www.steTUSkop.com ; TIP ve TUS'un MERKEZi ! Doğruların TEK Adresi !

Geri git   www.steTUSkop.com ; TIP ve TUS'un MERKEZi ! Doğruların TEK Adresi ! > PARAMEDİKAL DÜNYA > Sosyal Hayatımız > Edebiyat Şiir Kitap

2797 (2 Kayıtlı Ve 2795 Misafir Üye Bulunmaktadır.)
Anasayfa İletişim TUS Güncel TUS Dersaneleri TUS Hazırlık Yabancı Dil ve TUS Mecburi Hizmet YDUS Tus Rehberi DUS
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 01-19-2010, 20:29   #11
tuszede
Popüler Üye
 
tuszede - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 15.03.09
Mesajlar: 2.093
Tecrübe Puanı: 633
tuszede has a reputation beyond reputetuszede has a reputation beyond reputetuszede has a reputation beyond reputetuszede has a reputation beyond reputetuszede has a reputation beyond reputetuszede has a reputation beyond reputetuszede has a reputation beyond reputetuszede has a reputation beyond reputetuszede has a reputation beyond reputetuszede has a reputation beyond reputetuszede has a reputation beyond repute
Standart

bizde çatalımızı yanımızda götürürüz
__________________
Şimdi ayın, şın ve kaf’ları çıkardılar elifbelerden de. Sensizliğin mektebinde bir sabra mıhladılar bizi elif’lerle he’lerden.
tuszede isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

     

Alt 12-18-2018, 18:59   #12
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

SuperHaber Özel Röportaj"Uzun süre ‘Babam Hafız’ demeye utandım. Aptalmışız"SuperHaber röportajı editörü Hülya Okur, Orhan Veli’nin ifadesi ile “Dev şair”, Türk romanının 89 yıllık çınarı Adalet Ağaoğlu ile konuştu. Adalet Ağaoğlu, 'Fatma İnayet’ olarak başladığı ve Adalet Ağaoğlu’na evrilen yaşamını, ailesini, hasletlerini, romanlarındaki ince dokunuşları, askeri darbeleri, 15 Temmuz’u, siyaseti ve dünyayı algılama ve yaşama biçimini samimi bir dille anlattı.*****18.12.2018 09:00

Ankara Nallıhanlı Hafız Mustafa Sümer'in kızı Fatma İnayet'ten yaşayan efsaneye dönüşen Adalet Ağaoğlu*****SuperHaber'den*****Hülya Okur'a konuştu.*****

Babasının "Hafız" olduğunu söylemekten utandığı günler için "Aptalmışız" diyen Ağaoğlu, tüm yaşamını "Adalet" olarak sürdürmesine rağmen "Fatma İnayet"ten mahkeme kararı ile kurtuluşunun öyküsünü anlattı.*****

Bakkalın manavın kumral saçlarından dolayı "matmazel" dediği Adalet, radyo piyesi yazarlığından dev bir romancıya dönüşmesinin gerekçelerini dile getirdi.

Eşi Halim'e büyük sevgi duymasına rağmen soyadı olan "Ağaoğlu"nu hiç sevmediğini söylemeyi de ihmal etmedi.*****

ÖDP ile siyasete girmesini, Üsküdar'da yaptığı konuşmasının ardından partiye oy çıkmamasını ve siyasete böylece veda edişini de gülerek anlattı Türk romanının devi...

"Darbeler olmasaydı Avrupa Birliği'ne girmiştik"*****diyen Ağaoğlu, "Şiddete başvurmadıkça herkes istediğini söyleyebilir. Yeter ki şiddete başvurulmasın. Benim başıma asker dipçiği ile gelmesin. Çünkü sivil halkın elinde oyundan başka silahı yok. Onun için toplumun üstüne silahla gidilmez." sözleri ile askeri darbelere olan başkaldırışının sebebini izah etti.*****

15 Temmuz'un ise Türkiye için bir dönemeç olduğunu ifade ederek ,*****"Tankların karşısına halk kendiliğinden yürüdü, bu kadar uyandı toplum, 15 Temmuz çok önemli bir dönemeç oldu bence.*****15 Temmuz gecesi halkın hiçbir şeyden haberi yokken halk tanklara karşı kendisi yürüdü. Ben 15 Temmuz’u yazsaydım, nelerden geçerek bu hale geldiğini anlatırdım.*****Kendiliğinden olmuş, manipüle edilmiş değil, bir partinin yaptığı bir şey değildi"*****sözleri ile açıkladı.*****

CHP'ye de bir çift sözü vardı Ağaoğlu'nun:*****"CHP, kendi kendine bakmalı, kendini yenilemeli. Bıraktığı yerde durmakla olmuyor. Güne göre adımlarını atması gerekiyor."*****

İşte Türk romanının devi Adalet Ağaoğlu ile Hülya Okur'un söyleşisinin detayları...

“O YASA OLMASAYDI BEN YAZAR OLAMAZDIM”

Nallıhanlı tüccar hafız Mustafa Sümer’in kızısınız. Nallıhan’da ilkokuldan başka bir okulun olmadığı yıllarda kız çocuğunu okutmak için Ankara’ya göç eden bu ailenin özverisi olmasaydı da Adalet Ağaoğlu olur muydunuz?

Eskiden Nallıhan gibi kazalarda lise ayarındaki okullara “rüştiye” deniliyormuş. Babam hem orada hem de din okulunda okuyor. Osmanlı zamanında Rusça bile öğreniyor. Fakat aileden kalma ipek kumaş dükkanı var. Babam kumaşları Bursa ve İstanbul'a götürüyor. İstanbul'un işgali sırasında çok fazla kumaş talebi oluyor ve babam çok çalışıyor. O zaman ulaşım kolay değil benim babam at sırtında tren istasyonuna kadar gidiyor. Ve oradan trenle *****Nallıhan’a gidiyor. Mustafa Kemal Atatürk 1923'te Cumhuriyetin ilanından sonra 1933'te bir yasa çıkartıyor. Bu kanunda şöyle deniyor: Bütün aileler kız çocuklarını ilk okula gönderecekler, bunu yapmayan anne babalar hapse atılacak” O zaman 5 yaşındayım, 3 erkek kardeşin içerisinde tek kızı benim, nüfus kağıdım bile yok, 7 yaşında gösteriyorlar, böylece ilkokula gidiyorum. Annem başka şehre gitmemi istemediği için 1938’de Ankara’ya taşınıyoruz, bütün eğitimim Ankara’da geçiyor. *****O yasa olmasaydı ben yazar olamazdım.

“CUMHURİYET İLKELERİNE GÖRE YETİŞTİRİLDİĞİMİZ İÇİN ANNE VE BABALARIMIZI GERİCİ GÖRDÜK”

“BABAM HAFIZ DEMEYE UTANDIM”

Babanızın hafız olmasının sizin dünya görüşünüze, yazarlığınıza etkisi ne oldu?

Biz cumhuriyetin 2. kuşağı sayılırız. Anne ve babalar bu değişime kolay ayak uyduramazlar. Herkesi alışkanlıklarından kolayca vazgeçiremezsin. Biz Cumhuriyet ilkelerine göre yetiştirilen çocuklar olduğumuz için anne ve babalarımızı "gerici" görmeye başladık. Ben uzun süre ‘Babam Hafız’ demeye utandım. Sonradan anladım ki aptalmışız, asıl dram, romanlık dram onlarınki. Ani değişime ayak uydurmak kolay değil. Benim babam dini eğitim aldığı halde bu değişime iyi ayak uydurmuş. İyi ayak uydurmuş ki beni okutabiliyor. Bunu biraz da anneme bağlıyorum. Çünkü annemiz Saraybosna göçmenlerinin kızı, ikisi elele veriyorlar. Babam aynı zamanda ileri derece miyoptu. Babamın tıraşını hamam tasında annem yapardı. Kravatını annem bağlardı. Öyle yetiştirildik ki dinden bahsetmek bile ayıptı. İlk romanımında Aysel’in babası Salim Beyi; işinde, gücünde, namuslu bir adam olarak yazdım ama asıl dramlarını yazamadım. Babam eski Türkçe biliyor. Babam camide namaz kıldırırken, aydın bir kişi aslında fakat birden bire cahil durumuna düşürülüyor çünkü Latin alfabesini konuşması kolay olmuyor, öyle bir dramlar var, kökten değişimler iyi ama sabır istiyor. Geçen gün Atilla Dorsay bana geldi, ona dedim: ki Atilla biliyor musun, biz anne babalarımızı hiç anlamadık!. O yanlış anlamış, "sağken onlara bakamadık, yardım edemedik" diye anlamış. Ben halbuki Cumhuriyetin ilk kuşakları olarak anne babalarımızın dramını anlayamadık demek istedim.

“BABAM BİZİ HİÇBİR ŞEYE ZORLAMADI”

Dramına derken, biraz da inancına mı sahip çıkamamış olduk hocam?

Babam bizi hiçbir şeye zorlamadı. Babama saygı duymanın nedenleri, birincisi eski terbiye almasına rağmen değişimlere ayak uydurabilmesi. Kolay olmamıştır. Bunu çok sonradan anlayabildim. İkincisi hiç bir şekilde borçlanmadı, çok dürüst olmalı ki borç harcını görmedik, çok çalışkandı. Ben babamı sırtında kocaman yük taşırken de gördüm. Anneme de çok bağlıydı.

