrail ve Filistin meselesindeki temel yaklaşımı açığa çıkıyor. Garaudy´yi suçlamak için hazırlanmış tutanakta, onun Yahudilere yönelik soykırımdan söz ederken “İster Yahudi olsun ister Yahudi olmasın, tek bir masum insanın öldürülmesi dahi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olmaya yeter de artar bile” demesi rahatsızlık yaratmış, antisemitizm suçunun delili olmuş. Bu cümlenin “insanlığa karşı işlenmiş suç” kavramındaki her türlü anlamı ortadan kaldırdığı söyleniyor. Gerçekten dehşet verici! Garaudy haklı olarak buradan, “Şu halde Hindu, Siyahi, Kızılderili,*****Çingene gibi ırkları dolayısıyla masum bir insanın öldürülmesi insanlığa karşı işlenmiş bir suç oluşturmuyor!” diyor. Tam aksine insanlık suçu olabilmesi için öldürülen kişinin mutlaka Yahudi olması gerekiyor. Fransa böyle gerekçelerle nasıl bir filozofun hayatını karartabiliyor? Nedir son durum bu konuda, ambargo ve karartma devam ediyor mu?

Efendim, Garaudy´nin bu şekilde haksız yere mahkûm edilişi, Siyonist Yahudilerin gücünü ve o Siyonistler karşısında Fransız makamların ve adliyesinin aczini ispatlar! Siyonist Yahudiler öylesine güçlüler ki Garaudy´yi susturma konusunda Fransız mahkemelerini de,*****Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi´ni de rahatlıkla dize getirebildiler. Bahsettiğiniz ek´in son cümleleri hâkimlere karşı şöyle bir haykırışıyla biter, hatırlayın: “Böyle aşağılık yöntemlerle, 87 yaşıma gelmiş (2001 yılına göre) olan benim susturulamayacağımı ve şerefimin de asla lekelenemeyeceğini bilmenizi isterim!”

Garaudy, öncelikle Filistinlileri savunup Siyonistlere meydan okuduğu için, bir yandan da Katolik Hıristiyanlığın ağababalığı genlerine kadar işlemiş sözde laik Fransa´da İslâm´ı seçmiş olduğu için mahkûm edilmiştir! Zordur Müslüman olmak! Zordur mazlumu savunmak! Zordur haksızlıklar karışışında dik durabilmek! Bu erdemler er kişinin kârıdır ancak.

Evet, ambargo ve karartma hâlâ devam ediyor. Kendisini sükût suikastına tabi tutuyorlar! Geçen gün Marsilya´dan bir hanım geldi. Türk. Marsilya´da Garaudy´nin kitaplarını hiçbir kitabevinde bulamamış. “Yazıklar olsun Fransa´ya!” diyordu benimle dertleşirken. Türk Edebiyatı Vakfımıza gelip Garaudy´nin eserlerinin Fransızcalarını soran bazı Fransızlar olmuyor mu, işte o beni yürekten yaralıyor. Fransa´da eserleri neredeyse hiç basılmıyor çünkü.

“İnsanlığın Medeniyet Destanı” kitabında Gılgamış Destanı´ndan Konfüçyüs´e, oradan Roma ya da Afrika medeniyetlerine ve elbette semavi dinlerin medeniyetlerine bizi büyük bir gezintiye çıkardıktan sonra diyalog öneriyor. “Medeniyetlerarası Diyalog” kavramını ortaya attığını söylediniz. Bunun da farklı kültürlerdeki insanların başkasından öğreneceği bir şey olduğuna inanmasıyla başlayacağını düşünüyor. Herkes diğer insanı, kendisinin tam anlamıyla insan olması için, kendisinde bulunmayan taraf olarak görmeli. Tam olarak nedir önerdiği?

Yıldız Hanım, Garaudy daha Müslüman olmadan önce bile fıtraten o bildiğimiz Kur´ân âyetini gönlünde duymuş desem beni çok mu naif bulursunuz? Şu mealdedir sizin de çok iyi bildiğiniz o âyet: “Ey insanlar! Hakikat biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık” Hucurat, 49/13. Bence Garaudy, bu Kur´ân âyetinin önerdiğinden daha fazla bir şey önermiyor. Tanışmanın düşmanlığı ortadan kaldıracağını, barışı gerçekleştireceğini ve medeniyetlerle kültürlerin de bu tanışıklık sayesinde birbirini beseleyeceğini ve verimlilendireceğini savunuyor. Zulmün, özellikle de süper güç ve hempalarının zulümlerinin bu tanışmalarla, bu diyaloglarla elbirliğiyle önlenebileceği kanaatini taşıyor. İlle de herkes Müslüman olsun diye bir iddiası yok. Bu konuda zor kullanılmasına, baskı yapılmasına hepten karşı… Fakat İslâm´ın da en güzel hâliyle, daha doğrusu İslâm medeniyetinin, altın çağlarında kendisine dünyayı hayran bırakan o enerjisiyle yaşanmasını istiyor. İslâm´ı tanıtmak ve yeterli bir şekilde takdim etmek için de gidilen veya içinde yaşanılan toplumun maddî ve manevî değerlerinin çok iyi bilinmesini öğütlüyor. İslâm´ın sunumuna özellikle dikkat çekiyor. “İslâm ve İnsanlığın Geleceği” kitabında bu teklifinin üzerinde ısrarla durur.

“Medeniyetler Diyaloğu” kitabı bu düşüncelerin incelikle analiz edilmesi. Medeniyetlerin karşılaşmalarına dair önemli bölümler var. Bu kitapta dünyanın bütün denizlerinde yüzdüğünü, yunduğunu, yıkandığını söylerken bunu hem fizikî anlamda hem de metaforik olarak anlıyorum. Bu yolculukların mahiyeti nedir onun dünyasında?

Sizin bu sorunuz bakın bana neyi hatırlattı. 2011 yazında Paris´teydim. Garaudy´yi ziyarete gittim. Yemeğini yiyor, suyunu içiyor, tuvalete gidip geliyor, ama yataktan pek kalkmıyor. Hafızası ise iyice zayıflamış, insanları pek tanıyamıyor. Her neyse. Hanımına dedim ki, “elimizde yeterli Garaudy fotoğrafı yok, bana verin ki çoğaltıp size iade edeyim.” Bana, “Ama burada hiç durmuyordu ki!” derken takındığı o yüz ifadesini, o dramatik ifadeyi hiç unutamam. İçim acıdı. Karısına ve çocuklarına bile yeterli zamanı ayıramamış!

Evet, Garaudy sizin hakkıyla anladığınız şekilde dünyanın bütün denizlerinde hem maddeten hem de manen yüzüyor ve yıkanıyor, evine dönünce de oralarda edindikleri intibaları ve zihninde oluşan düşünceleri kayda geçirmek için odasına kapanıyor. Ve o muhteşem karısı çocuklarına “Susun, babanız çalışıyor!” diyerek ona sakin bir ortam hazırlıyor. Garaudy, o yolculuklar sayesinde pek az insanın erişebileceği ufuklara yükseldi. Hem zihni hem gönlü açıldı. İnsanları o bitmez tükenmez ve yorucu seyahatlerle yakinen tanıma ve takdir etme fırsatı buldu. Bütün dünya insanlığıyla birebir temas sayesinde Garaudy insanoğlunu daha çok sevdi. Eski medeniyetlerin kalıntılarını bizzat görünce, insanlığın değerini ve emeğini daha derinden anladı. Yok edilmiş medeniyetlerin acısını o yüzden içinde, tâ yüreğinde hissetti, o yüzden*****o medeniyetlerin ağıtını*****yazdı. O yüzden Avrupa emperyalizmine, sömürüsüne ve medeniyetleri tahrip edişine kızdı, isyan etti. Yeni yıkımlar olmasın diye medeniyetler diyaloğunu savundu. Savunuyor.

“Yeni yıkımlar olmasın” diye konuşmayı bilişmeyi destekliyor. Filistin için de çok kafa yordu.*****İlahi Mesajlar Toprağı Filistin*****kitabı bu konuda elimdeki en kapsamlı kitaplardan biri. Bir kere Tevrat´ın doğuşundan başlayıp Hz. İsa´nın kıyamıyla ilerliyor ve Filistinli Hristiyanlıktan sefere çıkıp İslamlaşan Filistin´e uzanan geniş bir tarihî ve düşünsel inanç havzasında yol alıyoruz. Yahudilik ve Musevilik hakkında kullanılan incelikli duyarlı dil siyonizmle antisemitizm arasındaki ilişkiyi de billurlaştırıyor. 600 sayfalık bu çeviriden sonra bu konuda net olarak ne söylemek istersiniz? Avrupa´da da bu konuda geniş bir vicdanî hareketlilik var. Bilinç yükselmesine nasıl bir katkısı oldu kitabın, nelere yol açtı?

İlahi Mesajlar Toprağı Filistin*****kitabını okuyan kişi, İsrail´in güne ve geleceğe dönük bütün çirkin emellerini apaçık bir şekilde görür ve hisseder. Çünkü eser, bizzat İsrailli yetkililerin demeç ve hatıralarından hareketle oluşturulmuştur. Dikkat ederseniz eserin arkasında sayfalarca devam eden belgeler vardır. Bu eserinde Garaudy Filistinlilerin nasıl bir zulüm ve baskı altında yaşadıkların apaçık ortaya koydu. Vicdanı olan herkesin vicdanını titretti. Eser fiilen yasaklatılmasına ve toplatılmasına rağmen, ulaşacağı okur kesimine öyle veya böyle ulaştı. Okuyanlar okumayanları bu konuda çeşitli yollarla bilgilendirdiler. Eserden alınan ilhamla konferanslar verildi, konuşmalar yapıldı. Bu kitap sayesinde İsrail´in yalanlarına dünya halkları artık inanmaz oldular.

