www.steTUSkop.com ; TIP ve TUS'un MERKEZi ! Doğruların TEK Adresi !

Geri git   www.steTUSkop.com ; TIP ve TUS'un MERKEZi ! Doğruların TEK Adresi ! > PARAMEDİKAL DÜNYA > Sosyal Hayatımız > Siyaset / Politika

2902 (0 Kayıtlı Ve 2902 Misafir Üye Bulunmaktadır.)
Anasayfa İletişim TUS Güncel TUS Dersaneleri TUS Hazırlık Yabancı Dil ve TUS Mecburi Hizmet YDUS Tus Rehberi DUS
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 05-04-2019, 22:03   #2021
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Yazarlar

Bugün YazanlarTüm Yazarlar

Markar Esayanmarkar.esayan@aksam.com.trTerör örgütlerinin haddinden fazla Susurluk'ları var...

Markar Esayan tüm yazıları04 Mayıs 2019 Cumartesi

30 Nisan günü İçişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklamada, 1 milyon 500 bin TL ödülle mavi kategoride yer alan MLKP’li terörist Azimet Ceyhan’ın yakalandığı duyuruluyordu. Son dönemlerde güvenlik güçlerimiz birbirinden kritik birçok ismi yakaladığı için bu haberdeki önemli detay gözlerden kaçmış olabilir.*****

Çünkü MLKP’li terörist, FET֒den ihraç edilen subaylar M.A.K ve M.A ile PKK örgütü şüphelisi Z.Y yanlarında olmak üzere Yunanistan’a firar ederken aynı araçta yakalanmışlardı.*****

Ne tesadüf değil mi?

***

Sosyal medyada bu hadiseye*****“Terör örgütlerinin Susurluk’u”*****yakıştırması yapanlar vardı ki, tamamen katılıyorum.*****

Kürt ve Alevilerden özellikle hoşlanmayan bu yapının Gezi ve 17/25 Aralık Yargı Darbesi teşebbüsünden sonra PKK ve diğer sol örgütlerle yakın ilişki kurduğu, özellikle PKK’ya ciddi istihbarat sızdırması yaptığı görülmekteydi. PKK ile FETÖ, Ocak ve Ekim 2014’te Kuzey Irak’ta gizlice görüşüp Türkiye’ye karşı ittifak kararı aldığı biliniyor.*****

Bu nedenle MİT, Emniyet ve Jandarma’nın birçok muhbirinin deşifre olduğu, çoğunun da infaz edildiği de biliniyor.*****

Örnekler çok, işte birkaçı…

***

Batman’da yakalanan PKK’lı Özcan A.’nın telefonunda ByLock çıkmıştı hatırlarsanız.*****

Bu yılın başında Manisa’da yapılan baskında 2 PKK’lı ve 14 kaçak FETÖ şüphelisi aynı çiftlikte yakalanıyordu. PKK’lıların FETÖ mensuplarını yurtdışına çıkarmaya çalıştıkları açıklanmıştı.*****

25 Ağustos 2016’da ise Bağcılar’da bir FETÖ evine baskın düzenlenmiş, 2 PKK’lı ve 10 FET֒cü terörist aynı evde yakalanmıştı. K.B. ve İ.B.’nin PKK’nın gençlik yapılanması YDG-H üyesi oldukları açıklanmıştı.

***

Karşımızda üst akıl tarafından ip gibi aynı sıraya dizilmiş, tahkim edilmiş, uyumlandırılmış ve Türkiye’ye vekalet savaşı açmış terör örgütleri var.*****

İşin bu noktasını gündemde tutmak çok önemli. Hem bunların birer organik yapı olmadığının bir ispatı olarak, hem de Türkiye’nin hâlâ nasıl bir bela ile uğraştığını görmek istemeyen gönüllü körlerin gözlerine sokmak açısından. Bu durumun dünyaya iyi anlatılması gerekiyor.*****

FET֒nün hâlâ*****“baskı gören Sünni bir dini azınlık”*****olarak raporlara girdiği karanlık bir oyunun tam ortasındayız çünkü
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla

     

Alt 05-05-2019, 12:15   #2022
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

FERHAT ÜNLÜ
Mahşerin dört atlısı
"İhanet etmek için insanın bir yere ait olması gerekir. Oysa ben hiçbir yere ait değilim."

Aslında her şey, uzun yıllar kimselere sezdirmeden Sovyetler Birliği'ne çalışmasını bu meşhur sözleriyle meşrulaştırmaya çalışan İngiliz casus yöneticisi Kim Philby'nin yine casus olan babası John Philby'nin kitabını Mart 2012'de dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a 'hediye eden' küresel medya baronu Rupert Murdoch'ın gelişi ile başlamıştı.

The Empty Quarter isimli bu kitabın yazarı Philby, meşhur Thomas Edward Lawrence ve onun üstadı Gertrude Bell'den daha önemsiz bir istihbaratçı değildi. Bilakis Bell'i, Irak'ı Osmanlı'dan ayırma işinde kullanan, onun bir nevi 'case officer'ı (sahadaki operasyon sorumlusu) pozisyonunda biriydi. Kendisi de Suud'u Osmanlı'ya karşı örgütleme operasyonunu yürütüyordu. Arapçası yetkindi, Cambridge Üniversitesi'nde şarkiyat okumuştu. Ortadoğu aşiretlerini Osmanlı'ya karşı ayaklandırma işinde ihtisas yapmıştı.

Müslüman olarak öldüğü rivayet ediliyor, orası bilinmez, ama yaptığı işlerin İslam'a zarar verdiği aşikâr. Belki de o da oğlu gibi kendisini hiçbir yere ait hissetmeyen bir adamdı. Gerçi bu 'vatansızlık', 'aidiyetsizlik' hissi son yıllarında oğul Philby'i ciddi bunalımlara sürüklemişti. Öyle ki Cambridge Beşlisi'nin (Dördünün adı; Kim Philby, Donald Mclean, Guy Burgess ve Anthony Blunt. Beşincinin John Cairncross olduğu söylenir.) Mclean ve Burgess'le Sovyetler Birliği'ne iltica eden üç isminden biri olarak intihara bile kalkıştı. 1988'de, yani Doğu Bloku çökmeden yalnızca bir yıl önce kalp krizi sonucu öldü. Kim Philby Soğuk Savaş'ın en sıcak yıllarında casusların cirit attığı İstanbul'da da görev yapmıştı. Adını tarihe, ülkesine ihanetiyle yazdırmış biridir.


Rupert Murdoch, işte böyle bir adamın -Türk tarihindeki yeri Lawrence'tan farklı olmayan- babasının kitabını koltuğunun altına sıkıştırıp Türk medyasında egemenlik kurmaya kalkıştı. Hedeflediği yayın kuruluşlarını 'ulusal güvenlik' açısından uygun görülmemiş olacak ki satın alamadı, ama Fox TV ile 'surda bir gedik açmayı' başardı.

Şimdilerde yabancı medyanın büyük sermayeleri onun açtığı yoldan Türkiye'ye giriyor. Sosyal medyanın dört popüler mabedinden Youtube'u (Diğerleri Twitter, Instagram ve Facebook) gözüne kestiren yabancı konvansiyonel medya, sosyal medyanın bu platformunun TV yayını (broadcasting) fonksiyonunu Türkiye'de üstlendi ve bir kanal açtı.

8 Nisan 2012'de bu köşede yayınlanan 'Sosyal medyanın sanal büyükelçileri' başlıklı yazıda şöyle demiştik:

"Twitter, haber verme işlevi olduğu ve yoruma imkân tanıdığı için konvansiyonel medyanın habercilik (news) fonksiyonu ile örtüşüyor. Facebook daha çok geleneksel medyanın eğlence (entertainment), Youtube ise TV yayını (broadcasting) fonksiyonunu üstlenen sosyal medya sitesi."

Bu alıntıyı sırf self-plagiarism (kendinden aşırma) olsun diye yapmadım. Aradan geçen yedi yılda Twitter haber ve Youtube televizyon yayıncılığı fonksiyonunda konvansiyonel medyanın tahtını epey sarsar hale geldi. (Facebook bu yazının konusu değil.) Ve konvansiyonel medya, sosyal medya ile baş etmekte zorlanınca sosyal medya platformuna girmeye başladı.

Ayrıca sosyal medyanın konvansiyonel medyaya henüz alternatif olmaya başlamadığı 2012'de sosyal medya üzerinden yürütülen istihbarat operasyonlarını anlatmak amacıyla yazılan bu yazıdaki kimi tezlerin istihbarat operasyonları bağlamında doğrulandığı süreçler de yaşadık. (Okumak isteyenler için yazının linki: https://www.sabah.com.tr/yazarlar/pa...-buyukelcileri


HEDEF Y VE Z KUŞAĞI

Yabancı medyanın Türkiye'ye yönelik yatırımlarının sebep ve olası sonuçlarını masaya yatırdığımız bu uzun yazının işlendiği konuya, ilk olarak meslektaşım Ceyhun Bozkurt 'Küresel medya tröstleri neden Türkiye'ye geliyor' başlıklı iki yazıyla el attı. İyi bir tartışma penceresi açtı bu yazı.

ABD'nin, İngiltere'nin, Almanya'nın ve Fransa'nın dört kamu yayıncısı, bir başka deyişle devlet kanalı (Alman DW, İngiliz BBC, Fransız France 24 ve ABD'nin Voice of Amerika'sı) tarihlerinde ilk kez konvansiyonel savaş müttefiklerinin bir araya gelişi gibi bir konsorsiyum oluşturdu ve Türkiye'de yayına başladı. Açtıkları kanalın adı +90. Mottosu da 'Tarafsız gündeme bağlan!'

Biz bu dörtlüye 'mahşerin dört atlısı' diyeceğiz. Sebebi sonsözde. Şimdi öncelikle +90'ın çağrışımları üzerine birkaç cümle sarf edelim. İlk çağrışım elbette Türkiye'nin uluslararası telefon kodu. Bunu onlar da söylüyor. Yabancı medya sermayesi, bu simge üzerinden Türkiye'ye, üstelik uydudan değil, internetten, Youtube'dan yayın yaparak giriyor. Bunu kanalın yöneticileri de dile getiriyor zaten.

Kasıtlı olmayabilir ama bu isimle +90 kuşağı yani, 90 doğumlular ve sonrası da işaret edilmiş oluyor. 90 yaş ve üzeri olamayacağına göre! İşin ironisi bir tarafa kanalın öncelikli olarak gençleri etkilemeyi amaçladığı düşünüldüğünde Y ve Z kuşağının ilk hedef kitle olduğunu görmek işten bile değil.


Zaten projenin ortaklarından BBC Dünya Servisi'nin Müdürü Jamie Angus, "Artık devir değişti. YouTube'un gücünü ve gençlerin ilgisini biliyoruz. Bu alan kullanıcılar için çok daha cazip ve çekici. Genç kuşağın en fazla Youtube'da vakit geçirdiğini gördük. Onlara ulaşabilmek için YouTube'u seçtik" diyor.

Projenin öncüsü DW Genel Müdürü Peter Limbourg ise kanalın tanıtıldığı basın toplantısında "Türkiye'de farklı haberlerin ve çok sesliliğin gerekli olduğunu düşündük" diyor. Limbourg, 'dört yayın kuruluşunun ifade ve medya özgürlüğünü güçlendirmeyi de hedefleyen geniş kapsamlı içerikler sunacağını' da söylüyor. Medya özgürlüğü gelmiş geçmiş en sömürgeci üç ülke ile (ABD, İngiltere, Fransa), ilk sömürgecilik pastasından pay alamadığı için kolektif bilinçdışından Hitler sosyopatını fışkırtan Almanya'nın kamu medyasına kaldı!