“MANAV BANA 'MATMAZEL' DERDİ”

Bir de size ait tanımlamalara geçersek… Kimi zaman 'entelektüel vicdan' diye tanımlandınız, kimi zaman Cumhuriyetin sembol kadınları arasında sayıldınız. Can Yücel’in ‘Sen Türkiye’nin en güzel kazasısın’ dediği kadın kendini nasıl tanımlar?

Biz Ankara’ya taşınınca eski bir Ankara evinde oturduk, o tarihte çok çocuklu evlere verilecek ev yokmuş. Babam Nallıhan’daki her şeyi satıyor ve bir Yenimahalle’den İtalyan mimarı tarafından yapılan bir apartman alıyor.***** Lise öğretimimiz orada geçti. Tuvaleti bile alaturka değildi. Annem beni manava gönderdiği zaman manav bana: “Buyrun matmazel” derdi. *****

*****

“ADIM DEĞİŞSİN DİYE AĞLARDIM”

Bir de böyle sıfatım vardı diyordunuz yani.

Görünümüm itibariyle anne tarafıma (Saraybosna) benzemişim, ağabeyim de sarışındı, açık renk gözlüydü. Ben de açık kumral saçlıydım. Sonradan anladım sefaretler dışişleri tarafından olduğu için beni yabancı zannediyorlardı. Hep 'matmazel' diyorlardı bana. Tipim öyleydi herhalde. Nallıhan’da ilkokula giderken, çarşı esnafı arkamdan: Adalet, nisavet, yaşasın millet! diye marş tutarlardı. Çok ağlardım, anne ne olursun adım değişsin, "Ne olsun kızım?" derdi, ‘Neriman olsun’ derdim. Günlüklerimde de yazmışım herhalde. Her halde dansöz falan gördüm sahnede Neriman olsun istedim. (Gülüyor)

“BABAM ADIMI MAHKEME KARARIYLA ADALET YAPTI”

Adalet ismi çok manalı ve çok önemli değerleri simgeliyor, öyle kalması iyi olmuş hocam.

Nüfus kağıdımda “Fatma İnayet” diye yazılıyor. Ankara’da ortaokulda bizi avluda sıraya koydular, okuyanlar okumayanlar diye ayırdılar, "Adalet" diye bir ad geçmedi, ben orada kalakaldım, meğer nüfus kağıdımda ebemin koyduğu ad olan Fatma İnayet yazıyormuş. Ondan sonra babam mahkeme kararı aldırarak adımı Adalet’e çevirtti.*****

“KOCAMIN SOYADI AĞAOĞLU BANA AĞIR GELDİ”

“ADALET İLE AĞAOĞLU YANYANA GELİNCE FELAKET OLDU”

"Adalet" isminin yükünü mü taşıyamadınız, ağır mı geldi size?

Kocamın soyadı "Ağaoğlu" bana ağır geldi aslında. Sümer’di biliyorsun soyadımız bizim. Sınavla Ankara Radyosu'na girdim. Radyo oyunları yazarken ‘Adalet Sümer’ diye çıkıyordu. Evlendikten sonra "Ağaoğlu" oldum. Halim'i çok seviyordum, ayıp olmasın diye buna razı oldum ama evlilik soyadını hiç sevmedim. Hele Adalet ile Ağaoğlu yan yana gelince iyice felaket oldu!

*****

“AĞALAR 'SÖMÜRGECİ' DEMEKTİR”

Niye sevmediniz Ağaoğlu’nu? Büyüklenme ifadesi olduğu için mi sevmediniz?

Çünkü bizim öyle bir sıfatımız yok, babam halk insanı. Ağa oğlu falan değil. Sadece kumaş tüccarı olarak ticaret yapmış ileri gelmiş bir ailenin oğlu. *****Ağalar 'sömürgeci' demektir. İşçileri, ırgatları çalıştıran adama ağa deniyor.***** Babam işçi gibi çalışan bir adam, yakışmıyordu. Hele ben ömrüm boyunca çalıştım, annem beni iyi bir ev kadını olarakta yetiştirdi, annem titizdi, ben de çok titiz oldum. Memurken evde misafirlere de bakınca annem; kabahat bende, ben seni böyle yetiştirdim, dedi.

“ORHAN VELİ KİTABINI BANA ‘DEV ŞAİR’ DİYE İMZALADI”

“İNTİHAR DÜŞÜNCESİNİN NEDENİ ÇARESİZLİK DUYGUSU”*****

“ÇARESİZLİK DUYGUSU BENİ ÇARE ARAMAYA İTTİ”

“BİZDE İNTİHAR EDEN YAZARLARIN OLMAYIŞI VİCDAN AZAPLARINI SORGULATTI”

“CUMHURİYET AYDINLARIYLA ÇOK UĞRAŞTIM”

Kitaplarınızdan dolayı intihar yazarı olarak da anıldınız. İntiharı istemiş ama yapamadığını söyleyen biri olarak ilham kaynağınız yaşam ile ölüme olan eşit uzaklığınız mıydı? Bu psikolojiye sizi ne götürdü?

Yazarlığa*****Ulus Gazetesi'nde tiyatro oyunları yazmakla başladım. Fransız kadın dergisini alıyordum, kültür hareketlerine bakıyordum, yerli yabancı yazılar yazıyordum, fakülte bitti radyoya sınavla eleman ilanı üzerine girdim, ömrüm boyunca da çalıştım. 3 kardeşim vardı ve ben “Ben de varım” demeye getirdim galiba. Lisedeyken şiirler yazardım. Orhan Veli "Garip" kitabını ilk bana imzalı vermiştir. “Dev şair” diye yazmış. Benim iki sorunum vardı, cumhuriyet aydınlarıyla çok uğraştım. Çünkü benim yazdıklarım kabul gördükçe özellikle kadın yazarlar tarafından bir takım kıskançlıklarla karşılaştım.

İntihar hissine gelince, çaresizlik duygusu neden oldu. Çaresizlik duygusuna sık sık yakalandım. Mesela başkasına yardım edemediğim zaman çaresizlik duydum. Hapse girenlerin hapse girmeyi hak etmedikleri için çaresizlik duydum. Bu çaresizlik duygusu beni çare aramaya itti. Çağrışımlar bana çok yardım ediyor. Benim unutkanlığım yok. Çağrışımla bir şeyi yan yana getiriyorum. İntiharı sadece Türkiye için yazmadım, baktım ki Moskova dahil yurt dışında başka yazarlar intihar etmişler. "Bizde neden yok" dedim kendi kendime. Daha mı düşünüyorlar, daha mı az vicdan azabı çekiyorlar, diye düşündüm. Dışarıdan örnekler verdim. Ben fikir işlerken dışarıdan belge de gösteriyorum. İntihar düşündüğüm zamanlar oldu ama “Ya beceremezsem ortada kalırsam” dedim.

Bir de sevdiklerinizi üzmek istemediniz.

Bir de o var, o çok önemli, çok iyi söyledin. Kimseyi üzmek istemedim.

“ROMANA DOKUNSALAR BİLE KALIR”

Tiyatro oyunu yazmaktan neden vazgeçtiniz?

Çünkü benim “Çatıdaki Çatlak” isimli tiyatro oyunum devlet tiyatrolarında oynanırken birden bire "sakıncalı" diye kaldırılıverdi, ondan sonra dedim ki, bizde kimse tiyatro oyunu okumuyor, ancak oynandığı zaman var oluyor. Onun için kendime, ‘Adalet, roman yaz, ona dokunsalar bile kalır’ dedim.

“ÖLMEYE YATMAK, KENDİMLE HESAPLAŞMAMDIR”

*****“BUGÜNDEN DAHA İYİ BİR GELECEK DÜŞÜNÜYORSAK, ONA DOĞRU GİTMELİYİZ”

*****“AYDIN DEMEK, DÜŞÜNCESİNİ AÇIKÇA SÖYLEMEYE CESARET ETMEKTİR”

Selim İleri toplumun hasta ettiği adamı anlatmıştı Melun’da. Yüzyıllardır değişmeyen, kendini tekrarlayan sorunlar için edebiyat yoluyla sunduğunuz reçete ne oldu?

"Aydın" diye kime diyoruz, bence aydın demek, düşüncesini açıkça söyleyebilmesine cesaret edebilmek demek. Her şeyden önce kendisi ile hesaplaşması gerekmektedir. Benim ilk romanım "Ölmeye Yatmak", kendimle ilk hesaplaşmamdır. Anne babalarımız doğu-batı ikileminde büyümüş. Bir de bugünden daha iyi bir gelecek düşünüyorsak ona doğru gitmek... Onun için dünü bilmek gerekiyor dünü bilmeden geleceği yapamayız. Dün ile bugünü yan yana getireceksin ki, geleceğe doğru kapı açalım. Mesela Tarih Vakfı'nı bu düşünce ile kurduk.

*****“ÇOCUĞUMUN OLMAMASI BENİ CESARETLİ YAPTI”

*****“BİR İFTİRA YÜZÜNDEN AYDIN SORUNUNA TAKTIM”

Edebiyatta aydın kimliği üzerinde çok kafa yordunuz, bu sizin derdiniz oldu. Özellikle aydınlar neden? Çünkü baktığınızda herkes ayrı bir dünya, herkes ayrı bir alem aslında.