Garaudy, bu eserinde, “Siz Araplar bir ajans kurun ve sadece gerçekleri dile getirin ve Batı kamuoyunu bilgilendirin yeter!” diyordu. Hâlâ onun teklifleri tam olarak gerçekleştirilmiş değil, fakat eserden esinlenerek yapılan öyle çok faaliyet oldu ki, Batı insanı da İsrail´i artık körü körüne desteklemekten vazgeçmeye başladı. Eğer*****Mavi Marmara*****gemisine pek çok ülkeden katılım olduysa, Garaudy´nin, bu ve diğer eserleri aracılığıyla bunda hayli payı vardır. Dünya vicdanı giderek kükreyecek ve İsrail zulmü durdurulacaktır inşallah. Bu zulüm, zaten eşyanın tabiatına da aykırıdır. İlk baskısı bütün Fransa´ya dağıtılan bu eser bir gecede apar topar toplatılmıştır. Siyonist lobiler baskı yaparak eseri geri aldırtmışlardır dağıtım şirketlerine. Siyonist lobiler, onun İsrail devletinin ipliğini pazara çıkaran, hem de delilli ve ispatlı olarak bunu yapan müthiş bir eser olduğunu gördüler ve büyük telâşa kapıldılar. Fakat geçmiş ola. Garaudy yapacağını yaptı. Ektiği tohumlar kısa zamanda filizlendi ve vicdanlarda iyice kök saldı. Allah´a şükür!

Don Kişot*****en son yayınlanan çeviriniz. Garaudy´den bu büyük romanın bütün iç seslerini dinlemek, okumak gerçekten olağanüstü, tabii sizin su gibi akan Türkçenizle. Onun hakkında ayrıca yazmak istiyorum nasipse. Elinizde yeni bir eser var sizden öğrendiğim kadarıyla, Avrupa resmine dair… Kitabın adı neydi ve bu çeviri için nasıl bir ön hazırlık yapıyorsunuz?

Bahsettiğiniz kitap, “Geleceği Haber Veren 60 Eser” ana başlığını ve “Batı Resminin Yedi Yüzyılı” alt başlığını taşıyor. Çok yakında çevireceğim bir eser değil. Resimle ilgili terminolojiyi iyi bilmem lâzım. Şimdilik resim kitapları almak, fırsat buldukça okumak ve kendimi resim konusunda bir şeyler bilir ve anlar duruma getirmek istiyorum. Eğer okumalarım bana cesaret verirse, çevireceğim. Değilse, cesaretim gelinceye kadar bekleyeceğim. Çünkü resim konusunda yazarın ne demek istediğini tam olarak anlayamazsam o çeviriden pek hayır gelmez, çok da yanlış ifade kullanmış olurum. Yazara da okura da haksızlık etmek istemiyorum. Hiç değilse en az hatalı olmalı tercümem.

Bu arada aklıma geldi, bundan yıllar ve yıllar önce*****Gustave Le Bon´un “Arap Medeniyeti” adlı eserini “İslâm Medeniyeti” adıyla tercüme etmiştim. Yayın haklarını*****Mehmet Şevket Eygi´ye satmıştım. Hâlâ yayımlamadı. Mesele yayımlanması değil de, demek istediğim şu: O eseri tercüme etmeye başlamadan önce İslâm tarihi ile ilgili*****Philip K. Hitti´nin dört ciltlik eseri başta olmak üzere birkaç kitabı okumuş öyle başlamıştım, çeviriye. Konuyu az buçuk bilirseniz, daha kolay tercüme ediyorsunuz.

Yazar Türkiye´deki fikir hayatını çok etkiledi bence. Fikirleri üzerine yazıldı, konuşuldu, konferansları da yoğun ilgi gördü. Garaudy´nin buraya yaptığı seyahatleri, fikirleri etrafındaki hareketliliği nasıl değerlendirirsiniz? Genelde dünya Müslümanları arasında çok okunan bir düşünür müdür?

Garaudy bir zamanlar Türk solunun göz bebeğiydi. Kendisinden hayli etkilendiler. Fakat Müslüman olduktan sonra birden çark ettiler ve görmezden gelmeye başladılar. Sol bırakınca Müslüman kesim sahip çıktı. Müslüman aydınlar ve gençler üzerinde hayli etkili oldu. Yaşından beklenilmeyecek bir hareketliliğe ve bir tür gençlik heyecan ve idealine sahip olduğu için ülkemizde büyük ilgi gördü. Hâlâ da görüyor. Ülkemizde konferanslar vermesi, tebliğler sunması Müslüman aydına ufuklar açtı. Batı´nın değerlendirilişini bir Batılıdan dinlemek onlarda yepyeni fikir ve bakış açıları oluşturdu. Garaudy´nin neredeyse bütün eserleri Arapça ve Farçaya çevrildi. Türkçeye de yarıdan fazlası aktarıldı. Filistin davasına da sahip çıktığı için dünya Müslümanları arasında çok okunan ve daha uzun süre okunacak bir yazardır kendisi.

“Garaudy dostu ve mütercimi” olarak, hatta onun temsilcisi olarak eserlerini çevirirken yerine göre bir cümleyi beş on kere okuyup öyle tercüme ettiğinizi söylüyorsunuz ve buna mukabil de okurun hiç değilse her cümleyi sindirerek okumasını istiyorsunuz. Okurlara ne söylemek istersiniz bu manada?

Bir arkadaşım hayli zaman önce beni aradı ve Garaudy´den tercüme ettiğim hacimli bir eseri bir oturuşta okuduğunu söyledi. Şok oldum. Bana iltifat ettiğini sanıyordu, ama ben o hakareti hiç unutmadım. Ben çok uzun zaman emek vereyim, dilimize aktarmak için akla karayı seçeyim. Sen bir akşam eline alıp sabaha doğru bitirdiğini söyle. Olur şey değil! Kesinlikle okumamıştı, belki şöyle bir göz atmıştı. Ne kadar üzüldüm ona o kitabı armağan ettiğime bilemezsiniz. Ne var ki telefonda hatırı kırılmasın diye bir şey demedim. Yalanını yuttum.

Okurdan şunu istirham edeyim: O eseri meydana getiren yazara, iğneyle kuyu kazarcasına dilimize aktaran mütercime, kitaptaki fikirlere ve de kendinize olan saygı hatırına Garaudy´nin eserlerini öyle bir çırpıda okumayın, ne olur! Zaten pek bir istifadeniz de olmaz
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 04-17-2019, 05:19   #2005
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

AK Parti'nin İstanbul için olağanüstü itiraz dilekçesinin detayları!

AK Parti'nin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptali ve yenilenmesi ile ilgili YSK'ya yaptığı olağanüstü itiraz başvurusunun gerekçelerin sıralandığı dilekçenin detayları ortaya çıktı.

GİRİŞ16.04.2019 23:38SİYASET

Metin Boyutu

BBC Türkçe'nin ulaştığı dilekçede "Sandık sonuç tutanaklarının ve oy sayım döküm cetvellerinin düzenlenmesinde ve oyların sandık sonuç tutanaklarına geçirilmesi sırasında usulsüzlük yapılması, yasaya aykırı sandık başkan ve üyesi ataması, ölü, kısıtlılara oy kullandırılması, mükerrer seçmenlerin oy kullanıp kullanmadığının saptanamaması, oy torbalarından çıkmayan kayıp seçmen listeleri" gerekçesiyle toplam 300 binden fazla oy pusulasındaki hukuki durumu belirsiz hale getirdiğini savunup seçimin iptalini istedi.

*****

ÖNEMLİ İFADE: TÜM HATA VE USULSÜZLÜKLER KASTEN VE ORGANİZE ŞEKİLDE YAPILDI

Sayılan usulsüzlüklerle ilgili belgeleri üç ayrı bavulla YSK'ya sunan*****AK Parti'nin itiraz dilekçesinde "Tüm bu hata ve usulsüzlüklerin sehven ve münferiden değil, bilakis kasten ve organize şekilde yapıldığını göstermektedir" ifadeleri kullanıldı.

*****

AK Parti itiraz başvurusunda, oy sayım ve döküm cetvellerinde yapılan usulsüzlükler nedeniyle toplam 1 milyonu aşkın seçmenin kullandığı oyun hukuki akıbetinin belirsiz olduğu ve seçim sonucuna gölge düşürdüğü savunularak, bütün bu nedenlerle*****İstanbul*****seçimlerinin iptal edilmesi ve yenilenmesi talebine yer verildi.

AK Parti'nin ekleri hariç 44 sayfadan oluşan itiraz dilekçesinde, seçimin iptali ve yenilenmesine ilişkin bazı gerekçeler şöyle sıralandı:

"1 MİLYON OYUN AKIBETİ BELİRSİZ"

AK Parti'nin itiraz dilekçesinde, oy sayım ve döküm cetvellerine ilişkin usulsüzlükler de yapıldığı belirtildi.