Mahşerin dört atlısı, Türkiye'deki haber ve yorum boşluğunu dolduracakmış! Bu; bir kamu yayın kuruluşu olan TRT'nin -yanına üç de yabancı ortak alarak- Almanya'ya, İngiltere'ye, Fransa'ya ve ABD'ye gidip, "Buralarda basın özgürlüğü kalmadı. Bu ülkelerin kamuoyu kendi medyalarından sağlıklı bilgi alamıyor, ben bu ihtiyacı karşılayacağım, yetmedi basın özgürlüğünü temin edeceğim" demesine benziyor.


Türk medyasına, yani bize de "Boşluk bırakmayın, yabancılar doldurmasın" diyebilirsiniz. Trump'a yakın Fow News'te Venezuela'daki darbe girişimi eleştirilebiliyor. (Artık bir zahmet o kadarını da yapsınlar. Başka ülkede iktidarı darbeyle, hatta savaşla devirmeyi bile göz almayı bildikleri için…) Hollywood ABD sistemi eleştirilerini içeriden yapar ya. O misal.

İçeride yeterli eleştiri zemini olsa bile (Ki Türkiye'de var) sosyal medyanın konvansiyonel medyaya alternatif olduğu enformasyon bombardımanı çağında bütün cepheyi doldurmanız mümkün değil. Ayrıca doldursanız bile yine de bilginin ya da propagandanın savaş aracına dönüştüğü günümüzde bu tür girişimlere engel olamazsınız.

Amaçlarının kâr etmek olmadığını söyleyen (O da ne demekse. Kâr etmeyi düşünmüyorsanız bir işe neden girişirsiniz) France 24 İngilizce Servisi Müdürü Gallagher Fenwick, "Birbiriyle iletişim kurmayan insanların da birbiriyle irtibatta olduğu bir platform oluşturmak, yani köprüler inşa etmek için buradayız. Amacımız fikir dayatmak değil, sorular sormak" diyor.

VOA'nın Temsilcisi Eric Phillips ise "Sosyal medyada çok fazla gürültü kirliliği var. Bizim amacımız sadece içerik üretmek ve yayınlamak değil, aynı zamanda bu içerikler üzerine yorumların da yapılmasını sağlamak" diyor. İnteraktif bir yayıncılık yapacağız demeye getiriyor. Herkesin bir şeyler söylemek istediği bir çağda gençlerin motifine oynamak için bunu söylemesi elzem zaten.

Proje, Deutsche Welle'nin 2018-2021 yıllarını kapsayan görev planlaması dâhilinde uygulanmaya başlanmış. Bu planlamada, "Ümitlerin aksine Türk hükümeti otoriter bir çizgi izlediği konusunda artık kuşkuya yer bırakmıyor" ifadesi kullanılıyor. Kanalın ne kadar 'tarafsız' olacağını buradan anlayın.

Bir de bu planlama Federal Meclis tarafından Haziran 2018'de kabul edilmiş. Yani bir devlet projesi. Orası kesin. Anlaşılmayan kısmı şu: Bu, 2021'le sınırlandırılmış bir proje mi yoksa bir önümüzü görelim mi diyorlar, ardından başka bir aşamaya mı geçecekler?

İngiltere'nin önemli yayın kuruluşlarından The Independent'ın Suudi Arabistan Araştırma ve Pazarlama Grubu (SRMG) bünyesindeki Media Arabia, yani Muhammed bin Selman yönetimindeki Suud sermayesiyle Türkiye'ye girişinden geçen hafta söz etmiştik. Onlar da basın özgürlüğü için gelmişler! Suudi Arabistan'ın basın özgürlüğünden anladığı, kontrol edemedikleri gazeteciyi konsolosluklarında katledip cesedini parçalara ayırmaktan öteye geçmez. Kanıtlarıyla yazdık. Dolayısıyla 'mahşerin dört atlısı'nın basın özgürlüğü mottosu belki alıcı bulur da Suud bu alanda pazarda bile arz-ı endam eyleyemez.

Dörtlüden biri olan France 24'ün İngilizce Yayınlar Müdürü Gallagher Fenwick, projeyi değerlendirirken dünyanın her yerinde kutuplaşmaların her geçen gün arttığını söylemiş. Ha şunu bileydiniz! Bunu söylemek için Paris'teki Sarı Yelekliler protestolarını görmeniz gerekmiyordu. Gezi'de Türkiye'nin iktidar eliyle kutuplaştırıldığını söylemişlerdi, iktidarın yüzde 50'yi ötekileştirdiğini de... Şimdi meselenin Türkiye ile değil, dünyanın gidişatıyla alakalı olduğunu kerhen kabul etmiş görünüyorlar.

Artık herkes her şeyin farkında: Dünyada kelimenin literal manasıyla enerji savaşlarına da yansıyan mecazi manada bir negatif enerji birikmesi var. Postmodern anlamda üçüncü dünya savaşının içinde olduğumuzu da uzun zamandır söylüyor, yazıyoruz. Mesele bu savaşın konvansiyonel bir çatışmaya, yani Üçüncü Dünya Savaşı'na dönüşüp dönüşmeyeceği. Şu anda yaşadığımız şey bunun sancıları.

Yoksa neden dört büyük kamu yayıncısı dünyanın kalbinde bir araya gelsin ki, neden? Beş N Bir K'nın en önemli sorusunu buraya da uyarlayabilirsiniz. Fikir BBC'den Jamie Agnus ve DW'den Limbourg'a aitmiş. On sekiz ay önce bir araya gelip konuşmuşlar. Limbourg, projenin 'Neden'ini şöyle açıklıyor: "Bu operasyonu yürütecek güçlü Türkçe servislerimiz var. Türkiye ilgi çekici bir piyasa. Bizim ülkelerimizle siyasi ve ekonomik bağları var. Mesela Almanya'da Türkiye'den pek çok insan yaşıyor. Bu yüzden Türkiye'yi seçtik. Bunun yanı sıra Türkiye'de medyanın yaşadığı önemli sorunların çözümüne katkıda bulunmak istedik. Bu koşullar yeni perspektifler sunan başka bir seçeneğin yararlı olacağını düşündürdü bize."

Yani medya özgürlüğünü temin etmeye geliyoruz diyor! Öyle ya, şimdi faaliyetleri açık kontr-espiyonaj operasyonları ile epey geriletilen Alman vakıfları da hayır için Türkiye'ye gelirdi hatırlarsanız!

İZLEYİCİ ŞÜPHELİ YAKLAŞIYOR

Kanalın tanıtım fragmanının altına yapılan yorumları okursanız +90 projesinin şüpheyle karşılandığını görürsünüz. Genelde yorumlar olumsuz ve projenin Türkiye'nin iyiliğine çalışmayacağı yönünde. Özetle "Bunlar boşuna bir araya gelmez" anlayışı hâkim. İnteraktif, dolayısıyla yorumlara yer veren bir kanal kurmak istediklerini kendileri söylemişlerdi. Bu yorumlara katlanacaklar.

Yorumcular arasında projeyi bir bağımsızlık mücadelesi olarak nitelendirip Birinci Dünya Savaşı ile ilişkilendirenler de var. "En son yüz yıl önce gelmişlerdi" diyenler de… Ama +90 özelinde küresel medya tröstlerinin Türkiye ilgisini "+ işareti Haç'ı mı simgeliyor?" komplosunun ötesinde bir perspektifle analiz edip ona göre tedbir almak elzem.

Makul yorumlardan biri özetle şöyleydi: DW Almanya'da dâhil Avrupa'da yükselen ırkçılığı ne kadar eleştirebiliyor. BBC, 'Majesteleri'nin Ortadoğu stratejisine ne kadar aykırı yayın yapabilir. VOA, ABD'nin işgal politikalarını ne kadar eleştiriyor. France 24, Sarı Yelekliler protestolarında ülkedeki iktidarın devrilmesini amaçlayan bir yayın çizgisine mi saplandı. Bütün soruların ortak yanıtı hayır.

Türkiye buna rağmen yabancı medyaya kapılarını kapatmıyor. En şedit istihbarat/propaganda operasyonlarına maruz kaldığı zaman bile kapatmadı. Yeri gelmişken hatırlatalım: Rusya, Aralık 2017'de aralarında Voice of America'nın da bulunduğu 9 basın kuruluşunu yabancı ajan kanunu kapsamına almıştı. Bu Türkiye için de bir çözümdür demiyorum ama öte yandan Rusya bu seçenekleri kullanan bir ülke. Şimdilerde de küresel internet ağıyla bağlantılarını kesmeye hazırlanıyorlar. Ülkenin kendi internet ağını kurmasını öngören yasa tasarısı Duma'da 68'e karşı 307 oyla kabul edildi.

Bu kararın hayata geçirilmesiyle (Tabii bunun için sağlam bir altyapıya ihtiyaç var) Rusya, Runet'i yani kendi internetini kullanmaya başlayacak. Runet ilk kez 1997'de İsrail'de türetilmiş bir kavram. Raffi Aslanbekov tarafından… Bu şahıs İsrail'de ikamet eden bir blogger. Ve 12. Gezegen ile Kozmik Tohum'un yazarı müteveffa Zecharia Sitchin gibi Azerbaycan Yahudisi… Raffi Aslanbekov Rusya'da 'Büyük Amca' olarak biliniyor. Çünkü köşesinin adı 'Büyük Amca'nın Düşünceleri' imiş.

Bu arada Rusların ulusal güvenlikleri için ülkelerini küresel medya tröstlerinin taarruzlarından korumaya çalışırken Sputnik ile bizim ülkemizde onlardan aşağı kalmayacak bir yayıncılık yaptığını da hatırlatalım.

ÇİZGİSİ ORYANTALİST

+90 adlı kanalda yayınlanan birkaç dosyayı izledim. Siyasi ve sosyolojik olarak 'oryantalist' bir çizgisi var. Piyasaya alıştıra alıştıra girmek istediklerinden olsa gerek mesela konut krizi dosyasında sert muhalefet yapmamışlar.

Konut dosyası için Esenyurt'u pilot bölge olarak almışlar. Tıpkı Youtube yayını için Türkiye'yi pilot bölge yaptıkları gibi... Üşenmemişler, Esenyurt'un Yüzüklerin Efendisi'ndeki Mordor'u andıran boş inşaatlarının görüntülerini bulup yayınlamışlar.

Esenyurt'un son 15 yılda Türkiye'de yaşanan inşaat patlamasını en iyi yansıtan yer olduğunu belirtmişler. Türkiye'nin altıncı büyük şehri Adana'da (Devlet Bahçeli sağ olsun, Osmaniye'nin ayrılmasından sonra dördüncülükten altıncılığa düştük!) satılandan daha fazla konut İstanbul'un bu ilçesinde satılmış çünkü.

Dosyada İstanbul'a "Beton denizi" diyor, "Betona gömülen İstanbul" diyor. Türkiye'de gayri resmi rakamlara göre 800 bin konut stoku olduğunu savlıyor dosya.

2018'de 1 milyon 375 bin 398 satılmış. Bir önceki yıla oranla yüzde 2,5 düşmüş satışlar. Yabancılara 40 bin 44 konut satılmış, 2017'e göre yabancılara satışta yüzde 78,5 artış olmuş. Iraklılar en fazla konut alan yabancılar. İranlılar onu takip ediyor. Suudileri geçmiş İranlılar. Suudiler'in konut alımında bir önceki yıla göre düşüş var. Bunda Suud'un Türkiye karşıtı politikalarının etkisi bulunuyor.

Dediğim gibi şimdilik +90'da sert muhalefet, hakaret yok. Şimdilik… Zamanla dozajı yükselteceklerdir. Bunun karineleri de var. Öyle ya, Deutsche Welle'nin, 'Albayrak yatırımcılara rezil oldu' türünden son derece tarafsız ve seviyeli (!) başlıklı Die Welt haberlerini alıntıladığına şahit olduk. Daha ötesini de yaptılar, Frankfurter Allgemeine'den 'Cazibesi olmayan damat' başlıklı metni de (Metin diyorum çünkü bu tür bir başlığın altındakine haber/yorum demek mümkün değil) alıntıladılar, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ABD seyahatinde iken…

Mahşerin dört atlısının (DW, BBC, France 24 ve Voice of Amerika), niyet ve çizgisini anlamak için şu aşamada en sağlıklı veri tanıtım fragmanı. Bir kına merasimiyle başlıyor. 'Oryantalist' dedik ya. Neyse en azından bir Çin havayolunun, bizden daha Doğu'da bulunmalarına rağmen ironi sınırlarını zorlayan bir oryantalizmle (şarkiyatçılık) hosteslere peçeli dans yaptırmasından hallice.