Aydın kişi kendi içinden geçen düşünceyi korkmadan dışarı vurabilmeli. Nitekim benim ilk romanıma “çok cesur” dendi. Benim bir çocuğum olsaydı belki bu kadar cesur davranamazdım çünkü çocuğuma hayat vermem lazımdı, hapse girseydim çocuğuma ne olacaktı? Çocuğum olmaması beni cesaretli yaptı. İyi şeyler yaptıkça ödüller almaya başladım. Aydın sorunu başıma şöyle geldi:***** "Bir Düğün Gecesi" romanını yazdığım zaman çok beğenildi ve yılın bütün roman ödülleri ona verildi. 12 Eylül askeri darbesi oldu. O darbe içinde bir iftiraya uğradım. Adı "yazar" diye geçen bir adam asker çıktı. Ben başka bir yazardan kopya etmişim diye iftira attı. Benim kurduğum YAZKO Edebiyat Derneği'nin, YAZKO dergisi vardı, orada bana sormadan, benim fikrimi almadan, bana iftira edenin yazısını yayınladılar. “Bunlar ne biçim yazarlar” dedim, “Bunlara aydın deniyor” dedim, bana iftira edene nasıl kucak açtılar, insanların kıskançlık duyguları öne geçebiliyor. İlk romanım değil ki, ben neden kendime kıyayım? İşte o zaman aydın sorununa kafayı taktım.

“SİVİL HALKIN OYUNDAN BAŞKA SİLAHI YOK”

Değdi mi buna, bu yorgunluğa, mücadeleye değdi mi, bugün Türkiye’de gelinen noktada nasıl bir aydın profili görüyorsunuz?

Bana bu iftirayı atan varya, o yılın edebiyat ödülleri veren her yere benim hırsız olduğumu bildirmiş, mahkemeye vermemi söylediler, mahkemeye vermedim çünkü darbe oldu, bürosu basıldı, evraklar alındı, “Eğer YAZKO’yu dava edersem bu sefer hain derler” dedim. Bana bu kötülükler oldukça aksi gibi övülmeye başladım. Çünkü ben burnumun dikine gittim. Öyle düşündüm öyle yazdım. Çocuğum olsaydı bu kadar cesur olamazdım tekrar altını çiziyorum. Yasaklamalar nedeniyle yazarların çoğu otosansüre başlıyor. Mesela AHİM’de barış davası suçsuz olarak çıkıyor. O zaman niye Avrupa Birliği'nin kapısına gidiyoruz, "bizi de alın" diye. Düşünce özgürlüğü insani bir haktır. Yurt dışında Helsinki Yurttaşlar Derneği kuruldu, savaş yasak, kimse savaşmayacak sadece barış için çağrı yapıyor, Avrupa’nın yanında Türkiye de imza attı ama *****içeride öyle olmuyor. Senin gibi röportaja gelenler bana edebiyat ödüllerini nasıl aldığımı soruyorlar, ben başvurmadım, kimsenin sırtını da okşamadım, diyorum. Beni çöpe atmaya çalışan adam “Adalet Hanımın nerelerini okşadınız” diye yazdı. Bu bir hakaret. O zaman o adamın hapse atılması lazım. Hakaret neye denir onu bilmek lazım. İftira hapisliktir. Bunların yeri iyi seçilmeli. Şiddete başvurmadıkça herkes istediğini söyleyebilir. Yeter ki şiddete başvurulmasın. Benim başıma asker dipçiği ile gelmesin. Çünkü sivil halkın elinde oyundan başka silahı yok. Onun için toplumun üstüne silahla gidilmez.

*****“YARGININ HATASI, SUÇ İSPATLANMADAN HAPSE KOYMALARI”

Aşırıya giden kalemşörler de var. İşi iftira, hakaret boyutuna getiren, ülkesini, ülkesinin başkanını aşağılayan kimseler cezalandırılan kısma giriyorlar.

Bizde yargının hatası şu: suçlu olduğu ispat edilmeden hapse koyuyorlar. Mahkemesi görülene kadar aradan 5-10 yıl geçiyor içeride. İnsanın suçlu olmadan hapse atılması doğru değil. Önce tutuklanıyor sonra mahkemeye veriliyor insanlar, mahkemelerin işi çok.

Hocam isminizin Adalet olması, sizi özellikle hukuk konularına yönlendiriyor herhalde?

Adım Adalet olduğu için mi yoksa kendim böyle miyim onu bilemiyorum.

“HRANT DİNK YÜRÜYÜŞÜNE KATILDIM”

Sadece edebiyatın içinde kaldığınızı söyleyebilir miyiz? Sizi toplu bir baş kaldırmada, protestoda görebilir miyiz mesela?

Tabii görebilirsiniz. Hrant Dink vuruldu mesela. Onun yürüyüşüne katıldım. Ben ırkçılığa karşıyım. Vergisini ödeyen herkesin vatandaşlık, millet hakkı vardır. Azınlıklarla ayrım olmaz. Yeni çıkan Atatürk kitabını da okudum, bazı azınlıkların baş kaldırmasına ne diyorsunuz diye soruyorlar. Ben şiddete başvuruluyor mu, başvurulmuyor mu ona bakıyorum.Yoksa benim hakkımı verin diyeni hapse atmam.

Atatürk’e hakarette hapis konusu. Onu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eleştiri her zaman mümkün ama eleştirinin belgeleri olması lazım. Sebeplerini ortaya koymak lazım.

“İLK DARBE OLMASAYDI,***** TÜRKİYE’DE TİP VARDI”

Siyasetle Yeşiller’le EDP’nin birleşmesine olumlu bakmaktan, TİP’in büyük sempatizanı olmaktan başka bir bağınız oldu mu?

Üniversitede Fransız Dili ve Edebiyatı bölümüne girdiğim zaman Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde bazı profesörler "solcu" diye dışarı atılmışlardı. Nazım Hikmet hapse atılmıştı, büyük şair Nazım Hikmet Moskova’ya kaçtı ve orada öldü. Dil-Tarih Fakültesi'ne solcuların neden alındığını merak ettim ve kitaplarımı ona göre okudum. Eğer ilk askeri darbe olmasaydı, Türkiye’de İşçi Partisi vardı, adı sol parti olarak geçen tek parti TİP’ti. Başkanı Mehmet Ali Aybar diye büyük bir bilim adamı. Bir de Behice Boran diye felsefe profesörü. Fakat 12 Mart darbesiyle kapandı. O parti meclise 16 milletvekili sokmuştu, bunun içinde İlhan Selçuklar, Çetin Altan gibi gazeteciler de vardı. Vefa duygusu diye bir şey var.

“MİTİNGİNE GİTTİĞİM ÖDP BİR TANE OY ALAMAMIŞ”

Doğu Perinçek, TİP’in ideolojisini sürdürebildi mi?

O da kendine göre onun devamını yapmak istedi. Ama henüz işçi sınıfı olmamıştı, fabrikalar çalışmaya başlamamıştı. Ufuk Uraslar Özgürlük Demokrasi Partisi’ni kurduğunda trafik kazası geçirdim. 2 yıl yerimden kalkamadım, aday olmamı istediler. Bu profesörler çok inandığım profesörler. Bir kere Üsküdar’da yapılan mitinge gittim. Siyasiler oy toplamak için “Şunu yapacağız, bunu yapacağız” derler, ben kendi kendime farklı konuşmaya karar verdim. Ötekilere benzemesin diye “Eğer eğitim sisteminden memnunsanız ÖDP’ye oy vermeyin, eğer sağlıktan memnunsanız ÖDP’ye oy vermeyin” dedim, bir baktım bir tane oy almamış parti…(gülüyoruz) Sonra bana: Sizin sadece oy vermeyin dediğinizi duymuşlar, dediler. Çok güldük. Benim bütün siyasi maceram bu kadardır.

“15 TEMMUZ ÇOK ÖNEMLİ BİR DÖNEMEÇ OLDU”

“TOPLUM KENDİLİĞİNDEN UYANDI”

“MİLLET SADECE OYUYLA VAR OLABİLİR”

Cumhuriyeti toplumun üstündeki dar gömlek olarak betimliyorsunuz. Ne olmalı resmi ideolojimiz, nasıl yönetilmeliyiz nasıl bir gömlek değişimine ihtiyacımız var sizce?

Hülyacığım dikkat edersen "Dar Zamanlar" adında bir üçlemem var. "Ölmeye Yatmak", "Bir Düğün Gecesi" ve "Hayır"da aynı karakterler var. Fakat üçünde de askeri darbeleri başka biçimlerle ele alıyorum. Bu şu demeye geliyor. Millet sadece oyuyla var olabilir. Millet benim istediğim partiyi çıkarabilir ama millet onu istiyorsa ona ses çıkartamam. Bu ülkede koalisyonlar dönemi de oldu. Fakat ben şuna inandım, sol adını taşıyan partiler kapatılmasaydı, kendi yolunda gitseydi... Şimdi Türkiye’de fabrikasyon var kendi buzdolabımızı, kendi arabamızı kendimiz yapıyoruz, tarım bitti teknoloji çağındayız. Televizyon yüzünden her şeyi biliyor insanlar. O yüzden kendi haklarını da aramaya başladılar. 15 Temmuz gecesi nasıl yaşandı? Tankların karşısına halk kendiliğinden yürüdü, bu kadar uyandı toplum, 15 Temmuz çok önemli bir dönemeç oldu bence.

“GEZİ PARKI EYLEMLERİ DE BİR UYANIŞTI”

“15 TEMMUZ’U YAZSAYDIM, NELERDEN GEÇEREK BU HALE GELDİĞİNİ ANLATIRDIM”

15 Temmuz’u anlatın isterim. Çünkü siz darbeler tarihini yazan ve yaşayan bir yazarımızsınız. Yazacak olsaydınız 15 Temmuz’u nasıl yazacağınızı çok merak ediyorum.