5 bin 338 adet mühürsüz, 694 adet imzasız, 214 adet boş, 498 adet eksik, 901 adet rakam belirtilmemiş, bin 115 adet sayısı eksik oy sayım ve döküm cetvelinin*****söz*****konusu olduğu iddiasına yer verilen dilekçede, tespitlerine göre toplam 8 bin 848 adet usulsüz düzenlenmiş oy sayım ve döküm cetveli olduğu, bu durumun, 1 milyonu aşkın seçmenin kullandığı oyun hukuki akıbetinin belirsizliğine yol açtığı ve seçime 'gölge düşürdüğü' vurgulandı. YSK'nin 57 sandıktaki torbaların bir kısmının oy sayım ve döküm cetvellerinin çıkmadığı vurgulanarak, "Şayet tüm seçim torbalarını kontrol edilebilme imkânı olsa idi bu tür usulsüzlüklerin ve evrak kayıplarının çok daha fazla olduğu ortaya çıkacaktı" ifadelerine yer verildi.

"OY KAYDIRMALARI"

Dilekçede, AK Parti lehine çıkan oyların sayım ve döküm cetvelinden sandık sonuç tutanağına geçirilirken, eksik yazıldığı ve bu hataların ilçe birleştirme tutanaklarına da yansıdığı vurgulanarak şu ifadelere yer verildi:

"Öyle ki bazı sandıklarda AK PARTİ Büyükşehir Belediye Başkan Adayının aldığı oy, sandık sonuç tutanağına (0) ve (1) olarak geçirilmiş; yapılan itirazlarımız sonrasında sandık kurullarının hazırladığı bu tutanakların tamamen usulsüz ve maddi gerçeklere aykırı olduğu ortaya çıkmıştır. Birçok sandıkta yaşanan bu usulsüzlükler, seçim sonuçları hakkında ciddi şüphelere yol açmıştır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde, kasten veya sehven yapılan hatalar sonucunda, AK Parti'nin geçerli oyları gerçekte aldığı geçerli oylardan az,*****Cumhuriyet Halk Partisi'nin de gerçekte aldığı oylardan fazla oy almış gibi gösterilmiş olup; bu durum, seçimin neticesine müessir bir hal teşkil etmektedir."

Söz*****konusu iddiaya örnek olarak da*****Arnavutköy,*****Bayrampaşa,*****Bağcılar'daAK Parti'nin önde olduğu sandıklarda, eksik yazılan oylar gösterildi.

"YASAYA AYKIRI SANDIK SONUÇ TUTANAĞI DÜZENLENDİ"

AK Parti'nin seçim iptaline ilişkin bir başka gerekçesi ise sandık sonuç tutanaklarının düzenlenmesi oldu. Bu kapsamda geçersiz oyların hesaplanmasında hatalar yapıldığına dikkat çekilen dilekçede, birçok geçersiz oyun, neden geçersiz olduğunu tutanaklarda belirtilmediği vurgulandı.

Dilekçede*****Ataşehir, Bağcılar,*****Avcılar,*****Büyükçekmece,*****Gaziosmanpaşa,*****Kadıköy,*****Kartal,*****Esenler,*****Sarıyer,*****Şişli,*****Küçükçekmece, Eyüpsultan ilçelerindeki bazı sandık tutanaklarında, 'geçersiz oyların geçersizlik nedeninin belirtilmemiş olması' delil olarak sunularak şu görüşlere yer verildi:

"İstanbul genelinde ilk etapta kullanılan oyların 320 bin civarı geçersiz iken, itirazlarımızdan sonra, geçersiz oyların sayısı 314 bin 243'e düşmüş olup, bu durum 1. ve 2. parti arasında oy farkının çok cüzi olduğu dikkate alındığında seçim sonuçlarını etkileyecek ve kazananı değiştirebilecek nitelikte olduğu aşikârdır."

"35 BİN GEÇERSİZ OY*****CHP*****LEHİNE YAZILDI"

AK Parti'nin seçim iptalini gerektiren durumlardan birinin ise AK Parti'ye verilen ve geçerli sayılması gereken bir kısım oyun geçersiz sayılmasını gösterirken, yırtık, birden fazla mühür basılmasının oyu geçersiz hale getirmeyeceği şu ifadelerle savunuldu:

"Sandık kurullarının iş ve işlemlerine yönelik İlçe Seçim Kurulları'na yapılan itiraz dilekçelerinde belirttiğimiz üzere; AK PARTİ'ye verilen ve geçerli sayılması gereken oylardan bir kısmı AK PARTİ'ye ait sütuna birden fazla EVET mührü basılmış olması, bir kısmı zarfların açılması sırasında kazaen yırtılmış olması, bir kısmı hafif lekeli olması, bir kısmı ise oy pusulasının arkasına basılan sandık kurulu mührünün oy pusulasının diğer kısımlarına çıkması nedeniyle geçersiz sayılmıştır. Oysa, 298 sayılı Kanunun 101. maddesi ile Örnek 138 sayılı Genelgenin 42. maddesi gereğince bu sebepler oy pusulasını geçersiz hale getirmez."

Dosyaya, bu şekilde önce geçersiz sayılan, daha sonra her iki parti lehine de geçerli sayılan tutanaklar örnek gösterildi.

Buna karşın, karalanmış, çizilmiş, karalanmış oy pusulalarının CHP lehine geçerli sayıldığı savına yer verilen dilekçede, "CHP lehine geçerli sayılan ancak usulüne uygun bir sayımda geçersiz olması gereken oyların toplamı 35.000 civarında olup, bu oy sayısı seçimlerin sonucunu doğrudan etkileyecek derecede önemli bir olaydır" ifadelerine yer verildi. Ayrıca, bazı seçim torbalarının içinde bulunması gereken geçersiz oy pusulalarının torba içinde bulunmadığı ve kayıp olduğunun da tutanaklarla tespit edildiği ifade edildi.

"16 BİN PUSULA EKSİK"

Dilekçede, oy kullanan seçmen sayısı ile sandık sonuç tutanaklarına işlenen oy sayıları arasındaki farkın da iptal gerekçesi olması gerektiği vurgulandı:

" 31 Mart 2019 Pazar günü İstanbul ilinde yapı an Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde toplam 31 bin 280 sandıkta oy kullanan seçmen sayısı ile tutanaklara işlenen oy sayıları karşılaştırıldığında, 18 bin 174 sandıkta kanunun aradığı eşitliklerin sağlanmış olduğu; buna karşın 12 bin 410 sandıkta rakamsal olarak tutarsızlıkların olduğu ve eşitliğin sağlanamadığı görülmektedir."

"ÖLÜLER, KISITLILAR, HÜKÜMLÜLER YERİNE OY KULLANILDI"

AK Parti dilekçesinde, iptale gerekçe olarak, 'kısıtlı, ölü, tutuklu ve hükümlü' kişilerin oy kullanılması gösterildi.

Dilekçeye göre "2 bin 308 kısıtlı seçmen, bin 229 yerine oy kullanılan ölü seçmen, 10 bin 290 hem cezaevinde hem de başka seçmen listesinde kayıtlı seçmen, 5 bin 287 İstanbul seçmen listesinde kayıtlı hükümlü seçmen, 236 İstanbul'da yerleşim yeri adresi cezaevi olan seçmen kaydı" tespit edildi.

AK Parti, bu şekilde kullanılan oy miktarının 19 bin 350 olduğunu ifade etti.

"21 BİN ZİHİNSEL ENGELLİ OY KULLANDI"

AK Parti dilekçesinde 'seçimi sakatlayan' bir başka konunun zihinsel engellilere oy kullandırılması olduğu savunularak, dilekçede bu durum şöyle anlatıldı:

"Parti görevlilerimizin oy verme gününden sonra yapmış olduğu araştırmalar neticesinde, İstanbul'un 39 ilçesinde zihinsel engeli bulunan 18 yaş ve üstü toplam 21.782 kişinin seçmen listelerinde yer aldığı ve sandıklarda oy kullandığı belirlenmiştir. Zihinsel engelli bu kişilerin tamamının tam teşekküllü devlet hastanelerinden raporlu oldukları ve seçme hakkı açısından engelli oldukları tespit edilmiştir."

"19 BİN KAMU GÖREVLİSİ OLMAYAN SANDIK GÖREVLİSİ VAR"

AK Parti'nin dilekçesinde sandık başkanı ve sandık kurulu üyelerinin kamu görevlisi olması gerektiğinin yasal zorunluluk olduğu anımsatılarak, 31 bin 280 sandık başkanından, 6 bin 539'unun kamu görevlisi olmayanlar, yine bu sandıklarda görev yapan sandık kurulu üyesinin de 13 bin 84'ünün kamu görevlisi olmayanlar arasından seçildiği belirtildi.

Bu rakamın toplamının da 19 bin 623 olduğu kaydedildi.

Sivil, askeri personel gibi kamu görev yapamayacak olanların listeye eklendiği ve görev verildiği iddiasına da yer veren dilekçede, "Kanuna aykırı biçimde sandık kurulu başkanlığı ve sandık kumlu memur üyeliği görevlendirmeleri esasen tam kanunsuzluk halidir. Dolayısıyla bu sandıklarda yapılan tüm seçim iş ve işlemleri yok hükmündedir" dendi.

"KASTEN VE ORGANİZE USULSÜZLÜK YAPILDI"

AK Parti'nin başvuru dilekçesinin sonunda, "Sandık sonuç tutanaklarının ve oy sayım döküm cetvellerinin düzenlenmesinde ve oyların sandık sonuç tutanaklarına geçirilmesi sırasında yapılan ciddi maddi hatalar ve usulsüzlükler, kayıp oy pusulaları, sayım döküm cetvelleri ile sandık sonuç tutanakları, yasaya aykırı şekilde yapılan sandık kurulu başkan ve üye atamaları, ölü ve kısıtlıların oy kullanması, mükerrer kayıtlı seçmenin oy kullanıp kullanmadığının tespit edilememesi, torbalarda bulunmayan kayıp seçmen listeleri" nedeniyle toplam 300 bin oy pusulasının hukuki durumunun belirsiz hale geldiği ifade edilerek şu satırlara yer verildi:

"Seçim sonuçlarını her türlü şüpheden uzak ve kesin olarak belirlenebilmesine hukuken imkân bulunmamaktadır. Tüm bu hata ve usulsüzlüklerin sehven ve münferiden değil, bilakis kasten ve organize şekilde yapıldığını göstermektedir."