Fragmanın devamında tesettürlü bir kızın boks antrenmanı yaptığını görüyoruz. Sonra bir genç "Bir mucize olsun" duvar yazısının önünden geçiyor. (Mucize kendilerinin piyasaya girişi mi yoksa!) İlerleyen kısımlarda da bira tokuşturan gençler var. Hem dindarlara, hem sekülerlere oynuyoruz mesajı veriyorlar.

Ha bu arada yaşlı bir adam SABAH okuyor, ama logoyu göremiyorsunuz. Mizanpajdan tanıdım. Bu önemli nüansı fark edebilirseniz subliminal mesaj şu: SABAH'ı gençler değil, orta yaş ve üzeri okuyor, bizim hedefimizse Y ve Z kuşağı. Üstelik o sahnede "Doğru cevabı vermek için değil, doğru soruları sormak için…" diyor. Sizin için doğru soruları sormaya geliyoruz demeye getiriyor.

Mahşerin dört atlısı, hedef kitlesine, Y+Z kuşağına epey bel bağlamış. Bence Türk gençliğine pek güvenmesinler. Fragmanın altındaki yorumlardan anladığım kadarıyla girişim epey tepki toplamış, en azından şüpheyle karşılanmış. Eğer umdukları izlenme oranlarına ulaşamazlarsa 'geldikleri gibi giderler'. Zira burası Kim Philby'nin aksine, kendini bir yere ait hissedenlerin ülkesi.

Son Söz: Yazıya 'Mahşerin dört atlısı' başlığını verdim. Çünkü malum, dört at Yeni Ahit'teki Apokalips bölümünde yedi mührün açılmasıyla ortaya çıkacak kıyamet alametidir. Armageddon'u, yani İncil'de sözü geçen son savaşı çağrıştırır. Kendilerini dört atlı olarak nitelendirdiğim için DW, BBC, France 24 ve VOA'cılar alınmasın. Teşbihte hata olmaz. Hem malum, basın özgürlüğü var
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 05-18-2019, 08:46   #2023
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

GAZETE YAZARI

Zanaatkâr sınıfı eleştirisi: Elçin Sangu ile Hüsnü Arkan nasıl aynı kişi oldu?

İsmail*****KılıçarslanGazete Yazarı

18 May 2019, Cumartesi

BEĞENDİM

*****26 TEPKİ

PAYLAŞ

Önce, İngilizcenin bize sağladığı imkânla şunun adını doğru düzgün koyalım. Ardından “biz”deki ayrımına da bakarız. “Artist”, doğrudan “sanatçı” demek İngilizcede… “Ürettiğinin sanat değeri taşıdığı kişi… Sanatsal üretim yapan birey” demek kabaca… Bir de “entertainer” var. “Şovmen, eğlendirici” gibi anlamlara geliyor. Daha çok “kamusal alan ünlüsü” oyuncular, pop müzisyenleri, komedyenler vesairenin karşılığı olarak kullanılıyor.

Bizdeki “zanaatkâr-sanatkâr” ayrımı biraz daha çetrefilli bir mesele olsa da çıktığı kapı aşağı yukarı aynı…

Bize lazım gelen anlamı bakımından zanaat, malum “nitelikli emeğe dayanan, belirli bir ustalık gerektiren meslek” demek… Zanaatkâr ise, zanaat sahibi insana deniliyor. Sanatkâr kelimesi ise -yine bize lazım gelen anlamı bakımından- “işini ustalıkla yapan, ürettiğinde sanat değeri aranan kişioğlu”na deniliyor.

Bu yanıyla opera eğitimi alıp (mesleğini yapmayarak) mankenlik ve dizi oyunculuğu yapan Elçin Sangu, kelimenin gerçek manasıyla bir “entertainer, zanaatkâr, eğlendirici”dir. Televizyon dizilerinde kendisine o gün verilen metinleri ezberleyip tekrar ederek geçim temin eden bir “eğlendirici.”

Hüsnü Arkan’ın durumu ise daha karışık. Türkiye’nin en civcivli zamanında, 1970’li yılların sonunda okuduğu mimarlığı bırakmak zorunda kalmış, sol örgüt davasından 6 ay kadar içerde yatmış, hukuk bitirse de müziğe ve edebiyata yönelerek “başka bir hayatı” seçmiş biri o.

12 yıl üyesi olduğu Ezginin Günlüğü hemen hepimizin ortak hafızasında yer alan şarkılara sahip bir müzik grubudur. Ardından Arkan, solo bir kariyer de yürütmüştür tabii. Son yıllarda ise daha ziyade “roman yazarı” olarak temayüz etmiştir.

“Bugün günlerden güzellik, sefa geldin, hoş geldin / Ah bu yağmur yalnızlığımmış, dindim efendim” dizelerini yazabilmiş Arkan’a “zanaatkâr” demek ayıp olur. Bir iki romanını karıştırıp “Türkçe bakımından tıknaz”, “gereğinden fazla süslemeci” bulmuşluğum olsa da ortalama bir yazar olduğuna da kanaatim vardır. Sanatçıdır elbet. Ya da şöyle düzelteyim: Düne kadar sanatçıydı.

Hüsnü Arkan’ı Elçin Sangu’nun tam yanına düşüren şey ne peki?

Zanaatkar Elçin Sangu, sosyal medyanın gündemine “kendimi adresimde bulamıyorum, ben yokum, seçim için mi bu oyunlar?” minvalinde şeyler yazarak gelince nüfus idaresi tarafından tabiri caizse paçavraya çevrildi. Nüfus idaresi Sangu’ya “29 Martta adresini yeni evine taşımışsın ya apla” diye cevap verince Sangu “Bir yıl önce taşınmış olduğum evim bla bla” dedikten hemen sonra yapıştırdı: “Bu hassasiyetinizi seçim kararlarında da gösterseydiniz her şey çok güzel olurdu.”

Yani şunu diyor kabaca Elçin Sangu isimli eğlendirici. “Yahu ben çok ciddi bir yanlışlık yaptım. Bu yanlışlık üzerinden de nüfus müdürlüğünü, seçimi düzenleyen idareyi falan töhmet altında bıraktım. Fakat yaptığım yanlış için özür dilemek yerine ‘her şey çok güzel olacak” diyeyim, siz de -sevgili siyaseten konsolide kitlem olarak siz de- beni idare edin. O kadar kusur kadı kızında da olsun yani.

Hüsnü Arkan’ın olayı ise bambaşka. Bir takipçisi, Arkan’ın Erkan Oğur ile yaptığı şarkıyı birinci dinleyişte değil de ikinci dinleyişte beğendi diye şunu yazdı: “Evladım, şans verdiğin adamın adı Erkan Oğur, 32 takipçin var, bu ne moral la?”

Aslında “y kuşağı ile yeni tanışmış uzaylının haklı serzenişi” olarak değerlendirdiğim bu tweete birçok tepki gelince Arkan bu sefer şunu yazdı: “Bu çocuklarda bir tepeden bakma morali var ki bana doğrudan Cumhurbaşkanını hatırlatıyor. Bu kadar kibri kaldıramıyorum.”

Al gözüm seyreyle, üç kısım tekmili birden bizdedir. Hadi adını adam gibi koyalım. Sen Hüsnü Arkan’sın. Özür dilesen kapanacak bir meseleyi, hem de çok haksız şekilde, Cumhurbaşkanına bağlayıp kitleyi imdada çağırmak, dokunulmazlık talep etmek nedir? Ayrıca söz konusu kibir ve tepeden bakmaksa hem ilk tweetinde hem ikincisinde kibrin de tepeden bakmanın da şahikasını yapmışsın.

Yazık ki tam yazık! Bu güncel politika meselesi eğlendiricilerimizi delirttiği gibi sanatçı bildiğimiz koca koca adamları da delirtti sonunda. Biri kitleden yardım ister, öbürü “bugün 17 Nisan neşe doluyor insan” yazar.

Yahu sizi biz dinliyoruz, biz okuyoruz, biz ciddiye alıyoruz. Radyoda ne zaman Düşler Sokağı şarkısı çıksa kızım “babamın şarkısı çıktı” diyor mesela.

Nedir biliyor musunuz öfkem? Seneler önce gittiğim Erkan Oğur - İsmail Hakkı Demircioğlu konserinden çıkma nedenimdir. Salonun en az yarısı başörtülü, muhafazakar v.b iken Demircioğlu’nun bir CHP Mahalle Temsilcisi gibi sahneden güncel politika yapmasıdır.

Kutuplaştırma, bir arada yaşama refleksimizi kaybetme gibi şeyler hep buradan kaynaklanıyor işte. Operaya giden Binali Yıldırım’a posta koymaya çabalayıp sonra da “çok kutuplaştık be abi” goygoyu çeviriyorsunuz. Çevirin tabii çevirecekseniz de sonra “vallahi sizinle sonuna kadar kutuplaşacağız” cümlelerine bakıp hayıflanmayın boşuna. Hepiniz oradaydınız çünkü
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 05-18-2019, 10:34   #2024
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

MELİH ALTINOK
Türk sanayici ve işadamları mı demiştiniz?
Türk Sanayici ve İşadamları Derneği hep olduğu gibi bu seçim öncesinde de gündemde.
Dün de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan "istatistik cinliği" yapıyorsunuz dediği derneğe, eski başkanları ve Anadolu Grubu'nun sahibi Tuncay Özilhan üzerinden sesleniyordu:
"Ben sizin 12 yıl önceki durumunuzu da, bugünkü durumunuzu da biliyorum. Yeri gelirse bunu teşhir ederim. Dışardan vuran vuruyor ama içerden vuranlara günü gelir hesabını sormasını da bilirim. TÜSİAD niçin istihdama destek vermiyor, bunu hatırlatırım. Dev fabrikalar var. Ne olur 5-10 tane işsiz alsan. Bunları dert edinmiyorsunuz. Biz TÜSİAD'ın politik tarafgirlikten ziyade Türkiye'nin ekonomik mücadelesine yaptığı katkılarla gündeme gelmesini beklerdik. 1 hafta önce ziyaretime geldin, sizlerle neleri konuştuk? Bu dolarlar, bu eurolar sizleri kurtarmaz. Bu millet sizi kurtarırsa kurtarır."