15 Temmuz’da yeğenimin oğlunun düğünü vardı yapılamadı. Çünkü arabalar çalışmıyordu. “Halk kendi kendine uyandı” dedim. Taksim Gezi Parkı'nda gençler gösteri yaptılar, o da bir uyanış, gençlik her zaman başkaldırıcı olabilir. Önlerine polis sürüldü. Fakat 15 Temmuz gecesi halkın hiç bir şeyden haberi yokken halk tanklara karşı kendisi yürüdü. Ben 15 Temmuz’u yazsaydım, nelerden geçerek bu hale geldiğini anlatırdım. Çünkü daha önceki romanlarımda bunları yazmışım.

12 Mart 1971 askeri müdahalesini ‘Yüksek Gerilim’ ile, 1980 askeri darbesini ‘Hadi Gidelim’ ile anlattınız.

Bir Düğün Gecesi de var, orada orgeneralin oğlu ile tüccarın kızı yani para babasıyla askerin elele vermesini koydum ortaya.

“15 TEMMUZ’DA HALK MANİPÜLE EDİLMEDİ”

15 Temmuz halkın uyanması, dediniz de, Cumhurbaşkanımızın halkı uyandırması veya FETÖ tehlikesini önceden görmesi de var. 15 Temmuz’u diğer darbelerle karşılaştırdığınızda hangi darbeye benzetirsiniz veya benzersiz diye mi tanımlarsınız?

Geçen gün "40" diye programda, İçişleri Bakanı’na 15 Temmuz soruldu. Kendisinin nerede olduğunu anlattı. Hiçbir şey yokken tanklar caddede yürümeye başlamış ve onun karşısında bir toplum harekete geçiyor. Bu konunun o kadarını biliyorum. Kendiliğinden olmuş, manipüle edilmiş değil, bir partinin yaptığı bir şey değil. Benim kitaplarım yabancı dile çevrildi, İtalyancaya da çevrildi, oradan gelen bir gazeteci göç durumunu sordu. “Göç yalnız Türkiye’de yok İngiltere, Fransa ve Almanya bizim işçilerimize ırkçılık yapmaya başladı, önce ucuza çalıştırdılar işleri bitince ırkçı olmaya başladılar.” dedim. Artık dünyaya dair her şeyi öğreniyor, kendi seçeceği yeri kendisi tayin etmeyi öğreniyor. Eskiden göçebelik varmış. Kuraklık olduğu zaman sulu yerlere gidilirmiş, şimdi nerede karnı doyuyorsa oraya gidiyor. İstanbul’un çevresinde küçük fabrikalar kurdular ve işçi evleri diye küçük gecekondular zuhur etmeye başladı.

“15 TEMMUZ İÇİN HİÇKİMSE BİR PARTİNİN KIŞKIRTMASI DEMEDİ”

Ölmeye Yatmak’ta, Cumhuriyet ilkokulunda, farklı tabakadan kızların yaşadığı zorluklar vardı…Tabiatı itibariyle 28 Şubat’ta da dindar insanlar ayrıştırıldı. 15 Temmuz’da siyasilerin birlikteliğini beklediniz mi?

Gezi Parkı'nda öğrencilerin yaptığına CHP’de katıldı, kendine mal etmeye çalıştı. Maalesef CHP de muhalif parti olarak kaldı. Çoğunluk hep sağa oy veriyor. Özal vs. Oraya particilik burnunu soktu. Ama 15 Temmuz gecesi kimse sahip çıkmadı, adı geçmedi, bu partinin kışkırtması diyen olmadı. Halk kendi kendine hareket etti.

“BİZ MÜSLÜMAN ÜLKE OLARAK DİĞER ÜLKELERE BENZEMEYİZ”

“NÜFUS KAĞIDIMDA ‘MÜSLÜMAN’ YAZIYOR”

Peki dünyada Türkiye’de algısı nasıl? Siz kitaplarınızla nasıl bir algıya hizmet ettiniz?

Aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı’dan sonra kurulmuş, Orta Doğu'da Müslüman ülkeler arasında cumhuriyeti ilan etmiş tek yerdir. Müslüman toplumların; Suriye gibi, Irak gibi, İran gibi, Afganistan gibi hepsi olduğu yerde duruyor. Batı etkisiyle de olduğunu söyleyebiliriz. Mustafa Kemal, Türkiye toplumunun yönünü batıya doğru çevirdi ve ona göre yasalar çıkarttı. Biz Müslüman ülke olarak diğer ülkelere benzemeyiz. Paris'te bir toplantıya katılıyorum, neden başın örtük değil, diyorlar cehaletlerinden öyle söylüyorlar. Halbuki 1920’lerde örtü kaldırılmış. Bana bir gün dininiz ne diye sordular, nüfus kağıdımda Müslüman yazıyor, dedim. Ama Müslümanlığa ait namaz kılmıyorum, oruç tutmuyorum, bu gibi pratikler yapmıyorum, dedim.

Yani Müslüman algısı kötü mü demek istiyorsunuz?

Her zaman kalıntılar olur. Gelenekler değişir. Bugün herkes başörtülü. Bu sıcaklarda böyle nasıl gezebiliyorlar diyorum. Pratik bakıyorum.

“YAŞLI HÜCRE BULUNURSA ALLAH’IN VARLIĞINA İNANMAM”

Ama bir de "cehennem ateşi" diye bir şey var hocam. *****Orada yanmamak için buradaki sıcağa katlanmak zorundayız.

Onu ben bilmem. Halim ile konuşurken, Allah’ın varlığına şöyle inanmayabilirim dedim, ancak insanoğlu yaşlı hücre icat ederse o zaman Allah’ın varlığına inanmam. Çünkü tabiatın kuralları var, doğa kendini o kadar iyi dengeliyor ki. Deprem oluveriyor veya alt yapı olmayınca su basıyor.

“CENNET, CEHENNEM VAR MI BİLMİYORUZ”

O yaşlı hücre bulunmadığına göre Allah’a inancınız tam mı hocam?

Çaresiz insan bir yere dayanmak ister. Ama mevhum bir şeye dayanmak… Ölen dirilmedi ki, cennet, cehennem var mı yok mu? Nereden biliyoruz biz bunu, insanlar orada çürüyor gidiyor. Bu konuyu kapatalım.

“FİKİRLERİMİ EDEBİYAT KURALLARI İÇİNDE SÖYLEDİM”

“ROMANI DEĞİŞİME UĞRATTIM”

Cumhuriyet döneminin tüm arızalarını, tüm göçüklerini, tüm çukurlarını paylaştınız, gerek öykülerle, gerek anılarla. Cumhuriyetin sizin tabirinizle tüm hastalıklarından kurtulduğumuz söylenebilir mi?

Cumhuriyet Dönemi'nde kurulan ilkelerin hepsi akla yatkın ilkeler. Gelişime, ilme, bilime, akla, mantığa uygun işler. İnsanoğlu parasını kaybetmemek, çocuğunu beslemek için yalan söyleyebiliyor. Ben resmi dosyalara çok az inanmışımdır çünkü insanlar bazen yaranmak için, işini kaybetmemek için “iyi gidiyor” diyebilir. Aydın geçinen insanlar günlük tutsun istedim. Herkesin adı geçiyor. İstedim ki, herkes ne alırsa o olur. Benim fikirlerimi slogan halinde söylemiyorum, tamamen edebiyat kuralları içinde söyledim. Roman nasıl yazılır diye çok uğraştım, romanı değişime uğrattım, mesleğimi geliştirmek için de çok çalıştım, o da yerini buldu ki, hala okunuyorum.

“FİKRİMİN İNCE GÜLÜ İÇİN ERKEK ROMANI DENİLDİ”

Eserlerinizin sayısını tam biliyor musunuz bilmiyorum ama birden çok ödülün de sahibisiniz.

Fikrimin İnce Gülü bir araba sahibinin romanıydı, “Bunu bir kadın nasıl yazar, bu erkek romanı” dediler durdular. İlk romanım Ölmeye Yatmak'a “kadın romanı” denildi, arkadan Fikrimin İnce Gülü gelince şaşırdı millet. Orada yatırım ömürlük olmalı mesajı verdim, tüketim ekonomisine karşı yapılmış bir romandı.

“ROMAN UYDURMAK DEMEKTİR”

Romanlarınızdaki karakterleri hayatın içinden hatta çok yakınınızdan mı seçiyorsunuz? Fikrimin İnce Gülü’ndeki Bayram, Ölmeye Yatmak’taki Aysel gibi hepsi. Nasıl oluyor da her kahramanınız tanıdık çıkıyor?

Bilerek yazdığım kimse yok. İşime yarayacakları uyduruyorum. Roman uydurma demektir. Benim romanlarım bir anın romanlarıdır, birden bire kafama bir şey düşer, bu aydınlanma zamanıdır. Birden bire aklıma bir şey düşer, ondan sonra onun peşine düşerim. Fikrimin İnce Gül’ünde, ahali bir kahvede oturuyor, eski bir Ford geldi, herkes arabanın yanında ceketinin önünü ilikleyerek selama durdu. Arabası olan bir insanın büyük bir insan olarak görüldüğünün işareti oldu bu benim için.*****O zaman Bayram yetim, öksüz bir çocuk görüyor. Adam olmak için araba sahibi olması gerektiğini sanıyor, bunun için her şeyi yapıyor. Ben de yazar olarak var olmak istedim ve yazar olmak için elimden geleni yaptım. Çok çalıştım.

“YABANCI BİR ADAM TÜRKİYE’NİN RUHUNU İYİ KAVRAMIŞSIN DEDİ”

Oğuz Atay için, "Türkiye’nin ruhunu aradı ama bulamadı" denir. Türkiye’nin ruhu arayışı sizde de var mı?