AK Parti'nin 'tam kanunsuzluk' nedeniyle yaptığı başvurusunda şu talep edildi:

"31 Mart 2019 Pazar günü İstanbul'da yapılan Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimlerinde oluşan 'seçimin neticesine ve dürüstlüğüne müessir olaylar ve haller' ve bu şekildeki oyların iki parti arasındaki oy farkını kapatır sayıda bulunması ve tam kanunsuzluk nedeniyle, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin; Anayasa'nın 67, 79 ve 2972 sayılı Kanunun 25. ve 29. maddeleri ile 298 Sayılı Kanunun 14, 110, 112 ve 130. maddeleri kapsamında iptal edilmesi ve yenilenmesine karar verilmesini arz ederiz
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 04-17-2019, 07:01   #2006
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

AnasayfaYazarlarIndependent Türkçe ne yapacak?

İsmail Yaşa

********************

ismailyasa@dirilispostasi.com

Independent Türkçe ne yapacak?Arap seyircinin gözünde Independent Türkçe'nin BAE’ye ait yerel televizyon kanallarından hiçbir farkı yok. Başarılı olur mu?

*************************

28 Ocak 2019 06:00

Suudi*****Saudi Research and Marketing Group, İngiliz*****Independent*****gazetesiyle imzaladığı işbirliği çerçevesinde dört dilde yayın yapacak bir haber sitesi kuruyor.

Arapça, Urduca,*****Türkçe*****ve Farsça*****yayın yapacak sitede*****Independent*****makalelerinin çevirilerinin yanı sıra, Londra, İslamabad, İstanbul ve New York merkezli muhabirler ile Riyad ve Dubai’deki ekiplerin ürettiği içeriklerin yayınlanacağı söyleniyor.

Suudi Arabistan medya kuruluşunun yayın yapacağı dillerden birinin Türkçe olması*****Independent Türkçe'nin ülkemize ve Türk okuyucuya da hitap edeceği anlamına geliyor.

Yayın yapılacak dillere bakınca Riyad’ın bu adımının Batı’ya yönelik olmadığını söyleyebiliriz.

Kısaca ifade etmek gerekirse, Suudi Arabistan yönetimi*****Türkçe siteyle Türk kamuoyunu etkilemek istiyor.

Sitenin içeriğinin bir kısmının Riyad ve Dubai’deki mutfaklarda hazırlanacağına bakılırsa, Birleşik Arap Emirlikleri’nin de projenin içinde yer aldığı anlaşılıyor.

Suudi Arabistan’da yayınlanan birçok gazete var.

Fakat hiçbirinin kendi ülkesinde dahi en ufak bir değeri yok.

Suudi Arabistanlılar öteden beri söz konusu gazeteler için “Biz onları okumayız, sofra olarak kullanırız” derler.

Onlarca kişiden bizzat işittiğim bu gerçeğin farkında olan Riyad, yeni siteyle yapacağı propagandaya güvenilirlik kazandırmak için İngiliz gazetesinin ismini kullanmak istemiş.

Başarılı olur mu?

Sanmam.

“Neden?” derseniz, örnekleri var.

İngiliz televizyon kanalı Sky News’in Arapça kanalı Abu Dhabi’den yayın yapıyor.

Arap seyircinin gözünde kanalın BAE’ye ait yerel televizyon kanallarından hiçbir farkı yok.

Adının “Sky News” olması kanala herhangi bir artı değer ya da haberlerine inanılırlık kazandırmıyor.

Bilakis Arapça kanalın Sky News’in imajına zarar verdiği ve İngiliz televizyon kanalının ismini kullandırmaması gerektiği yönünde yorumlar yapılıyor.

Independent adı altında dört dilde yayın yapacak haber sitesinin akıbeti de pek farklı olmayacak.

Çünkü herkes o sitenin Suudi Arabistan’a ait olduğunu bilecek.

Suudi Arabistan’a ait Şarku’l-Evsat, Arap dünyasının en ünlü gazetelerinden biri.

Şarku’l-Evsat epeydir Türkçe yayın yapıyor.

Birçok kimsenin haberi dahi yok.

Aynı şekilde Türkiye dışına kaçan FET֒cülerin BAE’nin finansal desteğiyle kurduğu bir site var.

O sitenin de herhangi bir etkisi olduğu söylenemez.

Şarku’l-Evsat’ın Türkçe sitesi kimler tarafından hazırlandığına dair bilgi vermiyor.

Yayın yönetmeni ve editörleri meçhul.

Independent Türkçe de yine aynı formatta, adı sanı belirsiz bir çeviri ekibi tarafından mı hazırlanacak?

Yoksa isimleri açıkça ilan edilen Türk gazetecilerle mi çalışılacak?

Henüz bilmiyoruz.

Fakat şunu söyleyebiliriz:

Yüklü miktarlarda para verilmezse Suudi Arabistan’ın yeni Türkçe sitesinde çalışacak gazeteci bulmaları zor olur.

Çünkü muhalif bile olsa hiçbir Türk gazeteci isminin Cemal Kaşıkçı’nın katilleriyle birlikte anılmasını ve “mimlenmesini” istemez.

Ayrıca Suudi Arabistan’ın bu projesinin gerçekte gazetecilik faaliyeti olmadığını da unutmamak gerekiyor.

Türk kamuoyunu bu tür sitelerle yönlendirebileceklerini vehmeden Suudi Arabistan, BAE ve benzeri ülkelerin gözden kaçırdıkları nokta şu:

Türkiye’de basın özgürlüğü var ve halkın bilinç düzeyi oldukça yüksek.

Zaten her şey yazılıp çiziliyor ve yalan haberin mumu artık yatsıya kadar dahi yanmıyor.

Yeni siteyle bu tür işlerden ekmek yiyen tipleri beslerler.

O kadar.
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 04-18-2019, 06:19   #2007
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

*****Fuat Uğur

Diyarbakır’daki tüyü bitmemiş yetimler, öyle mi?

18.04.2019

Fuat Uğur

Tüm Yazıları

HDP’nin Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçilen adayı*****Selçuk Mızraklı mazbatasını aldıktan sonra*****yeni görevine bir video çekimi ile başladı.

Mızraklı, video çekiminde diğer aday ve*****Kayyum Cumali Atilla’nın tefriş ederek bıraktığı makam odasını*****televizyon muhabiri gibi*****“Tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını nerelerde yemişler, paraları nerelere harcamışlar”*****diye konuşarak anlattı.

PKK’lılar, FET֒cü hesaplar ve CHP’liler tarafından çılgın gibi paylaşıldı bu video.

Makam odasında çalışma masası, bir oturma grubu, yandaki odada büyük bir toplantı masası ve ayrıca da banyo tuvalet vardı.

Videodan göründüğü kadarıyla ultra lüks bir makam odası değildi. Türkiye büyük bir ülke, Diyarbakır ise koskoca bir büyükşehir.

Cumali Atilla makam odasını yanında götürmemiş ya, orada bırakmış. Ceketini alıp gitmiş. Sonuçta belediyenin malı. Özellikle CHP’liler çok zevklendiği için onlara*****tek bir örnek*****vereceğim. Bu makam odası en azından*****CHP’nin Çat ilçe Belediye Başkanı Ahmet Hikmet Kılınç’ın makam odası*****gibi değil. Gayet makul ve yakışır derecede.

*****

Şimdi gelelim*****TÜYÜ BİTMEMİŞ YETİM*****meselesine ve Selçuk Mızraklı’nın şovuna.

Selçuk Mızraklı eğer*****tüyü bitmemiş yetimin hakkı*****peşindeyse, çıkıp PKK’lıların hendek terörüyle*****Diyarbakır Sur ilçesinde verdiği zararın ne kadar olduğunu*****açıklasın.

Selçuk Mızraklı*****tüyü bitmemiş yetimin hakkı peşindeyse*****PKK’lı teröristlerin yaktığı o güzelim tarihî*****Kurşunlu Camii’nin restorasyonuna harcanan on milyonlarca lirayı*****anlatsın.

Selçuk Mızraklı, Suriçi’nde*****1.500 geleneksel Diyarbakır evinin yapımından, PKK tarafından evleri tahrip edilen terör mağduru aileler için inşa edilen*****5 bin 637 evden,*****onlara ödenen*****90 milyon lira kira, 18 milyon lira da eşya yardımından*****söz etsin.

Onarılan*****3 bin 500 dükkândan, tahrip edildiği için onarılan diğer*****cami ve kiliselerden,*****tamamen yenilenen*****kanalizasyon ve su altyapılarından*****bahsetmiyorum bile.

TÜYÜ BİTMEMİŞ YETİM*****mi dedin Selçuk Mızraklı?

Sen önce*****PKK tarafından dağa kaçırılan 12-14 yaş aralığındaki TÜYÜ BİTMEMİŞ ERKEK VE KIZ ÇOCUKLARININ*****ve onların geride bıraktığı acılı ailelerinin hakkının ve hukukunun peşinden koş.*****PKK’lı kodamanların tecavüz ettiği kız çocuklarının hesabını sor.