***
Aslında ortada yeni bir tartışma yok.
TÜSİAD, dünya üzerindeki muadillerinin aksine hep, sermayesini var eden rekabete kapalı, sıkı gümrük duvarlarıyla örülmüş çarpık piyasayı korumak için siyasi istikrarsızlığa oynadı.
Bu mücadelesindeki en etkili yardımcısı da, reklam tekeli sayesinde ipleri ellerinde olan merkez medyaydı.
Bu silah kimi zaman, 90'larda sadece Avrupa Birliği'ni savunduğu için tetikçi gazetecilere "tarihi eser kaçakçısı" diye linç ettirilen Halil Bezmen gibi nitelikli işadamlarına patlıyordu... Kimi zaman da rekabeti savunan, dediklerini yapmayan siyasilere...
Manipüle edilmiş bu siyasi ve ekonomik ortamda Aydın Doğan gibi karakterler servetlerine servet kattılar. Döviz ve faiz üzerinden "Faaliyet dışı gelirlerini" katladıkça katladılar. Milyonluk sermayeleri 10-20 yıl içerisinde, Türkiye'nin büyümesinin çok ötesinde bir hızla milyar dolarlara çıktı. Ama sonuçta ne bir teknoloji ürettiler ne de kayda değer bir istihdam yarattılar.
Onlar da bu sömürü girdabını devam ettirmek için mevcut durumun korunması için bir işadamı derneğinden çok siyasi parti gibi iktidarların altını oydular.
Hatta işi bazen öylesine ileri götürdüler ki, eski Başkanları Haluk Dinçer'e 17-25 sürecinde "paralel yapıya inanmadıklarını" söyleterek açıkça darbeci bir çetenin yanında bile pozisyon aldılar.
***
Bizim solcular bu patronlar kulübünü çok severler... Ee, tabii banka reklamları falan "devrimci sanatçılarımızın" en önemli gelir kapıları. Ama emek sermaye çelişkisinde bir ücretli olarak ben bu derneğin başındaki "Türk" sıfatından rahatsızlık duyuyorum.
Ne demek "Türk iş adamları?" Alternatif sermaye ortaya çıktı. Sermaye grupları çeşitlendi. Bu durumda TÜSİAD üyesi olmayan ya da başka derneklerde örgütlenen işadamları ne oluyor? Kaldı ki, özel yasal izin gerektiren "Türk" ifadesini hak etmek için ne yapmışlar? Tabelalarındaki "işadamları" ifadesini "iş insanı" olarak değiştirme hassasiyeti göstermişlerdi. Son başkanları Simone Kaslowski'den aynı hassasiyeti bu eleştirilerimiz için de bekliyoruz.
Türkiye'den kazandıklarını dışarıda biriktiren işadamlarımız "sermayenin vatanı mı olur" diyorlar... Bu durumda ırkı da olmamalı değil mi Bay Simone?
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 05-20-2019, 03:39   #2025
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Toggle navigation

Ana Sayfa*****/*****Cem Küçük

Medya böyle yozlaşma görmedi

20.05.2019

Cem Küçük

Tüm Yazıları

Geçen hafta medyadaki yozlaşmayla ilgili en net haberlerden biri vardı. Hürriyet'in eski ombudsmanı Faruk Bildirici 9 yıllık çalışma döneminde yaşadıklarının bir kısmını anlatmış. Ben okurken tüylerim diken diken oldu. Böyle rezalet görmedim, duymadım.

Faruk Bildirici'nin anlattığına göre kendisi Ayşe Arman'ın Antijen Nilüfer isimli kimsenin bilmediği bir modacıyla yaptığı reklam içerikli söyleşiyi etik bulmadığını söylemiş. Gazete yönetimi ise Bildirici'ye,*****"O modacı Vuslat Doğan'ın da modacısı"*****demiş. Böyle rezalet var mı? Hürriyet aslında son dönemlerde yoz bir gazete olmuş.

Bildirici, Sahrap Soysal'ın Hürriyet'in ek sayfalarında yaptığı söyleşilerde reklam yaptığını söylemiş ve durumu eleştirmiş. Peki gazete yönetimi ne söylemiş:*****"Sahrap Hanım Aydın Doğan'ın ablasının kızı, ona karışamayız."*****Yahu nepotizm Doğan Medya'da kendine vücut bulmuş. Böyle rezillik var mı? Senegal'de, Kırgızistan'da görülecek olaylar bunlar.

Ancak beni en çok şoke eden Osman Müftüoğlu kısmı oldu. Şunu söyleyeyim baştan: Köşelerinden sağlıklı yaşam yazan, ekranlardan anlatanların çoğu palavra sıkar. Hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Osman Müftüoğlu da sağlıklı yaşamdan kendine alan açmış, oradan yürüyen biri. Sağlıktan anladığı kanaatinde değilim. Faruk Bildirici'nin anlattığına göre Osman Müftüoğlu daha önce ton balığının ne kadar sağlıksız olduğunu anlatan iki yazı yazmış. Aa, sonra birden Dardanel reklamlarında oynamaya başlamış Müftüoğlu ve*****"ton balığının çok faydalı"*****olduğunu anlatmaya başlamış. Bildirici bunu gazete yönetimine anlatmış. Onların cevabı ise evlere şenlik:*****"Koskoca profesör yalan mı söyleyecek? Şimdi faydalıdır ton balığı."*****Bakın şu an bunu yazarken sesli güldüm.

Müftüoğlu'nun yaptığı ahlaksızlıktan başka bir şey değil. Batı ülkelerinde olsa doktorluk lisansı iptal edilir. Bir daha doktorluk yapamaz. Bu aynen para karşılığı reçete değiştirmek gibi bir şey.

Türkiye'ye en çok zararı kim verdi derseniz, birinci madde medya derim. Medyada kim derseniz, Hürriyet derim. Türkiye'yi yozlaştıran, ahlaksızlaştıran, rezil olma duygusunu unutturan Aydın Doğan'ın Hürriyet'iydi. Eski Türkiye nedir diye soran olursa, Hürriyet gazetesi demek yeterli.

********************
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 05-24-2019, 04:05   #2026
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Türkiye`ye gelen çoğu Yahudi Kökenli Alman profesörler ve Albert Einst

Naim (Avigdor) Güleryüz Araştırmacı / Yazar30 Ocak 1933 günü dünya tarihinin kilometre taşlarından biridir. Weimar Alman Cumhuriyeti Devlet Başkanı 86 yaşındaki Mareşal Hindenburg tarafından Şansölye`liğe (Başbakanlığa) atanan Adolf Hitler`in yarattığı, arkasında milyonlarca ölü bırakan dehşet ve gözyaşı d

Hitler görevine başlayışından henüz üç ay bile dolmadan, 1 Nisan 1933 günü başlayan Yahudi işyerlerine boykot hareketinin ardından 7 Nisan 1933 tarihinde Devlet Memuriyetinin Meslek Olarak İfasına Yeniden Dönüş Yasası’nı çıkartır. Safkan, yani Aryan ırkından olmayanların ve özellikle Yahudilerin veya rejim karşıtı (anti-nazi) olanların sindirilmesi, sırasıyla önce işlerinden, daha sonra toplum yaşamından soyutlanması ve nihayet yeryüzünden silinmeleri sürecinin yeşil ışığıdır bu yasa. Doğal olarak da, ilmin nur’undan korkan tüm rejimlerde olduğu gibi ilim ve bilim adamları ilk hedeftirler. Yahudi kökenli veya sosyalist eğilimli akademisyenler bilim ve irfan yuvalarından dışlanarak faaliyet görmeleri kısıtlanır, yasaklanır.
Almanya’dan, ve daha sonra Avusturya’dan, kaçan akademik kişiler sığınacak limanlar aramaktadırlar. Bu kişilere yardımcı olmak üzere New York’da Emergency Committee, Londra’da Academic Assistance Council gibi kuruluşlar faaliyete geçer. Kimi bilim adamları ABD’ye göç ederken Avrupa’da kalmayı yeğleyen çoğunluğun ilk durağı ise, belki de anadilleri olan Almanca lisanı hakim olduğundan, Zürich’tir. Mart 1933 de İsviçre’ye iltica eden, Frankfurt Tıp Fakültesi Patoloji Enstitüsü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Philipp Schwartz öncülüğünde Notgemeinschaft deutscher Wissenschaftler im Ausland - NdWA (Yurtdışındaki Alman Bilim Adamlarına Yardım Cemiyeti) adlı bir cemiyet kurulur1.*****
Aynı dönemde Türkiye’nin gündemini işgal eden temel sorunlardan biri de Üniversite Reformu’dur. II. Abdülhamid’in Ağustos 1900’de kurduğu Darülfünun-u Şahane 10 yaşındaki genç ve dinamik Türkiye Cumhuriyeti için Atatürk’ün hedef olarak belirttiği muassır medeniyet***** ilkesine cevap vermekten çok uzaktır. Maarif Vekaleti’nin (Milli Eğitim Bakanlığı) Haziran 1931 de başlayan ve çağdaş anlamda bir üniversite reformu amaçlı çalışmaları tam hızla devam etmektedir. Bu sırada Atatürk, tarafsız ve objektif bir rapor hazırlaması için Cenevre Üniversitesi’nden Pedagoji öğretim üyesi Prof. Albert Malche’i Türkiye’ye davet eder.*****
19 Ocak 1932’de Darülfünun’da kendisine ayrılan bölümde çalışmalarına başlayan Prof. Malche, öğretim üyeleri ve öğencilerle görüşerek, zaman zaman derslere ve hatta sınavlara girip durumu bilfiil gözleyerek***** düzenlediği 95 sayfalık geniş ayrıntılı değerlendirme raporunu2 29 Mayıs 1932’de takdim eder. Raporu okuyan Atatürk’ün yorumu kısadır: “Bildiğimiz başka, hakikat başka”3. Sonuç bölümünde özetle, Darülfünun’un kapatılmasını, fen ve bilimin güncelliğine uymayan öğretim üyelerinin tasfiyesiyle kadro açığının yurtdışından getirtilecek bilim adamlarıyla tamamlanmasını, disiplinli bir eğitim sisteminin yerleştirilmesini ve gelecek nesil öğretim üyelerinin yetiştirilmesini öngören rapor, 1 Haziran 1932’de Başvekil İsmet (İnönü), Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) Dr. Tevfik Rüştü (Aras), Adliye Vekili (Adalet Bakanı) Yusuf Kemal (Tengirşenk) ve Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Esat (Sagay) Beylerin katıldığı beş toplantıda müzakere edilerek onaylanır. 6 Haziran 1932’de İsviçre’ye dönen Prof. Malche de yeni sistemde görev almak üzere bazı bilim adamlarıyla temaslarına başlar.
Bundan sonra üniversite reformu ile ilgili tüm çalışmaları 19 Eylül 1932’de atanan Maarif Vekili Reşit Galip’in başkanlığında, Avni (Başman), Rüştü (Uzel), Kerim (Erim) ve Osman (Horasanlı) Beylerden oluşan bir Islahat Komitesi yürütür4.
Bu arada modern üniversite reformunu öngören ve Prof. Malche’nin önerileri dikkate alınarak hazırlanan 2252 sayılı İstanbul Darülfünunun İlgasına ve Maarif Vekaletince Yeni Bir Üniversite Kurulmasına dair Kanun 31 Mayıs 1933 de yayınlanarak 1 Ağustos 1933 de yürürlüğe girer. 31 Temmuz 1933 tarihinden itibaren lağvedilen Darülfünunda görevli 157 öğretim üyesinden sadece 83’ü çalışmalarına devam ederken diğerlerinin yeni kurumla ilişikleri kesilir5.*****
Türk hükümetinin kendisinin kovduğu kişilerle temas kurduğunu öğrenen Hitler 8 Mayıs 1933 günü Berlin’deki makamına öfkeyle gelerek “Benim ortadan kaldırmak istediğim bu Yahudi alayı’nı Mustafa Kemal koruyamaz. Buna müsaade veremem.” diye tehditte bulunur ve Atatürk’e “Bu komünist profesörleri ülkenize sokmayınız” mesajı gönderir. Atatürk bu bilgi kendisine iletildiğinde Hariciye Vekili Tevfik Rüştü (Aras) ve Maarif Vekili Dr. Reşit Galip’e “Bir onbaşı beni cinayetlerine alet edemez” diyerek Türkiye’ye sığınmak ve Türk Üniversitelerinde görev yapmak isteyen Alman profesörlerle ilgili işlemlerin süratlandırılması talimatını verir6.
5 Temmuz 1933 günü NdWA başkanı Prof. Philipp Schwartz,***** Prof. Albert Malche ve Prof. Rudolf Nissen ile beraber İstanbul’a gelerek Maarif Vekili Dr. Reşit Galip ile görüşür ve***** mülteci akademisyenlerin İstanbul Üniversitesi reformuna muhtemel katkıları konusunda kendisine ayrıntılı izahat verir. Schwartz ayrıca, Kerim (Erim) vasıtasıyla Ankara ziyaretini de düzenleyerek Maarif Vekaleti***** yetkililerinden Salih (Zeki) ve Rüştü (Uzel) ile de görüşür. Reşit Galib’in de katılmasıyla olumlu bir şekilde süren müzakereler sonucunda bir ön anlaşma imzalanır. Reşit Galip‘in toplantının kapanış konuşmasındaki ifadesi çok anlamlıdır: “Bugün alışılmışın dışında, örneği gösterilemeyecek bir iş yapılan bir gün oldu.***** 500 yıl kadar önce İstanbul’u kuşattığımız zaman Bizanlı bilginler İtalya’ya göç etmişti, buna engel olamamıştık.***** Sonuç olarak Rönesans gerçekleşti. Bugün ise Avrupa’dan bunun karşılığını alıyoruz7” Kendisine sunulan ön anlaşma metni ile Prof. Schwartz’ın bıraktığı akademisyenler listesini onaylayan Atatürk aynı zamanda Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekili (Sağlık ve Sosyal İşler Bakanı) Dr. Refik Saydam’dan Ankara***** Nümune Hastanesi ve Hıfzısıhha Enstitüsü için de benzer temaslar yapmasını ister. Prof. Schwartz ve Prof. Nissen 25 Temmuz 1933 de tekrar Ankara’ya gelerek kesin anlaşmayı imzalarlar.
Genç T.C.’nin Üniversite Reformu Yasası 1 Ağustos 1933’de yürürlüğe girerken, kontratları imzalanmış çoğu Yahudi kökenli mülteci bilim adamları aileleriyle beraber Türkiye’ye gelmeye başlar. Türkiye geleneksel ve tarihi insancıl hoşgörüsüyle kucak açtığı Alman profesörlere ülkenin kültürel ihtiyacını destekleme olanaklarının da kapılarını açmıştır.***** Üniversite 18 Teşrinisani (Kasım8) 1933 günü, ancak üç hafta kadar önce 27 Teşrinievvel (Ekim)1933 tarihinde göreve başlayan yeni Maarif Vekili Hikmet Bayur tarafından, Beyazıt Meydanında eskiden Harp Bakanlığı olarak kullanılan bugünkü Merkez Bina’da açılır9.
Çarlık Rusyasında antisemit baskılar altında belirli köylerde çok kötü sağlık koşulları ile yaşamak zorunluluğunda kalan Yahudilerin çocuk sağlığını kısmen de olsa sağlayabilmek amacıyla 1912 yılında, Baron de Guinzbourg’un teşvikiyle, bir kaç Rus Yahudi hayırsever tarafından Rusya’da OSE – Oeuvre de Secours aux Enfants (Çocuklara Yardım Kurumu) kurulur. Rus İhtilalini takiben 1923’te Berlin’e taşınan ve Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda kısa zamanda Almanya, Letonya, Lituanya, Polonya, Romanya gibi ülkelerde yayılan bu dernekler 1923 yılında Paris’te, Prof. Albert Einstein’in başkanlığında Union des Sociétes OSE adıyla bir birlik teşkil ederler. Birliğin amacı “Yahudi Halklarının Sağlığının Korunması” tema’sı çerçevesinde genişletilir.*****
Birliğin Onursal Başkanı Prof. Albert Einstein Ağustos 1933 ayında kendisini ziyaret eden İstanbul’lu Diş Tabibi Dr. Samy M. Gunzberg’e, Türkiye Cumhuriyeti Başvekaleti Celilesine (Başbakanlık Makamına) sunulmak üzere elden tevdi ettiği 17 Eylül 1933 tarihli mektupla, ekindeki listelerde adları ve kısaca özgeçmişleri belirtilen 15 Tıp Profesörü ile 31 deneyimli Tıp Doktorunun ülkemizde “yerleşerek icrayı sanat etmelerine müsaade buyurulması için müracaat” eder. Dr. Günzberg Albert Einstein’in orijinal dilekçesini ve eklerini, Türkçe çevirilerini de ekleyerek, 30 Eylül 1933 tarihinde Başvekalete iletir. Yazı Başvekil İsmet (İnönü) tarafından 9 Teşrinievvel 1933 tarihinde Maarif Vekaleti’ne iletilir ve işleme konur10. Einstein’in bu girişimi Türk basınında da yer alır11.*****
Atatürk daha reform çalışmalarının başında, Prof. Einstein’in Türkiye’ye gelmesini istemiş, ancak ünlü bilim adamı ABD de imkanlar çok daha fazla olduğundan Princeton Üniversitesi’ni tercih etmişti12.
Türkiye’de bu olumlu gelişmeler gerçekleşirken Hitler, İkinci Dünya Savaşı’nı başlattığı günlerde, Almanya ve Avusturya’da Nazi zulmünden kaçarak Türkiye’ye iltica eden bilim adamlarının ülkemizde ikametlerinden hala tedirgindir. Alman Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Herbert Scurla 1939 yılında Türkiye’ye gelerek Maarif Vekili Hasan Ali Yücel ile görüşür ve***** “Bu bilim adamlarını bize geri veriniz. Size Almanya’nın en parlak beyinlerini gönderelim” mesajını iletir. Ancak Türkiye, o an Avrupa’nın ve belki de dünyanın en güçlü devleti durumunda olan Almanya ile ilişkilerinin bozulması pahasına da olsa baskıya boğun eğmez ve profesörler görevlerine devam eder. Scurla’nın dönüşünde Hitler’e tevdi ettiği, Türkiye’nin tutumunu belirten raporu13***** 1987 yılında Alman arşivlerinde bulunur ve Türkiye Araştırmalar Merkezi (Berlin) tarafından kitap haline getirilir14.
Türk üniversitelerinde görev yapan ve kalıcı eserler bırakan bu yabancı hocaların***** girişimiyle tıptan mühendisliğe, tarımdan edebiyata, müzikten güzel sanatlara hemen hemen tüm dallarda öğretim geliştirilmiş, günümüzde çoğu hayatta olan bir sonraki kuşak bilim adamları yetiştirilmiştir.**********
Bu yabancı bilim adamlarının bazıları Türk uyruğuna geçerken diğerleri İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesini takiben 13 yıl önce kovuldukları vatanlarına dönmeyi yeğlediler. Bazıları ise daha uygun koşullar sunan ABD Üniversiteleri’nin davetini kabul ettiler. Bu arada kimileri de ülkemizde vefat edip bu topraklara gömüldüler.
Albert Einstein’in 17 Eylül 1933 tarihli mektubunu ve Dr. Gunzberg’in müracaat dilekçesini tanıtmak amacı güden bu özet sunuşta Türkiye’de görev yapan, bir kısmı halen fiili görevde bulunan ikinci kuşak öğretim üyelerini ve bilim adamlarını yetiştiren, çoğu Yahudi kökenli bu ilim adamlarının kimlikleriyle ilgili ayrıntılı bilgiye, yazımı uzatmamak için, girmekten sakındım. Esasen bu konuda değişik yayınlar15***** zaten mevcuttur.