Benim yabancı dile çevrilmiş kitabımı okuyan bir kişiye rastladım, “Siz Türkiye’nin ruhunu çok iyi kavramışsınız” dedi. Ben “Modern Türkiye” diye bir kitap yazıyorum, sizden alıntılar yapıyorum dedi. Bunu ben demiyorum, yabancı bir adam dedi.

“HAYIR ROMANIM ÜNLEM İLE BİTMİYOR….3 NOKTA İLE BİTİYOR...ÇÜNKܔ

“MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞINDA AKADEMİ OLSUN İSTEDİM”

Türkiye’nin ruhunu anlamak için denemeleriniz oldu. 12 Eylül referandumuna “Hayır” oyu verdiniz, AK Parti dönemindeki referanduma “Evet” oyu verdiniz. Bu evet ile hayır arasındaki farkı açar mısınız?

Benim "Hayır" romanım özellikle üç nokta ile bitiyor, ünlem ile bitmiyor çünkü ben şiddete dayalı bir "Hayır" demiyorum. Muhalif olmak, adam öldürmekle olmamalı diyorum, silahsız olmalı, bunu kalemle yapıyorum, silahla yapmıyorum. Ben her zaman şiddete karşı oldum, demokrasiden yana oldum, her şeyimi onlara göre tartıyorum. Anayasa’nın değiştirilmesini istiyorum. Meclis'te kurulan Anayasayı değiştirme kuruluna mektup ve dilekçe yazdım. Sonra telefon ettim, ben oraya dilekçe gönderdim, siz bana cevap vermeye mecbursunuz dedim. Ertesi günü bana telefon ettiler: “Önerilerinizde son derece haklısınız fakat geçiremedik, meclisteki oyumuz yetmiyor” dediler. Anayasada milleti savunmak için bir bakanlık var. Ben Milli Savunma Bakanlığı için de asker yeri olsun, silah olmasın sadece akademi olsun istedim. Orada eğitim görsünler diye bilgiler bildirdim. Bunlara eğildim. Ben “Evet” dedim, çünkü Anayasa’nın değişmesini istiyordum. Şimdi hala çocuklar ant içsinler mi, içmesinler mi tartışılıyor. “Türküm doğruyum” diye başlasınlar mı, başlamasınlar mı. Şöyle bakmak lazım. Herkes ben Fransızım, ben Almanım diyor. Türk, millet adı olarak anıldığı zaman ırkçı değildir. Ama Nihal Atsız zamanında bir dönem ırkçılık yapıldı. Almanya’da Hitler çıktığı zaman ırkçıydı, kafatasını ölçüyorlardı. Türkiye’de sola karşı ırkçılık, Türkçülük çıktı.*****

“ISMARLAMA ŞEYLER OLMASIN”

Yani andımızın söylenmesini mi destekliyorsunuz?

Bana sorarsan ısmarlama şeyler olmasın. Bu biraz oy verilen iktidara bağlı. Şimdiki Cumhurbaşkanı Müslüman, Osmanlı’ya doğru çağrışım yapıyor. *****Yeniden dine yaslanıyor. Herkes şimdi inşallah, maşallah diye başlıyor, buna ne lüzum var.

“DÜN BİLİNMEDEN YARIN BİLİNMEZ”

Osmanlı ideolojisi tamamen mi kalksın diyorsunuz?*****

Hayır hiç bir şey tamamen kalkmaz. Dünü bilmeden yarın bilinmez. Ben buna yarının tarihçiliği diyorum. Tarih Vakfı'nı bunun için kurdum, 30 sayı dergi çıktı, Osmanlı zamanı da işlendi, en son Türkiye zamanı işlendi. Bizim yatırımımızla araştırma, inceleme için teşvik bursu verilsin istedik. Bunlar oluyor, güzel de oluyor.

Sayın Cumhurbaşkanı Türk’üm ama Türkçü değilim diye ırkçılık tartışmalarına son noktayı koydu.

Irkçı değilim demek istedi işte.

“ASKERİ BÜTÇE HİÇ TARTIŞILMIYOR”

Cumhurbaşkanımızın ve AK Parti döneminin vesayetten kurtulmak için olağanüstü çaba sarf ettiğini düşünüyor musunuz?

Şimdi bütçe görüşülüyor, şimdiye kadar askeri bütçe hiç reddedilmedi. Bütçe en çok Diyanet İşleri ve TSK. Geri kalan eğitim, kültüre gidiyor. Bunlara taktım. Bütçe görüşülüyor, askeri bütçe hiç tartışılmıyor, hala korku var demek ki. (Milleti savunma, yabancılara kaptırmama korkusu hala var demek ki.) Bu iş nereden çıktı? Bir ara Sovyetler, bir ara Balkanlardan Boğazlar'ı almak istediler. O zaman solcular vardı, Nazım Hikmet vs. Onlar bu işi biliyorlar diye onlara gittiler. Halbuki şöyle bakacağız. Rahmetli tiyatrocu Muhsin Ertuğrul gibi, o zaman en büyük üniversite Moskova’da, oraya gidiyorlar diye onların adı solcuya çıkıyor. Sonra ressam ve şairler Paris’e gidiyor. Yani dönem dönem bazı kültürler öne çıkıyor.

“ASKERİ DARBELER OLMASAYDI AVRUPA BİRLİĞİNE GİRMİŞTİK”

Askeri vesayet konusunda bir yol alındı mı sizce?

Eğer askeri darbeler olmasaydı, şimdiye kadar Avrupa Birliği’ne girmiştik. Askeri bütçeyi bekliyorum, yine görüşülmeyecek, şu kadar silah alınmayacak demeyecek kimse. Şu ana kadar böyle bir ses duymadım.

‘Hayatı Savunma Biçimleri’ (1997) isimli bir kitabınız var … Türkiye’nin koşullarına, askeri, sivil darbelere, darbe girişimlerine baktığımızda ülkemizi savunma-koruma biçimimiz nasıl olmalı?

Ben her şeyden önce demokrasiye inanıyorum. Demokrasinin ne olduğunu anlamamız gerekiyor. Eğri ve doğruyu herkes birlikte konuşmalı yani biri bastırılarak, diğeri susturarak değil. Ben bir zaman belirsizlik yaşadım. Uzaya gidilmeye başlayınca, romanlarımı hangi coğrafyaya yerleştireceğime dair bir belirsizlik dönemi yaşadım. Bu belirsizlik çaresizlik de yaratıyor insanda. İnsanlar aya giderse ne yapacaklar. *****Dünya nüfusu artıyor ama üretim o derecede artmıyor. Hava kirlenmesinden ötürü fena halde hastalıklar artıyor.

“DÜNYA ÇAPINDA KAOS VAR”

Yani bir belirsizlik dönemi içinde miyiz?

Evet öyle. Bir ara Balkanlar birbirine düşman oldular. Irkçılık başladı. Ben buna kaos diyorum. Şimdi dünya çapında bir kaos var. Bu zaviyeden bakmak lazım. Dışarıda bir takım kurumlar kuruluyor, Avrupa Birliği, Helsinki Derneği gibi. Bizim hükümetimizin de imzası var. Askeri zamanda derneği kurmak yasaktı, ona rağmen kurduk.

“TÜRKİYE’NİN DÜNYADA KABUL EDİLMESİ ÇOK ÖNEMLİYDİ”

Dar Zamanlar Üçlemesi isimli kitabınız da bir darbe kitabı. 1960 ihtilalinden 12 Eylül’e yaşadıklarımızın bu ülkeye kaybı olduğu kadar kazanımı oldu mu? Demokrasimizin kazandığını söyleyebilir misiniz?

Tabii söylerim. Müslüman imparatorluktan Türkiye Cumhuriyeti çıkmış. Bizim bunu Türkiye Cumhuriyeti devletinin başarısı olarak görmemiz gerekiyor. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti kurduğu zaman Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünya ülkeleri tarafından da kabul edildi. Bu da çok önemli. Kabul edilmeyebilirdi. Hala Afganistan cumhuriyet olamadı, babadan oğula prenslikle yönetiliyor, bizde bitti.

“AK PARTİ’Yİ SEÇMELERİNİN CEVABINI VEREBİLİYORDUM”

Yerel seçimlerde Türkiye’nin siyasi yönetiminde bir değişim bekliyor musunuz?

Bunun cevabını ekonomistler verse daha iyi olur ben bunun cevabını veremiyorum. AK Parti’yi seçmelerinin cevabını verebiliyordum çünkü teknoloji başlamıştı, işçiler para almaya başlamışlardı. Ama hava meydanı yapılırken işçiler yatacak yer verin deyince, hapse koymaya kalktılar. Bunlar olmaz. Bir de cumartesi annelerini bıraksınlar, kaybettikleri oğullarına ağlasınlar. Onların üzerine polisin gitmesine gerek yok.

“EYLEMCİLER, TÜRKİYE’DE DE DİRENEBİLİRLER”

*****Fransa’daki eylemler Türkiye’yi etkiler mi sizce?

*****Dışarıda bir şey olduğu zaman Türkiye'ye bundan her zaman etkilenmiştir. Galiba başkaldırıcılara karşı bir durum var. Çünkü adam (Macron) söz verdi, isteklerini (zammı) geri aldı, ama eylemler devam ediyor, onlar haklı, haksız bilmiyorum. *****

“'VATAN İÇİN CANIM FEDA OLSUN' EĞİTİMİNE KARŞIYIM”

Sahte değerlere, yanlış kalıplaşmış, kemikleşmiş tanımlara karşı savaş açtığınız bir kitaptı ‘Sessizliğin İlk Sesi’ *****Sizce Türk toplumunun aslolan ve uğruna savaşmaktan çekinmeyecek değerleri ve kolayca vazgeçecekleri neler?