Cumali Atilla’nın sana bıraktığı makam odasından elde edeceğin rant, seni oraya aday gösterenlerin pisliklerini ve cinayetlerini örtmez, boşuna uğraşma.

*****

FUAT UĞUR'UN DİĞER YAZISI İÇİN TIKLAYIN

https://www.turkiyegazetesi.com.tr/y...ur/607548.aspx

*****

********************
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 04-20-2019, 06:13   #2008
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Toggle navigation

Ana Sayfa*****/*****Fuat Uğur

İmamoğlu bir güvenlik sorunu hâline mi geliyor?

20.04.2019

Fuat Uğur

Tüm Yazıları

İl Seçim Kurulu bir söylentiye göre*****YSK’yı by-pass ederek*****mazbatayı verdi*****Ekrem İmamoğlu’na.

Günlerce süreceği anlaşılan “1. Geleneksel Saraçhane Şenlikleri”*****tüm hızıyla devam etmekte.

Gerçeğe dönersek…

Şu anda üstünde bir şaibe bulutuyla dolaşan*****mazbatalı*****geçici başkan*****var.

Çünkü*****AK Parti ve MHP*****her biri kallavi delillerle dolu dosyaları YSK’ya verdi. Ön inceleme başladı. İki hafta içinde karar çıkacak.

Ortada*****13 bin küsur oy farkı*****var. Dört ilçedeki sandıkların ve geçersiz oyların yeniden sayımıyla fark 29 binden 13 bine inmiş.

Bu bile*****tek başına seçimin iptal nedeni.

YSK, ta baştan oyların yeniden sayımına karar vermeliydi. Muhalefetin şirretliğinden çekindi. Ekrem İmamoğlu ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun*****“Kaos çıkar”*****tehditleri etkili oldu.

Bir hukuk kurumu bu tehditlere pabuç bırakır mı?

Bırakmamalı.

Kaldı ki*****kamuda çalışmayan, dışarıdan atanan 19 bin sandık görevlisi*****rezaleti ortadayken.

Boş tarlalarda, metruk binalarda, ahırlarda çıkan binlerce hayali seçmen…

Oyları kaydırma, birleştirme tutanaklarında tahrifat, kasıtlı bilgisayar girişlerinin delilli vesikalı tespit edilmiş olması.

*****

KHK’LILAR OY KULLANAMAZ

*****

Ve en önemli şaibe ve seçimin iptaline sebep olacak husus*****KHK’LILARIN*****oy kullanması.

298 Sayılı Kanunun 8. maddesinde*****açık ve net bir hüküm var:

“Kısıtlı olanlar ve kamu hizmetinden yasaklı olanlar seçmen olamaz.”

Oysa*****126 bin KHK’lının en az 100 bini*****oy kullandı. Bunlardan*****30 bine yakını İstanbul’da.

Peki, AK Parti ve MHP’li yetkililer seçmenlerin KHK’lı olup olmadıklarını anlayabilirler miydi?

Hayır. Çünkü bu bilgi*****YSK’nın kayıtlarında*****mevcut. YSK’nın sistemi devletin tüm sistemleriyle entegre olduğundan bu dökümleri ancak onlar alabilir ve gereken tedbirleri talimat olarak ilgili makamlara iletebilirdi.

Savcılıktan sabıka kaydı almak için gittiğinizde size ait bilgiler nasıl sistemde bulunuyorsa*****adli makamlarla on line olan YSK’nın da aynı bilgilere haiz olduğu*****kabul edilir.

Dolayısıyla YSK, AK Parti-MHP aleyhine işleyen bu haksızlığı gidermekle yükümlü.

Ancak burada*****“Geçmiş seçimlerde de böyle bir durum vardı. O seçimlerin de iptal mi edilmesi gerekir?”*****sorusu var.

Bu sorunun cevabı belli:

CHP muhtemelen*****bu açığı biliyordu*****ve oylar kendi aleyhine azalacağı için itiraz etmedi. Cumhur İttifakı da farkına varamadı. Ve*****süresinde itiraz yapılmadığı için*****de artık mesele kapandı.

*****

VERİ TABANI NEDEN KOPYALANIR?

*****

Gelelim günün en önemli gelişmesine.

Ekrem İmamoğlu*****ilk iş olarak*****dışarıdan getirttiği üç kişiye*****İstanbul Büyükşehir Belediyesinin elektronik sistemlerindeki*****veri tabanını kopyalamaları için*****talimat verdi.

Bu talimat herkesi şaşkına çevirdi.

Devletin güvenlik kurumları da derhâl teyakkuza geçti.

Ne oluyordu?

İkinci bir*****kozmik oda vakası*****mı yaşanacaktı?

Dünkü*****Türkiye gazetesinde*****yer alan habere göre*****İHA muhabirinin konuştuğu üst*****düzey bir devlet yetkilisi,*****bu genelgenin bir*****güvenlik ihlaline*****sebep olacağını, zaten Sayıştay denetiminden geçen bütün iş ve işlemlerin kayıtlı olduğu veri tabanını kurum dışından kim olduğu belli olmayan,*****güvenlik soruşturmasından geçmemiş kişilere kopyalatma talimatı verilmesinin devlet güvenliğini tehdit ettiğini*****söyledi.

Aynı yetkilinin sözleri çok ağır:

“İnceleme araştırmanın ötesinde kopyalama talimatı verilmesi*****İmamoğlu’nun ne kadar kötü niyetli bir plan yaptığını*****gösteriyor. Salt mazbata nedeniyle başkan sayılsa da, seçimin iptali başvurusu YSK’nın gündemindeyken, tüm elektronik veri tabanı ve altyapısını kopyalamakla kişisel,*****siyasal ve hatta ticari amaç güttüğü*****anlaşılmaktadır.”

Daha açık söylenemez.

Devlet yetkilisi kısaca diyor ki:*****Ekrem İmamoğlu bir güvenlik sorunu*****hâline gelmekte.

Hakikaten çok pis kokular geliyor.

*****

FUAT UĞUR'UN DİĞER YAZISI

Sırıtanlar ve sırtlanlar…

*****

********************
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 04-20-2019, 18:48   #2009
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Kadim bir Siyonist Geleneği Olarak Askeri DarbeCemaat Niye Lağvedil(e)miyor / Sorun Ahlak Mı Bilgisizlik Mi? (2)Cemaat Niye Lağvedil(e)miyor / Sorun Muhakeme Gücü Mü? (1)Gülen Neden Yönlendirilemesin?Niye 15 Temmuzdan Ders Çıkarmıyorsunuz?Devlet, Din ve EkolojiKoynumda Ölen AkrepTrakya Günlükleri (2) / KulisKandırıldık, Kullanıldık; Başkaldırmalıyız!Gözaltı Günlüğü (2) / Tekrardan YaşamakTrakya Günlükleri (1) / Nasıl Kripto Olunur?Gözaltı Günlüğü (1) / Kardeşini ÖldürmekGerçekçi Olmanın Dayanılmaz AğırlığıKendini KandırmakKumpas Var Ama Kime?Gülenizm ve HükümetDindar ve Dinci KarşılaştırmasıBir Ahlaksızlık Nişanesi Olarak At İzini İt İzine Karıştırma Ameliyesi ! -5 “Yediğimiz Helvacık, İçtiğimiz Elmacık”15 Temmuz Darbe Emrini Gülen Verdi ÇünküGülen’in Kaynağı Nerde?Bir Yeni Teknoloji Olarak Bireyleşme ve Önündeki EngellerKötü TaklitGülen Neden Yönlendirilemesin? (2) / Şarkıcı Gökmen OlayıNeden İnsanlar Eleştirdiği Kişilere Dönüşür?Bir Sigorta Şirketi Olarak Cemaatler

***************

MenuANASAYFAHAKKIMIZDA- MFP NEDİR?- YYKYAZARLARİLETİŞİMARŞİV


Trakya Günlükleri (2) / Kulis

*****Perşembe, Nisan 18, 2019**********balyoz,*****Emir Yıldız,Mahrem İşler,*****TSK



Önemli not:*****Bu yazının yazarının gerçek ismi ve soyismi ve yazıda yazılanların yazarın savcılık ifadesi ile örtüşmekte olduğu MFP YYK tarafından teyid edilmiştir. Yazarımız, bu yazı dizisi sadece fikir yazıları olmadığından yaşadığı şeyleri yazarken tam doğruları yazmaya hassasiyet göstermekte olduğunu da ifade etmiştir.*****

Uzun süren bir hikâyenin ilk parçası asılında bu yazı. Trakya’da hizmet adı altında yapılan menfi faaliyetleri anlatmaya çalışıyoruz. Bir noktada “Vatan” ve “Allah” sevgisi duygularını sömürerek insanların nasıl androide dönüştürüldüğünü özetlerken bir yandan da darbe sürecine giden bir faaliyetler zincirini göstermek istedik. Hikayedeki olaylar tamamen gerçek isimler ise sahtedir. Aslında bu sahte isimler sayın kudretli abilerimizin koyduğu müstear (kod ad) isimlerdir. Zaten neyi gerçektir ki ismi gerçek olsun.**********Hikâyenin tamamı Trakya’da geçmiş olup, şehir isimleri Özbekistan şehirleriyle değiştirilmiştir. Cemaat asla suç işlemez diyen bir kitleyi aydınlatmak ümidiyle yazılmıştır.