1 Derneğin merkezi, Zürich’te Uraniastrasse No.40 da, Neue Züricher Zeitung Gazetesi’nin de içinde bulunduğu bir işhanındadır: Stanford J.Shaw, Turkey Rescues Distinguished Jewish and Non-Jewish Refugee Academicians from Nazi Persecution in Germany and Austria During the 1930’s makalesi.
2***** Raporun tam metni: Ernst Hirsch, Dünya Üniversiteleri ve Türkiye’de Üniversitelerin Gelişimi, İstanbul. 1950, s.229냯. Üzerinde Atatürk’ün notları da bulunan orijinal metin: Utkan Kocatürk “Atatürk’ün Üniversite Reformu ile İlgili Notları”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, cilt: 1, sayı: 1, s.3ᇴ.
3***** Prof. Dr. Ali Baki, Darülfünundan Üniversiteye, www.alibaki.com/dosyalar/darülfünundan üniversiteye*****
4***** Yunus Kobal, 1933 Üniversite Reformu’nun Atatürk’ün Kültür Politikasındaki Yeri, www.ait.hacettepe.edu.tr/akademik/arsiv/1933.htm
5***** Stanford J. Shaw, agm.
6***** Turhan Aytul,***** “5 Büyük Kavga. 1-Atatürk-Hitler Çatışması”, Milliyet, 18 Ağustos 1985*****
7***** Prof. Horst Widmann, Exil und Bildungshilfe: Die deutschsprachige akademische Emigration in die Türkei nach 1933 (Bern/Frankfurt), çeviri: Atatürk ve Üniversite Reformu, Prof. Dr Aykut Kazancıgil ve Doç. Dr. Serpil Bozkır, 2000, Kabalcı Yayınları, İstanbul, s.92
8***** Evvelce Teşrinievvel, Teşrinisani, Kânunievvel, Kânunisani olan ay adlarının Ekim, Kasım, Aralık ve Ocak olarak Türkçeleştirilmesi 1945 yılında gerçekleştirilmiştir.
9***** Akşam: “Kadro Tamamlandı” 15 Eylül 1933, “Üniversite Dersleri” 12 Teşrinisani 1933, “Maaşlarda ve İsimlerde Bazı Değişiklikler yapıldı” 13 Teşrinisani 1933, “Prof. Malche geldi” 17 Teşrinisani 1933; Cumhuriyet: “Yeni Ecnebi Profesörler” 7 Ağustos 1933, “Üniversite Kadrosu” 15 Eylül 1933, “Üniversitenin Yeni Kadrosu” 18 Eylül 1933, “Üniversiteye Alınan Yabancı Profesörler” 14 Teşrinisani 1933,***** “Prof. Malche’nin Açılış Konuşmasın’dan ..” 19 Teşrinisani 1933.**********
10***** Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA) 030.10.116.810.3
11***** “Einstein’in bir müracaatı”, Akşam 11 Teşrinievvel 1933
12***** Prof. Münir Ülgür’ün Prof. Einstein ile Princeton Üniversitesinde 1949 tarihli konuşması, Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknoloji Dergisi eki, 20 Ekim 2006, Osman Bahadır imzalı yazı.
13***** Der Scurla Bericht-Die Taetigkeit deutscher Hochschullehrer in der Türkei 1933񮕣.
14***** “Scurla Raporu”nu beklerken” Milliyet, 14 Nisan 1987.
15***** Bir kaç örnek: Stanford Shaw, Turkey and the Holocaust, 1993, Macmillan Press,London; Philipp Schwartz, Notgemeinschaft zur Emigration deutscher Wissenschaftlernach 1933 in die Türkei, 1995, Metropolis-Verlag, Marburg; Horst Widmann, age.; Arnold Reisman, "Turkey's Modernization: Refugees from Nazism and Ataturk's Vision." New Academia Publishing, LLC. Washington, DC:2006.
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 05-25-2019, 09:11   #2027
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

BÖLÜMLER

Ana SayfaVideoYazarlarÇok OkunanlarKategorilerİletişimGizlilik, Şartlar, Kullanım Sözleşmesi

COPYRİGHT 2018 ODATV.COM

Kuleli’de işkence gören çocuklar anlatıyorOdatv tarihi dosyayı açıyor24.05.2019

Yanlış soru sorarak doğru cevap alabilir miyiz?

15 Temmuz gecesi Kuleli Askeri Lisesi’nde olanları kastediyorum. Darbe girişiminin en sert çatışmaları bu bölgede yaşanmıştı. Bir kesim “onlar sadece öğrenci” derken, diğer kesim gözlerinin yaşına bakmamayı savundu.

Asıl peşine düşmemiz gerekeni yine ıskaladık: 15 yaşında çocukları F tipi darbecinin emri ile adam öldürmeye gönderen düzen nasıl kuruldu?

Bu sorunun yanıtını yakında öğreneceğiz.

Nasıl mı?

Şöyle anlatayım…

2018 yılının Ağustos ayı. Kuleli Askeri Lisesi’nden ayrılmak zorunda kalmış C.B., İstanbul Anadolu Savcılığı’na bir şikayet dilekçesi gönderdi.*****C.B., Kuleli’de çocuk yaşında akıl almaz işkencelere maruz kalmış, sonunda, hayali olan üniformayı ardında bırakmıştı. Ona bunları yapanlar, 15 Temmuz gecesi öğrencileri darbe yoluna çıkararak geleceklerini karartan komutanlardı. C.B., askeri liseden sonra hukuk fakültesine girmiş, avukat olmuştu. Ankara Barosu’na kayıtlıydı.