“Vatan için canım feda olsun" eğitimine karşıyım. Tıpkı ant içmek gibi gerekli şeyler değil. İnsanlardaki sağduyu sayesinde kendilerini savunur. Bu bir eğitim sorunu. Vatan için ölürüm demenin bir anlamı yok, can her şeyden önemli.

Vatan uğruna şehit düşenler kahraman değiller mi?

Anne-babalar çocuklarının ölmesine razı oluyorlar. Şehit olarak gömüldüğü zaman memnun kalıyorlar. Kardeşimin de, çocuğumun da, kocamın da ölmesini istemem. Kahr
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 08-13-2019, 08:19   #13
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

MENÜ

GÜNDEM

SPORARENA

YAZARLAR

EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

*****Aç

Alev Alatlı: En büyük günah bilgisizlik değil kötülüktürYazar Alev Alatlı, toplam 11 cildi bulacak ‘Nasihatnameler’in ilk iki cildi ‘Fesüphallah’ ve ‘Hafazanallah’ ile okurunun karşısına çıktı. Tarihin derinliklerine inerek Batı eleştirisi yapan yazara Shakespeare tartışmasını, damadını genel müdür yaptığı iddialarını, iktidara yakın durduğu için kendisine yöneltilen eleştirileri sordum. “İnsan mürekkep yalamış olduklarını varsaydığı insanların bu denli küçüldüklerini görmek istemiyor” diyen Alatlı anlatıyor: “Neden Latife Tekin değil de Orhan Pamuk Nobel aldı”, “Türkiye hangi dönemini yaşıyor”, “Bozlağı uzun havadan ayıramayan neden tarihçi olmaz?”

12.08.2019 - 12:14İpek ÖZBEY - 360 DERECE - Fotoğraf: Emre Yunusoğlu

Bir televizyon programında “İyi ki okumadık, eğer okumuş olsaydık, kargadan başka kuş, Shakespeare’den başka yazar tanımayacaktık” dediniz, ortalık yıkıldı. Bu sözlerinizden sonra George Orwell, Virginia Woolf gibi İngiliz edebiyatının önde gelen yazarlarından oluşan listeler yayımlandı. Öncelikle; doğru anlaşıldığınızı düşünüyor musunuz?

Kulakları çınlasın, Necef Uğurlu zamanında bana “Alev’ciğim televizyonda iki şey yapmayacaksın. Biri ironi, diğeri espri” demişti. “Neden” diye sormuş, “Anlamazlar çocuğum, sahi zannederler” cevabını almıştım. Diyeceğim, “iyi ki okumadık “sözünün ironi olduğu o kadar açık ki! Hele de bencileyin, okumaya bu kadar ittiren birinin böyle söylemeyeceği bilinmez mi? Yanlış anlaşılmak da değil, eblehlik görüyorum. Anlatıyorum; “Shakespeare İngiliz edebiyatının mihenk taşıdır” diyorum. Batı edebiyatının zirveleri ondan türer diyorum. Shakespeare 1564, Orwell 1903 doğumlu. Aralarında 400 yıl var Allah aşkınıza. Nasıl aynı kefeye koyarsınız? “Englishness” yani “İngilizlik” denilen kimliği yerleştiren Shakespeare’dir. Globe denilen tiyatro adası, o günlerin Hollywood’udur. Game of Thrones’un orijini Shakespeare’dir. Bizim hiç bilmediğimiz bir devamlılık vardır. Bu konuyu kapatalım, çünkü gerçekten hüzün veriyor. Mürekkep yalamış biriyseniz, bir durur, bakarsınız. Atar ergenliğin alemi yoktur.
İpek Özbey -*****Alev Alatlı

Tüm bu tepkiler size sosyal medya kullanıcılarıyla ilgili ne söylüyor?

Ben sosyal medyayla ilişkili biri değilim, efendim. Hakaretleri hep ikinci, üçüncü elden, beni seven insanların tepkilerinden öğreniyorum. *****Sosyal medyayla ilgili ne düşündüğüme gelince; beni Türk toplumuna dair ürküten ne varsa sosyal medyada da onu görüyorum: Paçozluk… Ciddi bir muhakeme, düşünce kaybı. Türk dilinin sığlaşması… Bununla birlikte edep yoksunluğu. Edep deyince hemen yine muhafazakâr edeple sınırlandırmayalım. Etik, edep, insan ilişkilerinin kaçınılmaz normlarındaki kayıp. Sokakta karısını döven adamla bana uluorta hakaret eden adamın tavrı arasında bir fark yoktur.

Eleştiriye kapalı değilsiniz yani…

Elbette değilim. Eleştiriye kapalı olmak bağnazlıktır, tutuculuktur. Asla istemeyeceğim, bir aydın olarak asla kabullenmeyeceğim “dediğim dediklik”tir. İlk kitabımı yazdığımdan beri boğuştuğum, karşı çıktığım aydın despotizmidir. Eleştiri ancak iddia edilen, savunulan konu üzerindense değerli olur. Örneğin, Haçlı Seferleri hakkında konuşuyoruzdur da siz bana “O öyle olmadı, böyle oldu” dediniz. Ben ya iddiamın arkasında durur, sizi belgelerle ikna etmeye çalışırım.***** Ya da hata yaptığımı kabul edip, özür diler, geri çekilirim. Eleştiri ancak mantık kurallarını ihlâl etmiyorsa ciddiye alınır. Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada rastladığımız ifadeler, eleştiri değil, “safsata”dır. “Ad hominem” dedikleri, esasa hiç girmeyen, sadece karşı tarafı karalamaya yönelik safsata türü. Yine bir örnek vereyim: meselâ ben size “Son yazdığınız yazı olmamış” desem, siz de bana “Nesi olmamış” diye sormak yerine, “Senin annen de deliydi zaten” diye cevap verseniz, bu ad hominem safsatadır. Türkiye’de de maalesef çok yaygındır.

İthal bir kavram olduğunu savunduğunuz ‘kutuplaşma’ yüzünden mi oluyor bütün bunlar?

Hayır, sanmıyorum. Körüklemiş, azdırmış olabilir ama ad hominem safsata hep vardı. Örneğin, Yassıada duruşmalarında rahmetli Menderes’in özel hayatına dair bir takım iddiaların devlet yönetimindeki basiretsizliğini kanıtlamak için kullanılmış olması düpedüz safsatadır. Keza, Ergenekon ve Balyoz’da örnekleri vardır. Ayıplı yargılamalardır. Diyeceğim, esasa girmeyen, sadece karşı tarafı karalamaya yönelik davranış biçimi “kutuplaşma” sözcüğü popüler olmadan da yaygındı. “Çıkar çatışması” safsatayı körükler, ancak “kutuplaşma” sözcüğünün eşanlamlısı değildir. *****Nitekim bugün “kutup” zannettiğiniz, yarın “çıkar çatışması” sona erdiğinde ötekiyle ittifak yapar, şaşar kalırsınız.

Bize gelince, aynı bulgur pilâvına kaşık çalan insanlar olduğumuzu düşünürüm. Türkiye’deki gerilimin “kutuplaşma” lâfzından ziyade “çıkar çatışması” terimi ile tanımlanabileceği kanısındayım.

Kiminle kimin çıkar çatışması?

2000’den sonra sermaye görünür şekilde el değiştirdi. Deyin ki, AK Parti iktidarı çorbaya bir kepçe daldırdı ve karıştırdı. Bilirsiniz, yağ çorbanın üzerinde birikir, diğer malzeme dibe çöker. Vesayet döneminde çorbanın üstünden alıp yiyorduk. Silâhlı, silâhsız bürokratların, erguvanilerin damak tadı, alışkanlıkları üç aşağı beş yukarı benzerdi. Konuşma biçimleri, seçtikleri sözcükler benzerdi. Adabı muaşeret ortaktı. Örneğin, “merhaba” sözcüğü fevkalâde kaba sayılırdı. Büyüklere merhaba dediğim için annem tarafından “sen hangi dağda büyüdün” diye fena halde azarlandığımı bilirim. Şimdi hiç tanımadığım insanlardan bu yaşımda “Merhaba Alev” diye başlayan resmi mektup alabiliyorum. Diyeceğim, çorba karışınca, adap da onunla birlikte karıştı. Hakaret nedir, ne değildir üzerinde bile mutabakat sağlayamayabiliyoruz.

Çorba karışmamalı mıydı?

Çorba karışacaktı. Demokrasinin gereği olarak çoktan karışmalıydı. Dibindeki malzemeyi yok sayarak, sürgit üstünden tüketemezdik. Karıştığı zamanki sükûnete de hayranım, bırakın değişim sosyal medyadaki edepsizlikle sınırlı kalsın. Benzeri bir altüst oluş başka bir ülkede olsa millet birbirine girerdi. Biraz hoşgörü, çokça tahammülle atlattık sayılır. Hâlâ bir katmanın ötekini dışladığı durumlar yaşanmıyor değil ama korkutucu da değil.

İktidara yakın olduğunuz için böyle konuştuğunuzu, zaten damadınızın da bu sayede bir telekomünikasyon şirketinde genel müdür olduğunu iddia ettiler, cevap verecek misiniz?