Korgeneral N.’nin Buhara Kolordusuna tayini açıklanmış ve artık gelmesine bir gün kalmıştı. Emir’in telefonu durmadan çalıyordu. Bu saatte hayırdır ne olmuştu ki efsanevi kontörlü telefon araması! Hem de gecenin köründe. Açtı telefonu Emir. Hüseyin’di telefonun ucundaki. “Acil” diyerek evin önünde kendisini beklediğini söyledi Emir’e. Emir apar topar giyindi. Aşağıya indi. Hüseyin’in aracına binip yine bilmedikleri bir eve gittiler. Bu kez evde Osman’da vardı. Ne olmuştu ki bu saatte! Osman Emir’e yeni general atamalarının yapıldığını bilip bilmediğini sordu. Tabii ki biliyorum dedi Emir. Zaten sınıf görevlerinden biriydi “atamalar” konusu. Daha sonra ise yeni atanan Korgeneral N.’yi duyup duymadığını bir heyecanla sordu.**********Onu da biliyordu Emir ama ne vardı ki bu adamda!**********Osman anlatmaya başladı. “Hocam adam din düşmanı. Aşırı menfi, alevi olma ihtimali yüksek hedefimiz bu adamı emekli ettirtmek. Beceremezsek en azından Orgeneral olmasını engelleyeceğiz” dedi. Emir safça bakındıktan sonra “Neden Korgeneral N.’ye bu kadar bilendiniz” diye sordu. Osman anlatmaya devam etti. “Bir önceki görev yerinde bizim rütbeli arkadaşları takip ettirip evlerini Jandarma’ya bastırtmış. Adamın işi gücü mütedeyyin ve bizim gibi arkadaşları tespit ettirip ordudan attırtmak. Adamın arkasında cuntacı yapının desteği olduğunu düşünüyoruz” dedi. Emir bu hikâyeyi ağzı açık dinledi. İnanmıştı da. Asıl gerçeği tam bir sene sonra bir astsubayın dosyasını incelerken öğreneceğini bilmeden. “Peki ne yapacaksınız, benden ne istiyorsunuz” diye sordu Emir. Ona cevaben bilgi güncellemesine devam edeceklerini ayrıca yaşanan en küçük olayı dahi kendilerine söylemesi gerektiğini ifade ettiler. Emir gülerek “öyle ama bunlar PAŞAKEYFİ’nde yayınlanacak mı?” dedi. Abileri önce bir tebessümle “hayır” cevabını verdiler. Daha sonra ise “hocam PAŞAKEYFİ sıktı artık TSKKULİS var” dediler.


Neydi TSKKULİS. Sosyal medyada bir Twitter hesabıydı. Lanet olası hesabın Emir’i bu kadar ağlatacağından kendisinin haberi bile yoktu. TSKKULİS’te PAŞAKEYFİ’ndeki doz 2 kat arttırılacaktı. Hedef her zaman Generaller, Alay Komutanı Albaylar ve Kurmay Albaylardı. Ancak bazen bir Uzman Onbaşı’nın bile haberi yapılırdı. Bunda maksat ise şuydu; Bir Generalin veya Alay Komutanının birliği ile ilgili ne kadar çok sansasyonel haber yapılırsa. YAŞ (Yüksek Askeri Şura)’ta o kadar disiplinsiz olarak algılanacak ve terfisi engellenecekti. Onların yerine ise kendine yakın Generaller getirilecekti. TSKKULİS’in arkasından bir de ona kanki olarak KARANETTV açıldı. Bir de erotik film tarzında bir GATAKULİS hesabı da ayrıca oyuna girmişti.


Emir ertesi gün Kolorduya döndü. Korgeneral N.’yi karşılamak için karşılama mangası duruyordu.**********Çok merak ediyordu. Abilerinin anlattıkları o kadar kötüydü ki izbandut gibi sarı dişli sürekli kahkahalar atan bir adam figürü kafasında belirmişti. Korgeneral N. aracından indi mangayı selamlayıp odasına çıktı. Korgeneral N.’den bir hafta önce katılan Kurmay Başkanı Albay D. bir saat sonra toplantı yapılacağı anonsunu yaptırdı. Emir odasında oturmuş bir saat sonra yapılacak toplantıyı beklerken Kurmay Başkanı Albay D. Emir’i aradı ve Korgeneral N’nin kendisini çağırdığını söyledi. Hep önden Personelci çağırılırdı zaten. Emir kendinden emin adımlarla Korgeneral N.’nin odasına giriş yaptı ve tekmilini verdi. Sonrada ağzı açık bakakaldı. Korgeneral N. 1.70 boylarında, yakışıklı ve entelektüel bir adamdı. Emir’e “Personelcilikle” ilgili 2 soru sordu. Sorulara Emir detaylı cevap verince Albay D.’ye dönüp. “En azından personel konusunda sıkıntı çekmeyeceğiz desene” dedi. Emirin kafasındaki menfi Korgeneral şablonu tamamen silinmişti. Kurmay Başkanı Albay D.’yi de Korgeneral D.’yi de komutanı olarak çok benimsemişti. Korgeneral N.nin makamından ayrıldı. Kendini yine bu düşünceler sarınca da bir korkak tavuk gibi odasına koşturarak kaçmış ve kapıyı da kitlemişti.


Düşündü Emir. Bu adamlara nasıl ihanet edilebilirdi ki. Yok muydu bunu düzeltmenin bir yolu? Gitse şu cemaat abilerine anlatsa. Bu insanlar menfi olamaz dese olmaz mıydı? Korgeneral N. piyade sınıfı kökenli kurmaylıktan Korgeneraldi. Ana dili gibi İngilizce konuşurdu. Tüm muharebe sahası silahlarını bilirdi. Her gün sporunu aksatmadan yapardı. Denetlemelerde Karargahıyla birlikte koşar, GZPT gibi zırhlı araçları kullanabilirdi. Topçu ve Tank Bataryalarının çalışma sistemini ve yönetimini de ayrıca bilen biriydi. Ramazan’da 30 gün orucunu muhakkak tutardı. Dine karşı çok ılımlıydı. Vatan sevgisi yüksekti. Ya hu böyle bir adama nasıl ihanet edecekti Emir. Hele Albay D. Emir’e kendi öz evladı gibi davranıyor, yanından ayırmıyordu. Konuşmalıydı cemaatle. Konuştu da. Ama o anlattıkça abileri sadece “seni de mi kandırdılar?” dedi. Olaylar böylece sürüp gitti.


Korgeneral N. ve Kolordusu ile ilgili TSKKULİS’te muhakkak günde bir veya iki haber yapılırdı. Bu haberler sonucu birçok asker ailesinde boşanmalar yaşandı. Ayrıca yine bu haberlerden dolayı soruşturma geçirenler, hatta utancından odasından çıkamayanlar bile olmuştu. Evet hedef General, Alay Komutanı ve Kurmay Albaylardı ama ateş düştüğü yeri yakmıyordu. Yavaş yavaş TSKKULİS ve arkadaşı KARANETTV zıvanadan çıktılar. Birliklerin evrakı ortalıklarda geziyor askerlerin özel hayatı ortalıklara saçılıyordu. Bir yandan da fişleme faaliyeti hız kesmeden devam ediyordu. Korgeneral N.’ye ve Albay D.’ye bildiğin bir taarruz ilan edilmişti. Bu saçma zulüm içinde kalan Emir bazen konu dışı farklı ve utanılası ulusal çapta olaylarla da karşılaşmıyor değildi. Her gün Tv’de gördüğü Ergenekon ve Balyoz haberlerinin koca bir yalan olduğunu Emir biliyordu. Nasıl bilmezdi ki. Yaşadığına mı inanacaktı. Yoksa TV’ye mi?**********Bunlardan bir tanesi şöyle gerçekleşmişti;


Bir gün yine kontörlü hattan arandı Emir. Arayan Hüseyin’di ve yine acildi. Gitti Emir buluşma yerine. Bu kez buluşup beraber Hüseyin’in evine gittiler. Ardından Osman geldi. Emir içinden Korgeneral N. veya Albay D. Hakkında yine ikna turları başlayacak diye düşünürken. Birden kapı çalındı. O da ne! Ürgenç’den mahrem abilerin abisi Enes geldi. Emir içinden “bu kez ortalık iyi karışmış galiba” dedi. Osman ve Hüseyin, Enes’in bir şey danışacağını kendisine söyledi. Estağfurullah ya mahrem abilerin çok mahrem abisi Enes ne danışabilirdi ki Emir’e. Enes odaya geldi. Albay G.yi tanıyıp tanımadığını sordu. Tabii ki tanıyordu. Çünkü Emir’i mesleki olarak eğiten ve bildiği her şeyi öğreten tam bir personel zabitiydi Albay G. Ayrıca Emir’in amiriydi. Evet dedi Emir. Peki dedi “Balyoz davasındaki durumunu biliyor musun?”. Onu da biliyordu. Albay D. Yüzbaşı iken Balyoz Seminerine vekaleten katılmıştı. Zaten o seminerde zırvalık bir şeydi. Ama bu zırvalık cemaat tarafından büyütülüp darbeyi düşünme ve eksik teşebbüsse dönüştürülmüştü. Albay G. bu davada adı geçen ama hiç çağırılmamış nadir kişilerden biriydi. Albay G. bazen saatlerce TV’ye bakar ve her haber çıktığında beni ne zaman alacaklar Emir diye söylenirdi. Enes’in tüm sorularına “Evet” cevabı verdi Emir. Enes şunu dedi “Bizim Balyoz davası için her türlü bilgi ve belgeye ihtiyacımız var. Acaba Albay G.’ye gözaltı yapsak, birazda zorlasak ağzından bir beyan alabilir miyiz! Konuşur mu?...” Emir kitlendi kaldı. 30 saniye kadar cevap veremedi. Sonra cesaretini topladı ve söyle dedi; “bu adam ne yapmış kardeşim, vallahi bunu yaparsanız önüme gelen yere başvurup bunun bir kumpas olduğunu anlatırım. Polis, savcı inanmazsa TV’ye çıkar anlatırım. O da olmazsa sokakta bağıra bağıra önüme gelene anlatırım…”**********Bulundukları oda birden buz kesti. Enes “anlaşılan sen Albay G.yi seviyorsun, kalsın o zaman” dedi. Albay G. bu soruşturmalarda hiç çağırılmadı. Bazen Emir’e dönüp “yahu bu işleri sen mi organize ediyon bize gelen giden yok” diye espri yapardı. Bilmiyordu kendisinden mi değil mi Emir. Ama Albay G. çağırılmamıştı. İlk kez bu örgüt içinde bir işe yaradığını düşündü. Albay G.nin bakışları gözünün önünden yıllarca gitmedi. En son Albay G.’nin eşi vefat ettiğinde görüştüler. Bir yandan hakkını nasıl helal ettireceğini düşünürken diğer yandan Korgeneral N. ve Albay D.’ye karşı nasıl helallik isteyeceğini hayal bile edemiyordu.