Dilekçe, Cumhuriyet Savcısı Levent Bilgi’ye geldi. C.B. ifadeye çağrıldı. Yaşadıklarını bir kez de yüz yüze savcıya anlattı. Savcı Bilgi, olayı Başsavcı İsmail Uçar ve Başsavcıvekili Mesut Erdinç Bayhan’a götürdü. “Sonuna kadar gidin” yanıtını aldı.

O güne kadar Kuleli’de sadece 15 Temmuz soruşturması yapılmıştı. Darbe öncesinde Kuleli’deki yapılanma araştırılmamıştı. Okula girişteki sınav sistemi, eğitim-öğretim-disiplin düzeni, okuldaki komutanların faaliyetleri incelenmemişti. C.B.’nin anlattıkları FETÖ soruşturmaları için yeni bir kapı açıyordu.

TOPLU SAĞLIK KONTROLÜYLE ATTILAR

Peki Savcı Bilgi ne yaptı?

Önce 1990’dan 15 Temmuz 2016 darbesine kadar Kuleli Askeri Lisesi’nde öğrenip görüp kendi isteğiyle, sağlık sorunları nedeniyle ya da disiplin yoluyla uzaklaştırılanların dosyalarını TSK’dan istedi. Ortaya çıkan tablo dehşet vericiydi. Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk gibi TSK’yı yeniden dizayn eden soruşturmalardan Kuleli de payını almıştı. 2008 yılından itibaren geleceğin Atatürkçü subay adayları birer birer çeşitli bahanelerle okuldan uzaklaştırılmıştı.

Kuleli’den ayrılan çocuklara ulaşıldı. Teker teker ifadeye çağrıldı. Anlattıkları dehşet vericiydi. Okulu kendi çiftliklerine çeviren F tipi komutanlar, istemedikleri öğrencileri türlü yöntemlerle eliyorlardı.*****Anlamsız şekilde verilen disiplin cezaları, darp, herkesin içinde aşağılamalar, sürekli hakaretler, “senden asker olmaz, bırak” tavsiyelerisonunda öğrenciler ya yılarak bırakıyor ya da disiplinsizlik nedeniyle okuldan atılıyordu.

En trajik anlardan biri ise 2013 yılının Mayıs ayında yaşanıyordu. İstenmeyen öğrenciler topluca minibüse dolduruldu. Nedense İstanbul Florya’daki Hava Harp Okulu Dispanseri’ne götürüldüler. 1-2 dakikalık muayenenin ardından “asker olamaz” raporu ile hayallerine son verildi. 17 yaşında birçok çocuğa Kardiyolog Zafer Işılak tarafından “kalp yetmezliği” tanısı konmuştu.**********Öğrenciler daha sonra sivil hastanelerden aldıkları raporlarla bu teşhisi yalanlasalar da okullarına geri dönemediler.

İfadelerinden okuduğumuza göre çileleri bununla da bitmiyordu. Öğrenciler mezuniyet törenine aileleri ile birlikte geldikleri halde alınmadı. Yaşanan gergin anların sonunda uzaktan gözyaşları içerisinde bir daha asker olamayacaklarını haber veren mezuniyet törenini izlediler.

ŞÜPHELİLER 15 TEMMUZ DARBESİNDE

Öğrencilerin anlattıkları bu kadar değil.

Teğmen adaylarının gittiği Menteş Kampı’nda yapılan işkenceler ifadelerde ayrı bir yer tutuyor. Zira öğrenciler kampa gitmeden önce iki gruba ayrılıyordu. Darbeden sonra bir kısmı tutuklanan bir kısmı KHK ile atılan üsteğmen ve binbaşılar, ayırdıkları gruba “şok mangaları” denilen yöntemle adeta işkence yapıyorlardı.*****Dikenler üzerinde sürünmekten, 45 derece altında saatlerce nöbet tutturmaya, uykusuz bırakmaktan içtimada hakaret etmeye kadar her türlü yıldırmanın olduğu sürecin sonunda bazı öğrenciler askerlikten vazgeçti.

Öğrenciler birçok komutanın ismini verdi. 15 Temmuz günü Boğaziçi Köprüsü’nü işgal eden ve vatandaşların infaz emrini veren Yarbay Turgay Ödemiş, Topçu Yüzbaşı Altan Elibol, Kurmay Albay Turgut Çelebi, Yarbay Erhan Caha Okul Komutanı Topçu Albay Murat Soysal, Okul Komutanı Erdoğan Alp, Okul Komutanı Muammer Aygar, Piyade Kurmay Albay Bilal Bayram, Piyade Kurmay Albay Muhsin Kutsi Barış, Topçu Kurmay Binbaşı Mehmet Çelebi, İstihbarat Binbaşı Burçin Koçoğlu, Kurmay Yüzbaşı Onur Sultan, Okul Komutanı Albay Mürsel Çıkrıkçı, öğrencileri çürüğe ayıran Kardiyolog Zafer Işılak ifadelerde öğrencilerin şikayetçi oldukları isimler arasında yer aldı. Şüpheli askerlerin 15 Temmuz darbesinde aktif görev almaları dikkat çeken bir başka noktaydı.


(Kuleli Askeri Lisesi yıllıklarında o komutanlar)

Savcılık tüm bu sürecin sonunda soruşturmayı FETÖ üyeliği dışında, “ast-üst münasebetlerini suç işlemek için suistimal ederek bu suçları geniş bir iştirak iradesi ve emir komuta kapsamında dış müdahaleye kapalı bir işleyiş içerisinde gerçekleştirmek, askeri ceza kanunu kapsamında memuriyet nüfuzunu suistimal, sahte evrak düzenlemek, astına işkence ve eziyet, tehdit ve cebir kullanmak suretiyle 18 yaşından küçük öğrencilerin eğitim hakkının elinden alınması” gibi suçlamalar üzerinden sürdürdü.*****

Kuleli’de başlayan soruşturmanın diğer askeri liselere doğru genişlemesi ve başka isimleri de içine alması bekleniyor. Ayrıca öğrencilere yapılan işkencelerin dışında, kumpas süreçlerinde hedef alınarak uzaklaştırılan görevli personelin durumu da inceleniyor. FETÖ karşıtı personellerin isimsiz imzasız ihbar mektuplarıyla hedef alınması da bu kapsamda dikkat çekiyor.


(2008-2012 yılları arasında Kuleli Askeri Lisesi'nde görev yapanların bir bölümü)

MAĞDURLAR NELER ANLATTI

Oğlu isimsiz ihbar mektubuyla eşcinsellikle suçlanarak okuldan gönderilen baba E.A.: “Oğlumun bir erkekle aşk ilişkisi yaşadığı yönündeki iftira ile yaşamasına tahammül edemeyeceğim için içim kan ağlayarak ve ağlaya ağlaya oğlumun okuldan veli isteğiyle ayrılma talebini imzaladım.”

Eşcinsellikle suçlanarak ayrılmaya zorlanan T.A.:*****“Babam ağlaya ağlaya, kendi isteğiyle benim okuldan alındığıma ilişkin belgeleri imzalamak zorunda kaldı. İşlemler bittiğinde babam ve ben Kuleli Askeri Lisesi’nden boş ellerle çıktık. Hayatım boyunca babamı ilk kez ağlarken orada gördüm. Çünkü insanın zoruna gidiyordu bu şekilde olması. Onlar attıkları küçük düşürücü iftira ile amaçlarına ulaşmıştı. Onca emek sabır, fedakarlık, umut boşa gitmişti ve bizim elimizden hiçbir şey gelmiyordu.”

Öğrenci F.B.:*****“Cuma günleri okunan Şeref Sözünü törende okumakla görevliydim. Şeref Sözü okunduktan sonra Yüzbaşı Onur Sultan beni çağırdı ve*****‘sen bu sözü okuyacak kadar şerefli misin’*****dedi. Bu cümleden önce yaşadıklarım beni bu söz kadar kadar etkilememişti ve sinirden gözlerim doldu. Orada beni baskı altına aldıklarını ve sindirildiğimi anladım.”

Öğrenci A.Ö.:*****“Benim hakkımda rapor düzenlenen 10/05/2013 tarihine kadar antisosyal kişilik bozukluğu tanısını akla getirecek en küçük bir psikolojik problemim ya da antisosyal eğilimim olmamıştır. 25 yılını askerin içinde geçirmiş bir askerin oğlu olarak, hakkımda askerliğe uyum sağlayamadı raporu verilmesi ve bunun*****3 dakikalık psikiyatrik muayene sonunda kararlaştırılması*****hakkımızda kurulan kumpasın ne kadar organize olduğunu ortaya koymaktadır.”

Öğrenci Ö.K.:*****“2013 yılı Mayıs ayında mezuniyetime 2 ay kala ben ve bir kısım arkadaşlarım sağlık muayenesi için Hava Harp Okulu Yeşilyurt Polikliniğine götürüldük. Aynı gün süren muayenelerimiz sonunda, bana ‘1. Derecede mitral kalp yetmezliği, minimal dorselomber skolyoz (hafif sırt ve bel omurlarında açı sapması), göz ve alerjiden dolayı askeri öğrenci olamaz raporu verildi. Hiç beklemediğim bir şeydi, beni ve ailemi perişan etti.”

Öğrensi S.G.:*****“Dalyan Koyunda kanalizasyonun aktığı yere boynuma kadar girdim. Sivil liseden gelen öğrenciler karşımda kola içerken, ben ve diğer şokçu arkadaşlarım sürünüyorduk. Bu üç şahıs sıra ile bana işkence ettikten sonra başka bölük komutanları da sıra ile beni rencide ediyor ve mobbing uyguluyordu. Gece şapka kokarlarını diktirip sabah zorla söküyorlar, burnumdaki kılları bile tıraş olmadığımı söyleyerek jiletle kesiyorlardı.*****En son bir eğitimde beni ensemden tutup artık benle uğraşamayacağını ve küfrederek buradan gitmem gerektiğini söyledi ve zorla masaya oturtup bana bazı belgeler getirtip imzalamamı söyledi.”

ÇOĞUNA ASKERİ ÖĞRENCİ DEMEYE ŞAHİT İSTERDİ

TSK’da sözleşmeli subay öğretmen G.K.:*****“Kuleli Askeri Lisesindeki öğrencilerin İzmir-Menteş’te yapılan intibak kampına başlandığında başlarındaki bölük ve takım komutanları tarafından sanki ellerinde bir liste varmış gibi isim soyad söyleyerek özel mangalara ayrıldıkları ve sonrasında diğer öğrenciler serbest dinlenme ve istirahat saatindeyken seçilen diğer öğrencilere,*****sıcakta asfalt üzerinde sürünme, sürünme nedeniyle vücutları yaralandıktan sonra özellikle denize sokma, saatlerce susuz bırakma, uçsuz bucaksız kamp arazisinde saatlerce boş kovan aratma, boş çadırların içinde nöbet tutma, kesintisiz uykusuz bırakma gibi normal koşullarda askeri disiplin ve eğitimle bağdaşmayacak ve işkenceye varan işlemler yaptırdıklarını duydum. Bunları bana bizzat bu işkencelere dayanamayarak ilişiklerini kesmek üzere Kuleli Askeri Lisesi’ne gelen 10 civarı öğrenci anlattı. Bunların tamamı askeri sistem içerisinde ideal subay olabilecek kişilerdi.”

Kuleli Askeri Lisesi’nde memur F.L.:“Son yıllarda öğrenci olarak alınan, henüz 14-15 yaşlarındaki çocuklarda eski öğrencilerde hiçbir şekilde olmayan yüz çehresinde iz ve sabit eser, ileri derecede gözlük, kısa boy, kambur beden, dikkat çeken şive, aksan bozukluğu mevcuttu.*****Askeri öğrenciler adeta seçilmeden alıyordu. Çoğuna askeri öğrenci demeye şahit isterdi.”