La havle*****ve la*****kuvvete illa billah!.. *****Hayır hanımefendi, benim oğlum yani damadım, bahse konu şirketin yani Türk Telekom’un hiçbir zaman genel müdürü olmadı! Bir zahmet, interneti tuzluk gibi kullanmaktan vazgeçip, baksınlar kim kimdir. Ben, Cumhurbaşkanlığı*****Kültür ve Sanat Büyük*****Ödülünü 2014’de aldım. Bu genç adam, 2010’dan itibaren Türk Telekom’un muhtelif birimlerinde çalışmaktaydı. Ondan evvel Anadolu Grubu’ndaydı, başka uluslararası kuruluşlarda da görev yaptı. Türkiye’nin en saygın okullarından, diller bilen, uzmanlığı, liyâkatı, ahlâkı ile alanının yüz akı bir genç adamdır. Kayınvalidesi üzerinden vurmaya kalkmak şerefsizliktir. Mamafih, ad hominem safsatanın kimseye hayr getirdiği de görülmüş değildir. *****

Özellikle AK Parti iktidarıyla birlikte geçmişte kitaplarınızı da okuyan bir kesim tarafından istenmeyen kişi ilan edildiniz. Birikiminizden ziyade böyle anılmaktan rahatsız mısınız?

Rahatsız olmayacak kadar tarih sosyolojisi bilirim ama yazıklandığım doğru. İnsan mürekkep yalamış olduklarını varsaydığı insanların bu denli küçüldüklerini görmek istemiyor. “Filistinizm” bu ülkeye bu kadar kolay yerleşmemeli, kural olmamalıydı.***** Filistinlilere ayıp olmasın diye “paçozlaşma” dediğim çöküşü bilirsiniz. Kabaca sanatı, güzelliği, maneviyatı, zekayı hatta bilimi küçümseyen, hor gören anti-entelektüel sosyal tavır olarak tarif edilir. Paçoz, kendisini başkalarından üstün gören bağnaz ve despottur. Diyeceğim, “her yasal hak helal değildir” sözü Emine Erdoğan’ı ağlattı, öyleyse Alatlı iktidar yalakası Ak Partilidir şeklinde argüman geliştireni mantığa giriş dersine bile almazlar, efendim.***** Dediğim gibi, yazıklanırım ama alınmam.

Kitabınızı konuşalım. “Türkiye’nin kendine has bir kimliği vardır, batmaz, batarsa okyanuslar taşar. Türkiye’nin kıymetini bilin” diyorsunuz. Bilmiyor muyuz?

Bilmiyoruz. Osmanlı, Söğüt’te kurulduğundan itibaren farklı ve daha hayırhah bir alternatif dünya görüşünün müjdecisi gibidir. Türkiye, bugünkü hâkim Batı dünya görüşüne alternatif bir dünya görüşünün başını çekebilecek konumdadır.***** Alternatif bir dünya görüşü derken, 1206 doğumlu Ahi şeyhi Edebali’nin talebesi ve damadı Osman Gazi'ye nasihatını hatırlayın. O nasihatın vazettiği dünya görüşünü değerlendirin. Haçlı Seferlerini azmettiren Papa’ların söylemleri ile kıyaslayın. Osmanlı’da kölelerin inşa ettiği ne bir saray,***** ne bir yol, ne bir maden, ne de bir plantasyon olmadığını hatırlayın. Kölelerin canları pahasına teraküm ettirilmiş sermayenin inşa ettiği medeniyeti ulularken, Roma’da 100 bin kölenin kemikleri üzerine kurulu Colosseum’u yere göğe koyamazken, dünyada kendi payına düşene razı olanı, kul hakkını bugün bile gündemde tutanı hor görmek nasıl bir kıymet bilmezliktir takdir edersiniz. Biz cahildik, dünyayı bilmedik. Hala da cahiliz. Ama en büyük günah cahillik değil, kötülüktür.

Bunu neden söylediniz?

Ahir ömrümde cehaleti kötülüğe tercih ettiğimi hissediyorum, hanımefendi. Cahil, kötüye evrilebileceği gibi iyiliğe de evrilebilir diye düşünüyorum. Beni rencide eden maarif görmüş kötülük. Güzelim Mavi Gezegen yok oluyor ve neden olanlar başlarını alıp Mars’a gitmekten bahsediyorlar. Orayı da mahvetmek için. Mamafih, Mars’a yerleşim umudunun Amerikan derin devletinin başta kendi halkı olmak üzere mazlumları uyuşturmaya yönelik afyon olabileceğini de düşünmüyor değilim. Bize gelince, her şeyi bir kenara bırakın! Türkiye, sığınmacı kadıncağıza çelme atmayan gazetecilerin ülkesidir, en azından bunun için önemser, kıymeti bilinmelidir derim. Türkiye, Aylan bebeğe ağlamasını bilir, günlerce.***** Gezegenin iyiliği için Türkiye’nin kıymeti bilinmelidir derim.

Bahsettiğiniz kötülük bize bulaşmadı mı demek istiyorsunuz?

Hakikat ile takat arasında bînamaz kaldığımız doğru. Dışarda oryantalistler, içerde Batılılaştırmacılar bizden adam olmayacağı hususunda mutabakat içindeymiş gibi duruyorlar. Lâkin, insanoğluna dair iki farklı görüş geliştirebilirsiniz. Fıtratının vahşi olduğunu varsayabilir, hayır ne münasebet vicdanlı ve barışçıldır diye de savunabilirsiniz. İnsanoğlunun fıtratının vahşi olduğuna dair elimizde yeterli veri yoktur. *****Çocuğunuzu, “güzel kızım, iyi kızım” diye de şartlandırabilirsiniz, “şöylesin, böylesin” diye kendinizce en olumsuz hasletlerini önceleyerek de şartlandırabilirsiniz. İttirip, kaktırıp, yerin dibine soktuğunuz çocuk, sonunda sizin öngördüğünüz kalıba girecektir. Diğerinin girmeme şansı daha yüksek olur. O yüzden Türkiye’yi o ittirip, kaktırdığınız çocuk yapmayın diyorum. Kime kırk kez deli derseniz, deli olur. Ya da tersi.

“Yüzümüzü Batı’ya dönmeliyiz” sözünün sizin için anlamı ne?

Hiçbir şey yüzde 100 iyi ya da yüzde 100 kötü değildir. Batı da yekpare değildir. Oryantalizmden bu kadar şikâyet ederiz ama oksidentalist de olmanın anlamı yoktur. “Batılı” dediğimiz moderniteden kaynaklanan düşünce biçimi günümüzde yerleşiktir. Ancak modernist düşünce biçimini Afrika’da da bulursunuz, Kamçatka’da da, Türkiye’de de… Dolayısıyla Batı’yla ilgili toptancı bir reddedişten bahsetmiyorum. Nasihatname bir yapı sökümü temrinidir. Sükunetle bakalım, neyin ne olduğunu, kök nedenlerini ortaya koyalım. Kendi kafamızla düşünelim diyorum. Önümüze konulanı ne*****yemek*****zorundayız, ne de toptan reddetmek. Hele de öğrenmeyi, sorgulamayı, eleştirmeyi onlardan öğrenmiş olan benim gibi birinin toptan reddetmesi hamakat olur. Bilin artık diyorum, öğrenin. Kiminle dans ettiğinizi kendi iyiliğiniz için bilin, lütfen…

BEĞENMEDİĞİNDE TANKI ÇIKARAMAZSIN!

“28 Şubat’ta 15 Temmuz’da esefle izlediğimiz cinnetin, yabancılaşmanın kişinin kendi toplumu için kendi kafasıyla düşünemez olmasıyla yakın ilgisini ıskalamayın” diyorsunuz. Bu yakın ilgiyi açar mısınız?

28 Şubat’ta kalkıp kendi halkınızın derinden düşkün olduğu anlaşılan bir pratiğini yok sayma ve yasaklamaya gidiyorsunuz. Şimdi bu halk sizin mi, değil mi? Sizin insanınız ise, bu yabancılaşma nesi? 15 Temmuz’da da aynı şey değil mi? İnsanlar, siz beğenin beğenmeyin AK Parti’ye yıllarca oy vermişler. Bir zihniyet düşünün ki, beğenmediğini tankla tüfekle ortadan kaldırmaya soyunur. Bu da yabancılaşma değil mi? İnsan mensup olduğu kitlenin duyarlılıklarına nasıl bu denli bigâne kalabilir mi? 15 Temmuz gecesi başarı sağlasalardı, direnişin ikinci, üçüncü dalgası mutlaka olacaktı. Niyet anlatıldığı gibi Fethullah Gülen’in Humeynivari bir gösteriyle Türkiye’ye avdet etmesi idiyse, beni nasıl ezip geçecekti, sizi nasıl ezip geçecekti? Asla boyun eğmeyeceğimiz açık değil mi? Bu kadar yabancılaşılır mı? *****Bu toplum, her Cuma, “Böbürlenme padişahım senden büyük Allah var” diyen toplumdur. Ve o padişah Cuma namazına gider. Türkiye’nin kıymetini bilin derken bunu da söylüyorum. Bir kral gösterin ki bana böylesi bir uyarıyı içine sindirebilsin! Kıyamet kopardı ve koptu. Bakın, Türkiye toplumunun başı sonu “adalet” duygusudur. Hak ettiğini düşündüğünden fazlasına tamah etmez. “Günahtır, haksızlıktır” duygusunu kaybetmemiş olmamızı önemserim. Çok kıymetli olduğunu düşünürüm. Onun için diyorum, şu yıpranmış haliyle bile bizim medeniyetimiz hakim olsaydı bu gezegen kurtulurdu.