*****----Devam edecek-----


Eski Üsteğmen Emir YILDIZ


Ortalama:*****3.87*****/ 5 (15*****oy)

E-BÜLTENE ABONE OLUN

*****

SOSYAL MEDYADA PAYLAŞIN:*****

*************************

Münferit Fikir Platformu*****

Platformumuz her türlü*****değişik fikir ve görüşe açıktır.*****Grupların ve cemaatlerin fikirlerinden ziyade; ferdi, bireysel, münferit olan fikir ve görüşlerin sesi olmak istiyoruz. MFP blogda yazılan tüm yazılar*****yazarların şahsi görüşleridir, MFP'nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini ifade etmez.

Sonraki YazıKoynumda Ölen AkrepÖnceki YazıKandırıldık, Kullanıldık; Başkaldırmalıyız!

Trakya Günlükleri (2) / Kulis

Adil Öksüz MİT elemanı mı?

Olayları Nasıl Görüyorum ve Niye Eleştiriyorum

2 YORUM:

Adsız18 Nisan 2019 19:57

Alaylarda, tugaylarda ve kolordularda yüzlercesi yasanan olaylardan bir demet ama anlayana. Nereden mi biliyorum çünkü bu arkadaşla meslektaşTIM.
Ayrıca cemaati eleştiren her yazıya cevap veren arkadaşları buraya davet ediyorum, bir yorum yazsınlar lütfen!!!

Yanıtla

Unknown18 Nisan 2019 22:37

Sasiriyor muyum okuduklarima,boyle birsey olamaz diyebiliyor muyim? MALESEF hic sasirmiyorum ve olabir diyebiliyorum...Boyle bir kafanin oldugun u,sunu bunu din dusmani gordugunu biliyorum.

Yanıtla

E-BÜLTEN

SOSYAL & MEDYA

MFP BLOG

Platformumuz her türlü değişik fikir ve görüşe açık. Grupların ve cemaatlerin fikirlerinden ziyade; ferdi, bireysel, münferit olan fikir ve görüşlerin sesi olmak istiyoruz.

*****BİZE KATILIN

*****

ÇOK OKUNANLAR

Trakya Günlükleri (1) / Nasıl Kripto Olunur?

15 Temmuz Darbe Emrini Gülen Verdi Çünkü

Gözaltı Günlüğü (1) / Kardeşini Öldürmek

Gülenizm ve Hükümet

Kumpas Var Ama Kime?

EN ÇOK YORUM ALAN YAZILAR

Serzeniş💬 53📅 2019-01-09

Cemaatin Ateist Olmama Katkısı💬 28📅 2019-02-21

The Cemaat💬 11📅 2018-07-19

The Cemaat II💬 8📅 2018-11-10

15 Temmuz Darbe Emrini Gülen Verdi Çünkü💬 8📅 2019-03-20

Ben Kimim, Niye Sert Eleştiriyorum ve Gelen Eleştirilere Cevap💬 7📅 2019-01-26

KATEGORİLER

FETHULLAH GÜLEN15 TEMMUZADIL ÖKSÜZMAHREM İŞLERBYLOCKCEMAATSORULARIN VERILMESIDARBESAID NURSISEZAIİNANÇSORGULAMAELEŞTIRIDEIZMKHKMOR BEYINTWITTERMÜNFERIT FIKIR PLATFORMUOSMANLIPAKRADUNIITAAT

Ahmet(16)Ali Bulut(8)Amerikalı Meryem(1)Bilgin Erdoğan(13)Cihat Mirzaoğlu(14)Çetin Akyol(1)Demokrat Kalem(2)Dr M. Can Önal(4)Edip Yüksel(1)Emir Yıldız(2)
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 04-21-2019, 10:11   #2010
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

e Ekseni, Türkiye İttifakı, Sonsuz Mücadele BAE ve Dahlanın suikast timleri Bu sefer kimi öldürecektin Emir? İstanbula el koydular Seçim değil, milli güvenlik meselesi

ManşetGündemDünyaSporEkonomiTeknolojiHayatTarihYazarlarVideoFoto GaleriBilgi KartlarıİnfografikSon Dakika

YazarlarBugün YazanlarGazete YazarlarıSpor YazarlarıArşiv Yazarları

*****

İNTERNET YAZARI

* Türkiye Ekseni, Türkiye İttifakı, Sonsuz Mücadele.. * BAE ve Dahlan’ın suikast timleri Bu sefer kimi öldürecektin Emir? * İstanbul’a el koydular. Seçim değil, milli güvenlik meselesi..

İbrahim*****Karagülİnternet Yazarı

21 Nis 2019, Pazar

BEĞENDİM

PAYLAŞ

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şu sözlerini bir kenara yazın:*****“Ülkenin bekasını ilgilendiren konularda siyasi görüş ayrılıklarımızı bir tarafa koyup 82 milyonla Türkiye ittifakı olarak hareket etmeliyiz.”

31 Mart seçim sonuçlarından çok öte bir şey söyleniyor. Bir*****“Türkiye İttifakı”ndan söz ediliyor. Bunun*****en üst siyasi kimlik*****olmasına dikkat çekiliyor. Coğrafyamızda, küresel ölçekte ve içeride verilen*****mücadelenin ruhu*****ortaya koyuluyor.

İki yıldır “Türkiye Ekseni” kavramı üzerine yazılar yazıyorum. Sağcı, solcu, milliyetçi, İslâmcı, muhafazakâr,*****ne olursanız olun, hepsinin üstünde böyle bir kimlik olduğunu, bunun da bu topraklarda*****bin yıldır verdiğimiz mücadelenin kendisi*****olduğunu söylüyorum.

VE ‘ÇOKULUSLU EKSEN’E KARŞI “ACIMASIZ DİRENİŞ” DÖNEMİ…

Türkiye Ekseni’nin karşısında ise “Çokuluslu Eksen” inşa ettiler.*****Bunu*****Gezi*****olaylarında gördük,*****17-25 Aralık’ta gördük,*****15 Temmuz’da gördük. Bunu*****PKK*****üzerinden, terör üzerinden,*****FETÖ*****üzerinden yürütülen müdahalelerde gördük. Bunu,*****Suriye’nin kuzeyinden kuşatılırken gördük,*****Ege ve Doğu Akdeniz’den sıkıştırılırken gördük, görüyoruz. Bunu;*****ABD ve İsrail adına S. Arabistan, BAE ve Mısır üzerinden sürdürülen saldırılarda*****gördük, görüyoruz.

Daha göreceğiz. Kuvvetle muhtemel“Muhafazakâr muhalefet, muhafazakâr müdahale”formatlarıyla da göreceğiz. Çünkü Türkiye’nin bin yıllık mücadelesinin*****en acımasız dönemlerinden birini daha yaşıyoruz. Ben buna*****“Acımasız Direniş”*****dedim. Yeni bir*****Türkiye yükselişi*****var, yeni bir*****tarih dönüşü*****var, yüz yıl sonra vesayetten kurtulup*****tarih havzasına ve iddialarına dönen bir millet*****var.

SELÇUKLU-OSMANLI-TÜRKİYE SÜREKLİLİĞİ VE “İÇ İŞGALCİLER”

Bu;*****Selçuklu-Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti sürekliliğinin bir adım sonrasına hazırlıktır, böyle bir mücadeledir.*****İşte bunu kırmak, Türkiye’yi durdurmak için yürütülen bir “çokuluslu cephe” var.*****Bu çokuluslu cephenin*****“içerideki uzantıları, “iç işgalciler”*****dediğim yapılar var.

Bu yıl,*****milli mücadelenin yüzüncü yılı. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı,*****yüzüncü yıl logosunu paylaştı dün.*****Muhteşem bir logotasarlanmış.*****“Mücadelemiz hiç bitmeyecek. Sonsuza kadar mücadele”*****diyor.

Ve biz*****yüz yıl sonra, yeniden kuşatılmak, yeniden durdurulmak, yeniden dağıtılmak için, dışarıdan ve içeriden ağır saldırılar altındayız.*****Bir*****milli idrak, bilinç, duruş ve eksen*****oluşturma dışında hiçbir yol yok.