Kuleli Askeri Lisesi’nde Öğrenci Y.A.:*****Bu üç üsteğmen, aralarında benim de bulunduğum öğrencilere, ‘size 5 dakika müsaade veriyorum. Altınıza pijama, üstünüze kamuflaj, sol ayağınızda spor ayakkabı, sağ ayağınıza rugan ayakkabı giyip geleceksiniz’ şeklinde emir verirdi. Bizlerde korku ve çaresizlikten bu emrin gereğini yerine getirirdik.Amaçları hem bizi aşağılamak, hem de askeri üniformanın haysiyeti ve saygınlığıyla alay etmekti. Ayırdıkları, aralarında benim de bulunduğum öğrencilere, işaret ettirdikleri nesnelere, bu bazen sokak lambası, bazen güneş olmak üzere 1 saat hareketsiz bakma eğilimi yaptırıyorlardı.”

FETHULLAHÇILARDAN AYRILAN ÖĞRENCİYE İŞKENCE

Fethullahçıların yardımıyla Kuleli’ye giren ancak onlarla ters düşüp ayrıldıktan sonra baskıya maruz kalan öğrenci S.Ş.:*****“Aklımda olan şeyi, Cemaat’i bırakmayı seçtim. Çünkü alenen bizi bir ajan gibi içeriye sokmuşlardı. Ben ve Işıklar Askeri Lisesindeki kişi Cemaati bıraktık. Bıraktıktan sonra defalarca beni yanlarına çağırdılar, ailemi arayıp ikna etmeye başladılar. Hatta İstanbul’a gelip benimle görüşmek istediler. (Ardından kampta uğradığı işkenceleri anlatıyor) (…) Kamp sonrası eve gittiğimde hala elimden diken çıkarıyordum. Ailem yaralarımı görünce şoke olmuştu. (…)*****Turgay Ödemiş Binbaşı, beni, T.K ve B.K.’yı ayrı ayrı çağırıp, iki gün sonra kendi isteğimizle okuldan ayrılmadığımız takdirde disiplin kurulu kararıyla ve rencide edici bir şekilde okuldan ilişiğimizin kesileceğini söyledi.*****Biz de velilerimizle irtibata geçip, mezun olmamıza yaklaşık 5 ay kala, sözde kendi isteğimizle, gerçekte ise işkenceyle okuldan ayrılmak zorunda bırakıldık.”

Öğrencilerin, velilerin, okul çalışanlarının verdiği onlarca ifadeden bazı bölümler bu şekilde.

Sadece Kuleli örneği bile askeri liselerdeki durumu açık ediyor. Neredeyse FETÖ kontrolüne bırakılan okulda istenmeyen öğrenciler sistematik işkencelerle yıldırılıyor. Diğer askeri liselerde ve Harp Okullarında da durum farklı değil. Sonunda ölümü seçen öğrencilerin çıkamadığı şok mangalarıyla ilgili belki de ilk kez yargı gerçek bir adım atacak. Umarım TSK’nın FET֒leşmesi için çocuklarımızın geleceğini çalanlar yaptıklarının hesabını verir.

Unutmayın, yemek yediğiniz restoranda servis yapan garson ya da arabasına bindiğiniz bir taksici, belki de bu ülkenin ordusunu yönetecek geleceği çalınmış bir subaydı. Hala travma yaşayan dünün çocuklarına yarın için devletin borcu var.

Elbette, asıl soru, çocukların düşleri çalınırken daha yukarıdakiler neredeydi!

Onların hikayelerini anlatmaya devam edeceğiz…

Barış Terkoğlu

Odatv.com
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 05-26-2019, 04:43   #2028
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

*****Anasayfa*****Duyurular*****Galeri*****Türkocağı TV*****Türk Yurdu*****TÜRKBİS*****Bize Ulaşın***************

Türk Ocağımız*****Kurumsal*****ŞubelerVakıf*****Faaliyetler*****Fikir Dünyamız*****Yazılar*****Kültür Sanat*****Bilgi Şölenleri

*****

DUYURULAR

ÜÇÜNCÜ ULUSLARARASI “LUX ALTAIS” MATEMATİK TURNUVASIEskişehir Şubesinden "Her Gün İftar-Her Pazar Konferans" Başlıklı Ramazan Davetiyesi...

Tümü

Tarihte*****Bugün

26.05.1421*****Çelebi Mehmet’in Vefatı

12

Anasayfa*****SöyleşilerPROF. DR. ABDÜLKADİR ÇEVİK: İLE POLİTİK PSİKOLOJİ ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

PROF. DR. ABDÜLKADİR ÇEVİK: İLE POLİTİK PSİKOLOJİ ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

26.11.2014

Yazdır**********Yazı Boyutu*****

TÜRK YURDU DERGİSİ OCAK 2008

Prof. Dr. Abdülkadir Çevik: “Sovyetler Yıkılınca Osmanlı’nın Yasını Hatırladık”*

Büyük grupların, kitlelerin ve ulusların birbirleriyle olan ilişkilerinde rol oynayan psikolojik etmenleri inceleyen Politik Psikoloji, kurucusu Prof. Dr. Vamık Volkan’ın Türkiye’ye gelişiyle yeniden gündemde yer almaya başladı. 90’lı yılların başında kurulan ve basında “Psikolojik Harp Merkezi” olarak çeşitli spekülasyonlara konu olan Türkiye Politik Psikoloji Merkezi zamanla pasifleştirildi. Ancak o yıllarda bu merkezin başkanlığını yürüten Prof. Dr. Abdülkadir Çevik, kurucusu olduğu “Politik Psikoloji Derneği” ile bu alandaki çalışmaları kurumsallaştırma gayretinde. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanlığı görevini de sürdüren ve Eylül ayında “Politik Psikoloji” adlı kitabı piyasaya çıkan Prof. Dr. Çevik ile Politik Psikoloji penceresinden Türkiye’nin güncel meselelerine bakmaya çalıştık.

- Hocam, dilerseniz öncelikle Politik Psikoloji Derneğinden söz edelim biraz…*****
- 2006 yılı başında bazı arkadaşlarla birlikte kurduk Politik Psikoloji Derneği’ni. Bu arkadaşların içinde psikiyatristler, hukukçular, emekli diplomat, müfettiş ve valiler var…*****

- Ne amaçla kuruldu bu dernek? *****
- 1992 yılında Başbakanlıkta Birsen Ceyhun ile birlikte Türk Politik Psikoloji Merkezi’ni kurduk ve ben o merkezin başkanlığını yürüttüm. Bu merkez yanılmıyorsam 1997’ye kadar resmen faal olarak görev yaptı. Ancak daha sonra hükümetlerin değişmesiyle, herhangi bir açıklama yapılmadan ve bir teşekkür etme nezaketi dahi gösterilmeden görevimiz bitirildi. Bu pek hoş bir şey değildi. Çünkü çok emek sarf etmiştik. Başbakanlığa gidip gelirken devletin arabasını dahi kullanmadık, kendi mesaimizden harcadık.*****
Daha sonra da maalesef terör olayları bitmedi. Özellikle 2002 yılında kurulan AKP hükümetinden sonra etnik farklılıklar üzerinde durulması, Türk kimliğinin sanki bir alt kimlikmiş gibi gösterilmesi vs. bizi yeniden PKK sorunu, çeşitli grupların psikolojik etkilenmeleri, büyük gruplar arasındaki ilişkiler gibi konulara eğilmeye itti. Biz zaten bu konularda zaman zaman konuşmalar yapıyorduk; Harp Okulunda, Dışişlerinde, İstihbarat Teşkilatında, Emniyette vs. dersler veriyorduk. Nihayet bunu bir dernek haline getirelim, kurumsallaştıralım istedik.*****
Dernekte her ay kendi üyelerimizi eğitmek amacıyla ben konuşuyorum, Gündüz Aktan konuşuyor, başka konuşmacıları çağırıyoruz icabında. Mesela geçen hafta Vamık Volkan hocamızı çağırdık, toplumsal travmalar ve sonuçları hakkında bir konferans verdi. Amacımız -ve bu arada politik psikolojinin amacı- toplumun kendi içindeki sürtüşmeleri barışçıl yollarla çözümlemeye gayret etmek ve uluslararası ilişkilerde klasik diplomasinin yanında politik psikolojiyi ilave bir alternatif olarak kullanmayı gündeme getirmek.*****

- Devlet organlarının derneğinize ve faaliyetlerinize ilgisi nasıl? Devletin politik psikolojiyi önemsediğine dair bir emare var mı?
- Harp Okulunda verdiğim dersler bile bence Ordunun bu işi ne kadar ciddiye aldığını gösteriyor. Ama devlet derken sivil yönetimleri-politikacıları kastediyorsanız, 1997’den sonra hiç kimse bizimle doğrudan temasa geçmedi. Asıl bu işi ciddiye alması gerekenlerin şimdiye kadar maalesef bu konuyu önemsediklerini söyleyemem. Tabii bizim vaktiyle 1992-1996 yılları arasında yaptığımız çalışmalar zaten devletin arşivlerinde var; onlardan bizim haberimiz olmadan yararlanıyor olabilirler, onu bilmiyorum.*****

- Politik Psikoloji Merkezi’nin macerasını kısaca anlatır mısınız? Fonksiyonu neydi, sonra nasıl pasifleştirildi?
- Bu merkez, terörün en yoğun ve şiddetli olduğu bir dönemde kuruldu. Biz o merkezde, terör ve terörizm psikolojisi konusunda araştırmalar yaptık. Bölgeyi gezdik, halkla konuştuk. Ben zaten 20 yılını orada geçirmiş biri olarak, bölgeyi çok yakından tanıyordum. Değerlendirmelerimizi, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Milli Güvenlik Kurulu ve İçişleri Bakanlığı başta olmak üzere devlet kademelerine sunduk. Hatta o zaman İçişleri Bakanı Sayın İsmet Sezgin’in bu konuda bir teşekkür yazısı da vardı. Ancak basında “Psikolojik Savaş Merkezi” diye spekülasyonlar yapıldı. Öyle şey olur mu? Biz, aynen insanı iyileştirmeye çalıştığımız gibi, toplumun da barış içinde kardeşçe yaşamasını isteyen bir anlayışa sahiptik. Psikolojiyi insanları savaşa hazırlamak amacıyla da kullanabilirsiniz, barış içinde yaşatmak amacıyla da. Gerek o merkezin, gerekse şimdiki derneğimizin amacı savaşa yönelik değil, barışçı bir anlayıştır; bunu özellikle ifade etmek isterim.*****

- O merkez şu anda ne durumda?*****
- O merkeze ne olduğu hakkında hiçbir bilgim yok. Biz o merkezi, bir derinlik psikolojisi ve analitik psikoloji temelli bir anlayışa sahip olarak kurduk. Fakat şu anda orada bu anlayışta kimsenin kaldığını düşünmüyorum.*****

- Kısa süre önce “Politik Psikoloji” adında bir de kitabınız çıktı. Gayet yalın ve anlaşılır bir üslupla kaleme alınmış…
- Evet, kitabı yazarken sadece bu alanda çalışanların değil, farklı alanlardaki insanların ve herkesin yararlanabilmesini amaçladık. Bilimsel temelleri dikkate almak kaydıyla, halkın anlayacağı bir dilde yazmaya gayret ettik.*****