*****

*****

*****

*****
TÜRKÜ BİLMEYENDEN TÜRK TARİHÇİSİ OLMAZ

Tarih, tarihçilere bırakılmayacak kadar kıymetli bir edimdir” diyorsunuz…

Doğru. Son tahlilde tarih yazımını kazananlar yapar. Tarih kazananların serüvenidir. Dahası, tarih dediğiniz yazarının sonsuz dökümanlardan seçtiği olaylardan oluşturulur. Hangi tarih Afrika’nın melalini anlatır? Niye öyle kuzu kuzu geldiler, köle oldular Afrikalılar? Daha üstün silâhlar eyvallah, ama yetmez.***** Bantu halklarının inancı olan Ubuntu’yu bilmezseniz, yorumlayamazsınız. Tarih kitapları olayları yandaş oldukları ideolojiler doğrultusunda yorumlarlar. Bu nedenledir ki, göğe koyamadığı George Washington’ın 700 köle sahibi bir toprak ağası olduğu söylenmez.


Tarih kitapları yazmıyorsa siz nereden biliyorsunuz?

Belgeler vardır, hakikatın peşine düşerseniz bulursunuz. Gelin görün, düzenden beslenen tarihçi, netameli belgeyi kitabına almayacak, işinizi zorlaştıracaktır. Bambaşka bir tarih düzenlendiği bile olur. Nasihatnamede örneklerini göreceksiniz. Bu yüzden tarih tarihçilere bırakılamaz. Yeri gelmişken, bence bozlağı uzun havadan ayıramayandan Türk tarihçisi olmaz. Zira türküler halkın önemsediği bir olayın ya da acının belgeleridir, resmi arşivler yetmez.. *****

Georgetown Üniversitesi, Oxford ve Cambridge’te verilen eğitime mim koyuyorsunuz… Niye?

Çünkü Shakespeare gibi bunlar da Batı kodlarının kararlaştırıldığı, revize edildiği ve yayıldığı okullardır. Batı dünyasının perçinlendiği kurumlar bu okullardır. Bu bakımdan mim koyun diyorum, kitap içinde de göreceksiniz Anglo-Amerikan tarihinde iz bırakmış herkes bu okullar çıkışlıdır.

ŞEHİRLER SİYASETİN CİSMANİLEŞMESİDİR

“Büyük, daha büyük, en büyük tutkusu Avrupa’nın bugün hayran olduğumuz hemen tüm şehirlerine sirayet eder” diyorsunuz. Görkem sizi ürkütüyor. Bizde de yok mu bu en büyük tutkusu? Külliye’nin ve Çamlıca Camii’nin tartışıldığı düşünülürse…

Ne kadar masum olduğumuzu görün, 2019’da daha yeni “Aman ha” demeye başladık. Şehirler siyasetin cismanileşmesidir. Yani, bakarsınız bir zamanlar Katedraller en büyüktür. Sonra saraylar onları geçer. Sonra tüccarların evleri… Görkem, iktidar, kendini beğenmişlik, kibir binalara siner… Bir toplumun hangi dönemini yaşadığını görürsünüz şehirlerde…

Bugün bizim şehirlerimize baktığınızda gördüğünüz…

Öykünmeler var ama çabuk geri basacak Türkiye. Bastı bile… Gökdelenlerin savunulamıyor olması, bunu düşündürtüyor. 2014’te bana ödül lütfedildiğinde orada ettiğim “Her yasal hak helal değildir” sözüne verdiğim örnek İstanbul’daki yüksek binalardı. Siz herhangi bir belediye ya da hükümetten imar izni alabilir, 99 katlı bina çıkabilirsiniz. Ama helal midir? Hayır, değildir! Amelinizin mahlûkata *****kediye, kuşa, börtü böceğe zarar vermemesi gerekir.
ORHAN PAMUK, LATİFE TEKİN VE NOBEL!

Orhan Pamuk’un Türk-Müslüman edebiyatının temsilcisi olmadığını düşünüyorsunuz. Nobel ile bağlantısında da körler sağırlar durumuna dikkat çekiyorsunuz. Sonra Latife Tekin okumayı öneriyorsunuz ve Nobel alamadıysa jürinin ezberini bozduğundandır diyorsunuz. Jürinin ezberinden kastınız ne?

Nobel edebiyat ödülleri Avro-Amerikan entelijensiyanın, dünyanın bütünü için idealize ettiği liberal ideolojiyi idame ve himaye etmeyi hedefler. “Liberal” derken Anglo-Amerikan anlamında “sol liberal” olarak kullandığımı hatırlatayım. *****Bu çerçevede, “Batılı sol liberal değerlere” dilerseniz “kültür”e, yazılmış olan “milliyeti lâzım değil” müellifleri onurlandırır ve daha çok yazabilsinler diye maddi destek sağlar. Ödüllendirilebilmek için belirli kodlara sadık kalmanız gerekir. Niye Kazancakis Nobel alamamıştır da mesela Teslime Nesrin almıştır? Çünkü Teslime Nesrin tam da siyasi konjonktüre uygun bir roman yazmıştır ama Zorba’nın yazarı mütedeyyin muhaliftir. Kodlara teslim olmayan bir diğer yazarın da Yaşar Kemal olduğunu hatırlatayım.

Bir edebiyatçı bu kodları mı dikkate alır yazarken?

Alır, elbette. İçgüdüsel veya rasyonel bir dürtü ile alır. Bakın, edebiyat edepten gelir. Edep olunca, dava olur. Klasik olan hiçbir eser yoktur ki, bir davası olmasın. Ruslar, yazarların yıldız tozundan oluştuğunu söylerler. Tuzak, ne kadar yaygın kabul görüyor olursa olsun, verili bir dünya görüşüne hizmet etmektir. Nitekim Soljenitsin ‘Gulag Takım Adaları’ndan dolayı Nobel Ödülü aldığında eski tüfek komünistlerin “Saşa’yı da satın aldılar” mealinde ağladıklarını bilirim. *****Ama şu da bir gerçektir ki,***** Soljenitsin sahici Rusya’yı yazmaya başladığında, Batılı edebiyat eleştirmenleri tarafından “Rus Ayetullah”ı olmakla suçlandı. *****Ortodoks kilisesinden, inançlarından söz etti diye…

Türkçe yazıyor, bir Türkiye hikâyesi anlatıyor, uluslararası bir yazar olarak kabul ediliyor. Nobel alıyor… Batı’nın kodlarıyla anlatmayı açar mısınız?

Latife Tekin ile karşılaştırın. Latife Tekin niye Yalçın Küçük’ün hışmını çekmiştir de, Orhan Pamuk çekmemiştir? Çünkü Latife Tekin kendi gerçeğini tahrif etmeden anlatma cesaretini göstermiştir. Güzelleme yapmaz, edebiyat yapıyorum diye eğip bükmez. Özgür bir ruh, özgün bir yazardır. Kıymetini bilmek lazım.

Yeşil etiketi altında pedofiliye sıcak bakan siyasi parti sayısının 35’ten az olmadığını söylüyorsunuz. “Claudia Roth da sübyancıların davalarına en medyatik desteği verenlerin başında geliyor” ifadeniz büyük bir iddia değil mi?

Bu bir iddia değil, veridir. Pedofilinin Hollanda’dan sonra en yaygın olduğu ülke Almanya. Pedofiliye karşı en ağır yaptırımlar içeren maddeler de Alman ceza kanununda 176/b maddesi. Alman Yeşiller Partisi, sübyancı aktivistlerinin kurduğu ‘Eşcinseller, Oğlancılar ve Transeksüeller Çalışma Grubu’ bu maddenin ilga edilmesi için Claudia Roth başkanlığında çalışıyor. Açın bakın, haberleri göreceksiniz.

Madde ne diyor?

176/b maddesi, çocuğun cinsel istismarının ölümle sonuçlanması durumunda yetişkine kimyasal hadımlık uygulaması da dahil ağır cezalar öngörüyor. Yeşillerin karşı çıkma nedenleri kimyasalların “suçlunun bedeninde geri dönülmez hasara” yol açabilecek olması. İnsancıl gibi duruyor, ancak, aynı Yeşillerin uyuşturucunun serbest bırakılmasını istediklerini düşündüğünüzde de ne denli ucuz popülizm olduğunu görüyorsunuz.

“HİÇBİR ŞEY DEĞİŞMEDİ”

Geçen hafta Teksas’ta ABD polisi şüphelendiği siyahi bir vatandaşını yakalayıp, fotoğraftaki gibi çağdışı bir yöntemle polis merkezine götürdü. 2019 yılında kölelik dönemini hatırlatan fotoğrafı kitabında kölelikle ilgili çok detay veren Alev Alatlı’dan yorumlamasını istedim.*****

Alatlı şunu söyledi: Hiçbir şey değişmedi! Ben yüksek lisans için Amerika’da okurken Vanderbilt Üniversitesi profesörleri karaderili hademe Billy ile aynı asansöre binmeyi reddederlerdi. Bağımsız Afrika ülkelerinden gelen öğrenciler,***** Amerikan Afrikalılardan ayrışmak için okula yöresel kıyafetleri ile gelirlerdi. “Biz onlardan değiliz!” demek için… Yaraya nasıl tuz basılır görüyor musunuz?

İpek Özbeyiozbey@hurriyet.com.tr
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may post replies
You may not post attachments
You may edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Değerini Bilmek bturkuaz Eğlence / Geyik 0 07-17-2009 03:30


Şu Anki Saat: 06:21


Powered by vBulletin
Copyright © 2000-2009 Jelsoft Enterprises Limited.
www.stetuskop.com