SIRTINI “ÇOKULUSLU CEPHEYE” DAYAYIP PARMAK SALLAYANLAR

Bu yüzden ”Türkiye Ekseni” diyoruz. Bu yüzden*****“Türkiye Ekseni” en üst siyasi kimlik*****diyoruz. Bu yüzden*****“Çokuluslu Cephe”ye karşı her alanda mücadele*****veriyoruz.*****Ege’de, Akdeniz’de, Suriye’nin kuzeyinde, Arap dünyasında. Kuzey Afrika’da her alanda hareketlilik Türkiye ile bağlantılı.

Bunu biliyoruz. Ve biz içeride olanlara,*****sırtını “Çokuluslu Cephe”ye dayayıp vatanımıza parmak sallayanlara*****da bileniyoruz.

“Acımasız Direniş”, “sonsuza kadar direniş” dönemidir*****bu. Kim, nerede duruyor, bir daha baksın. Tarih dönmüştür,*****artık “Türkiye’yi durdurmak” mümkün değildir. Bunu bütün dünya görecek..

İki BAE suikastçısı: Bu sefer kimi öldürecektin Sayın Prens!

MİT, Kaşıkçı cinayetinden sonra Türkiye’ye gelen 2 casusu Esenyurt’ta yakaladı. Ortadoğu’nun kiralık katili olarak anılan*****Muhammed Dahlan’a yakın olanZ.H. ve S.S.’nin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) hesabına ajanlık yaptıkları tespit edildi.*****Haber böyle…

Bölge genelinde yürütülen*****örtülü*****operasyonların,*****faili meçhullerin, cinayetlerin,*****terör organizasyonlarının birçoğunda onun*****imzası*****var.

Bölge dışı güçlerin kirli işlerini yürüten,*****istihbarat ağlarının taşeronluğunu yapan,*****Sudan’dan Suriye’ye, Filistin’den Basra Körfezi’ne ve Türkiye’ye kadar*****eli her bölgeye uzanan bir kişi o..*****Kara para*****aklayan, terörizmin finansmanını organize eden yani o trafiği yöneten, bölgedeki rejim değişikliği projelerinde rol alan,*****15 Temmuz*****işgal ve*****iç savaşgirişiminde olduğu gibi Türkiye karşıtı bütün operasyonlarda yer alan bir isim. Bu kişi Muhammed Dahlan’dır.

ARAFAT’I ZEHİRLEYİP ÖLDÜREN ONLARDI..

Filistin lideri*****Yaser Arafat’ı zehirleyip*****öldürenler onlardı. İsrail istihbaratı ve Dahlan’ın adamları, Arafat’ın*****evine*****kadar girip yakın korumalarını*****kafalarından*****vurmuştu. Arafat tehdit altındaydı. Çünkü*****o varken Filistin’de İsrail’in istedikleri tam olarak uygulanamıyordu. Muhtemelen*****Dahlan’ın aldığı ilk terör ihalesi*****Arafat’ın devreden çıkarılması olmuştu.*****Ariel Şaron’la işbirliği yapmış,*****Arafat zehirlenmiş,*****uzunca bir hastalık döneminden sonra vefat etmişti.

İSTİHBARAT MERKEZİ HER ŞEYİ ELE VERDİ..

Bir hatırlatma yapayım: İsrail’in Gazze’yi işgal*****edip*****Hamas’ı devreden çıkarmaya dönük ilk girişiminde de Dahlan vardı. Ama Hamas erken hareket etmiş, Gazze’de denetimi ele almıştı. İşte orada*****Dahlan’ın istihbarat merkezi ele geçmiş, korkunç gerçekler gün yüzüne çıkmıştı. Dahlan, İsrail istihbaratı ve Mısır istihbaratı*****arasındaki ilişkilere dair sayısız belge ele geçti.

Gazze’ye yönelik*****İsrail saldırısı Dahlan ve Mısır istihbaratının destekleriyle yapılıyordu.*****İsrail, Mısır ve Dahlan, Gazze’de katliamlar yapıyor, açıktan*****silah sevk ediliyor, ABD özel birlikleri*****de aynı anda örtülü operasyonları yürütüyordu.

Coğrafyanın tarihini bu tür karanlık ilişkileri çözdüğünüz kadar anlarsınız.*****Mesela*****Ariel Şaron’un çiftliğinde yapılan bir gizli görüşmeden sonra Şeyh Yasin’in sabah namazında füze ile şehit edilmesi,*****ardından Hamas liderlerinin ardı ardına*****suikaste*****uğraması gibi…

15 TEMMUZ’DA O DA VARDI. SUİKASTÇILAR VE MEDYA FONU

Dahlan,*****Türkiye’ye yönelik 15 Temmuz saldırılarının arkasındaki isimlerden biridir. Yani taşerondur,*****yani*****ihale*****almıştır, yani*****efendileri*****ona görevler vermiştir.*****Erdoğan’ı*****devirmeye*****dönük küresel projede kendisine verilen rolü oynamıştır, Türkiye içindeki*****darbecilerin fonlanmasında rol almıştır, aylarca bunun için*****hazırlıklar, toplantılaryapmıştır. Bu yönüyle Dahlan, 15 Temmuz saldırılarından*****doğrudan*****sorumlu*****kişilerden biridir.

Şimdi, suikastçılara yoğunlaşmışken, aynı eksenin*****Türkiye içindeki medya operasyonlarına*****da göz atma zamanı gelmiştir. Çünkü*****suikastçıları gönderen de, o medya yapılanmalarını finanse edenler de aynıdır.*****Meselenin medya olmadığını da ortaya koyacağız…

Terörün iki patronu: Muhammed B. Zaid ve Muhammed B. Selman..

Devam edelim: Sonra*****BAE ve S. Arabistan*****girdi devreye. Tabi ki İsrail istihbaratına bağlı olarak.Dahlan ve adamları yine kiralık katiller olarak bu ihaleyi aldı. BAE-Suud-İsrail-Dahlanoperasyonları*****Cemal Kaşıkçı*****cinayeti ile kendini ele verdi.*****Suçüstü*****yakalandılar. Oysa biz Kaşıkçı cinayetinden*****bir yıl önce*****bunları yazmaya başlamıştık, kimsenin dikkatini çekemedik. Artık Dahlan,*****Muhammed bin Zaid*****(BAE) ve*****Muhammed bin Selman’dan talimat alıyordu. Tabi onlar da ABD ve İsrail istihbaratından emir alıyordu.

KAŞIKÇI CİNAYETİ YETMEDİ Mİ? BU SEFER KİMİ ÖLDÜRECEKTİN SAYIN PRENS!

Bu yeni eksen,*****Kuzey Afrika’dan Suriye’ye, Sudan ve Somali’den Balkanlara ve tabi Türkiye içlerine kadar derin ve yıkıcı saldırılar*****yürütüyor şimdi.*****BAE-Suud-Mısır ve arkalarında ABD ve İsrail, Ege’deki tatbikatlardan Afrika’daki yatırımlara, Suriye’de PKK’yı finanse etmekten içeride bir takım yerlere fonlar aktarmaya*****kadar yaygın bir Türkiye düşmanlığı, savaşı yürütüyorlar şimdi.

İstanbul’da yakalanan*****iki BAE casusu suikastçıdır.*****Çok daha fazlası var İstanbul’da. Bunların da ele geçmesi gerekiyor.*****Suikast, adam kaçırma ya da başka türlü, sarsıcı operasyonlar*****peşindeydiler. Zaten yakalanan kişilerin*****geçmişine bakınca suikast ve sabotaj eğitimi*****aldıkları ortaya çıktı.

Kime suikast yapacaklardı?*****İstanbul’da bombalar mı patlatacaklardı? Muhammed bin Zaid, Muhammed bin Selman, bu adamları*****hangi amaçlarla Türkiye’ye gönderdiniz? Kaşıkçı cinayeti size yetmedi mi? Başka kimi, kimleri öldürecektiniz?

Lütfen birileri, paranın izini sürsün.

İstanbul’a el koydular. Bu, milli güvenlik meselesidir.

31*****Mart*****seçimlerinde İstanbul’da*****çok derin bir plan*****uygulandı. Bu,seçim yolsuzluğu değil, sandık üzerinden darbedir, müdahaledir. İçeriden ve dışarıdan*****bir organizasyonla seçime müdahale edilmiştir.

İstanbul’a el koyulmuştur.*****Bu, 15 Temmuz’un devamıdır. Seçim meselesinin,*****CHP meselesinin ötesinde*****bir durum söz konusudur.

Seçim yeniden yapılmalı, Türkiye’ye yönelik bu müdahale boşa çıkarılmalıdır. İstanbul’u FET֒ye, o çokuluslu cepheye teslim eden irade ve organizasyon mercek altına alınmalıdır.*****Zamanla daha da aydınlatılacak bu durum, bir milli güvenlik meselesidir artık.

İmamoğlu bir projedir.*****Projenin yeni ayaklarını CHP’liler de, bütün Türkiye de çok yakında görecektir. Mesele seçimlerin, demokrasinin ötesinde bir gerçektir.*****Seçime de, demokrasiye de müdahale edilmiş,*****bir çokuluslu proje uygulanmıştır.*****Türkiye bu oyunu bozmalıdır.
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
arsivlemesem olmazdi, arşiv, arşivlemesem olmazdı, blog, blogspot, sitesi

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may post replies
You may not post attachments
You may edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı



Şu Anki Saat: 07:01


Powered by vBulletin
Copyright © 2000-2009 Jelsoft Enterprises Limited.
www.stetuskop.com