- Politik Psikoloji’nin “seçilmiş travma, seçilmiş zafer, yas” gibi temel kavramları var. Kitabınızı henüz okumamış olanlar için bu kavramları kısaca açıklar mısınız?*****
- İsterseniz, Politik Psikoloji’nin nasıl ortaya çıktığını anlatmakla başlayalım. 1974 yıllında Başbakan Bülent Ecevit, Türkler ile İranlılar arasındaki sorunlarda bazı duygusal problemlerin etkili olduğundan bahsetmişti. O zaman pek kaale alınmadı ama 1977 yılında Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat, İsrail Parlamentosunda yaptığı bir konuşmada diyor ki “Araplarla İsrailliler arasındaki sorunların temelinde yüzde 70 psikolojik faktörler rol oynuyor.” O zaman Amerika Devlet Başkanı Carter, Amerikan Psikiyatri Derneğinden bunun araştırılmasını istiyor. Dernek, ‘ne yapacağız’ diye düşünürken akıllarına Vamık hoca geliyor.*****
Niye Vamık Volkan? Vamık hoca, Osmanlı döneminde Bursa’dan Kıbrıs’a göç ettirilmiş bir kadı torunudur. 1974 yılında Türkiye’ye bir yıllığına gelmişti, ben de yeni asistandım, o dönemden beri tanışıyoruz. O zaman ben ondan haftada beş saat ders alıyordum. O dönemde kendisi Kıbrıslı Rumlar ve Türkler arasındaki psikolojik ilişkileri analiz eden bir kitap hazırlıyordu. Ayrıca Atatürk’ün psikobiyografisiyle ilgili bir kitap hazırlığındaydı. Osmanlı tarihçisi Norman Stone ile birlikte hazırladıkları Kıbrıslı Rumlar ve Türklerle ilgili kitap, 1976 yılında Amerika’da Virginia Üniversitesi yayınları arasında basıldı.*****
Bunun üzerine Amerikan Psikiyatri Derneği, “Araplarla İsrailliler arasındaki psikolojik ilişkileri ancak Vamık hoca inceler” diye ona söylüyor. O da diyor ki, “Ben Rumları ve Türkleri bilirim ama Arapları, İsraillileri bilmem. Ama tarihçilerden diplomatlardan, psikologlardan, antropologlardan oluşan bir ekiple olabilir.”***** Ardından 1978 yılında Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde bu amaçla bir merkez kuruyor. Ben de 1980 yılında iki yıllığına onun yanında çalışmaya gittim, doçentlik için hazırlığa. Aldığım başka derslerin yanı sıra, politik psikolojiyle de ilgilenmeye başladım, merkeze üye oldum. Türkiye’ye döndükten sonra da bağlantım kopmadı. İşte 1990’ın başında bu anlamda biz de bir şeyler yapalım diye, Başbakanlıktaki o merkezi kurduk.*****

- Seçilmiş travma, seçilmiş zafer ve yas kavramlarını Vamık hoca mı icat etti?
- Bunlar, Vamık hoca ve ekibinin İsraillilerle Araplar, Rumlarla Türkler arasındaki ilişkileri incelerken keşfettikleri kavramlardır. Önce yas kavramından başlayalım: Şimdi, nasıl ki insan bir kayba uğradığı zaman yas tutar ve bu yas süreci belli bir zaman alır, şiddeti azalarak devam eder bu yas süreci. Ama daha sonra bu yas tamamlanır ve çözümlenir. Yasın evreleri vardır, ilki şok evresidir ki bu birkaç dakika da sürebilir, birkaç saat de. Hatta bazı hastalarımızda gördüğümüz gibi bazen bir iki hafta devam ettiği de olur. Sonraki evre, inkâr evresidir. Mesela adamın yakını ölmüştür ama ondan sanki ölmemiş gibi bahseder, kabullenemez. Daha sonra pazarlık dönemi gelir, bu dönemde kişi kendi iç dünyasında pazarlık eder ve kazaya kurban giden bir yakını için “Ah keşke onu engelleseydim de yola çıkmasaydı.” der mesela. Nihayet kaybedilen kişi veya değerle ilgili olumlu ve olumsuz yanlar daha gerçekçi bir boyutta değerlendirilerek, onu içine mal etme evresi gelir. Kaybettiğimiz şeyin olumlu yanlarını kendi içimize alırız ve olumsuzlukları da dışarıda bırakırız. Normal yas süreci budur.*****
Toplumlar da bu kayıp sürecinden geçiyorlar. Ama toplumların bu kayıp sürecini yaşaması birey kadar kolay olmuyor. Hele yaşadıkları travmanın şiddeti kabul edilemeyecek kadar şiddetli boyutlarda ise, o zaman bu daha da zor oluyor. Travmalar, normal bir yas süreci yaşanmadığı zaman kalıcı hale gelebiliyor. Çözümlenmeden, öylece kalıyor.*****
Normal insan yasına dönelim; diyelim ki siz beni kaybediyorsunuz, ama hayattayken benimle bazı problemleri halledememişseniz ve bana kızgınlığınız varsa, ben gittikten sonra kime diyeceksiniz bunları? Kimseye söyleyemiyorsunuz ve bunlar içinizde çözümlenmemiş halde durduğu için takılıp kalabiliyorsunuz. O yüzden bizim kültürümüzdeki ‘helalleşme’ çok önemli bir kurumdur aslında. Bakın, atalarımızın yaptıkları her şeyin güzel bir tarafı var.***** Toplumlar da bireyler gibi, bazı şeyler çözümlenmediği zaman takılıp kalabiliyor o şeylere. Örneğin İstanbul’un Fethi bizim için çok önemli bir kazanç, ama Bizanslılar için bu kabul edilemeyecek bir kayıp. Bizim için zafer olan şey onlar için travma.*****

- Bazen de travmalar zafere dönüştürülmek isteniyor galiba. Kitabınızda bunun bir örneği vardı…*****
- Tabii. O mağdurluk psikolojisiyle ilgili. Aynı şey şimdi de devam ediyor. Bakın, birileri Parlamento’dan kendilerini kovdurmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Çünkü o travmadan bir zafer çıkarmak istiyorlar. Çünkü varlıklarının temelinde bu mağdurluk ve travmatize olmuşluk var. Bunu kimliklerinin bir parçası haline getirmişler, aynen Yunanlılar ve Ermeniler gibi.**********
Bakın, çocukluğunda ailesinden hep şiddet görmüş bir kadın, bakıyorsunuz evlendikten sonra da kocasından dayak yiyor. Biz bunu incelediğimiz zaman görüyoruz ki kadın kocasını şiddete tahrik etmek için inanılmaz şeyler yapıyor. Yani kadın çocukluk yaşantısını tekrar ettiriyor, kimliğini o mağduriyet üzerine inşa etmiş oluyor. Bizim Kürt vatandaşlarımızın bir kısmında da benzer bir psikoloji var…*****

- Bu mağduriyet psikolojisinden vazgeçemiyorlar yani?
- Evet, vazgeçmeleri kolay değil. Genellikle çok çocuklu aileler var o bölgede. Hatta öyle insanlar geliyor ki bana, çocuklarının adını bilmediği gibi kaç çocuğu olduğundan dahi habersiz. “Saldım çayıra, Mevla’m kayıra” misali. Böyle olunca o çocuğun ihtiyaçlarını vs. karşılamak mümkün olmuyor tabii. Çocuk travmatize olarak ve mağduriyet psikolojisi içerisinde büyüyor. Hayatının kalan kısmında da mağduriyetini sürdürmeye çalışıyor. *****
Şimdi gelelim yine esas konumuza. Toplum yas tutmayı beceremediği zaman bu süreç yüzyıllar boyunca devam edebiliyor. İşte Yunanlıların hâlâ İstanbul’a Konstantinopol demeye devam etmeleri ya da Sırpların Kosova Meydan Savaşındaki yenilgilerini unutamayışları gibi. Düşünün, aradan 600 sene geçtikten sonra, 1988 yılında Miloseviç Kosova’daki Sırp azınlığı topluyor ve onları kurtaracağı vaadinde bulunuyor. Bir komünist bürokrat, o zırhını çıkarıyor ve bir Sırp milliyetçisi-militanı kimliğine bürünüyor. 599 yıl önceki savaşta I. Murat ile beraber ölmüş olan Sırp Prensi Lazar’ın sözde naaşını çıkarıp tabuta koyuyorlar ve bütün Sırp köylerini bir yıl boyunca dolaştırıyorlar. Boşnak katliamını böyle gerçekleştiriyorlar ve ilk savaş böyle çıkıyor Yugoslavya’da. Orada tutukladıkları iki Türk gazeteciye, “Yeter artık 600 senedir sizden çektiğimiz, sizi de Osmanlının ipek sicimiyle asacağız.” diyorlar. Hâlbuki Osmanlı’nın oradan ayrılmasının ardından 100 yıl geçmiş. Demek ki travma kabul edilemeyecek boyutta.*****
Bu travmalar, çözümlenmediği zaman mikrop kapmış yaraya benzer. Nasıl ki düştüğümüz zaman bir yerimiz yaralanır da eğer o düştüğümüz yer ve elimiz temizse, o yara mikrop kapmadığı için kendiliğinden iyileşir; normal yas böyle bir şeydir. *****Ama patolojik yas veya tamamlanmamış yasta ise bu seçilmiş travmaya dönüşür; ya yerde mikrop vardır ya elimizde ya da her ikisinde. Bu durumda elimiz iltihaplanır, müdahale etmek gerekir, müdahale edilmezse o yas çözülmez.*****
Bireysel yası çözmek için nasıl müdahale edeceğimizi biliyoruz, yeniden yas tutmaya yönlendiririz hastamızı. Ama toplumu karşınıza alıp “hadi anlat bakalım” diyemiyorsunuz. İşte o zaman politik psikoloji kurallarını uygulamak gerekiyor. Bu ise yöneticilerin, bu bilinçle toplumu yönlendirmesiyle, gerçekçi bir boyutta toplumu idare etmeye çalışmasıyla, toplumun kayıplarını-kazançlarını daha gerçekçi bir düzeyde değerlendirmesiyle olabilir.*****

- Biz Osmanlı’nın yasını tutabildik mi?
- Benim Türk Yurdu’nda bir yazım çıktı, “Kimliğiyle Buluşma Yolunda Türkiye” diye. Orada da kısaca anlattık; Osmanlı büyük bir imparatorluk ve tabii gurur duyuyoruz. Ama Sovyetler Birliği çökünce kaybettiğimiz Osmanlıyı hatırladık, şahsen benim birden bire aklıma geldi. O zaman gözlerimin dolduğu çok zamanlar oldu. Askerimiz Mostar’a giderken, hüngür hüngür ağladım; çok acayip bir duygu bu, insanın yaşaması gerekiyor.*****
Bir zamanlar oralardaydık. Bizim soyumuz, tâ Kerkük’e kadar dayanıyor. Düşünün şimdi, bakıyoruz ki oralar elden gitmiş, Misak-ı Millî sınırları içinde olmasına rağmen. Şimdi ise -doğum yerim nüfusta Mardin görünüyor ama- benim doğduğum şehir olan Diyarbakır’a bile göz koymuşlar. Diyarbakır ki Ziya Gökalp’ı, Süleyman Nazif’i, Cahit Sıtkı’yı yetiştiren bir Türkmen şehridir. Benim çocukluğumda Diyarbakır’da konuşulan dil Azerbaycan’daki Türkçe’ye çok yakındı. Ama demografik yapı, özellikle 1950 yılından sonraki göçlerle vs. çok değişti.*****
Osmanlı’nın çöküş döneminde ardı ardına savaşlar ve büyük kayıplar oldu. İşte biz o zaman Osmanlı’nın yasını, bu kaybın acısını tam yaşayacakken, Atatürk gibi karizmatik bir lider çıktı, kurtarıcı olarak. Umut veriyordu, o acıdan bir an önce kurtulmak için. Toplum da o acıdan bir an önce kurtulabilmek için Atatürk’ün ve onun hızla yaptığı devrimlerin peşinden gitti. Gitti ama Osmanlı’nın yasını tutamadı, yani o acı orada dondu.*****
Devrimleri gerçekleştirebilmek için geçmişi belli bir noktada sınırlamak başlangıçta doğru; ama belli bir süre sonra, artık daha realistik bir dünyaya döneceğimiz için geçmişin de olumlu ve olumsuz yanlarının gerçekçi bir şekilde irdelenmesi gerekirdi. Burada büyük bir eksikliğimiz oldu. Fakat biz bunu artık yavaş yavaş yapıyoruz, 70 sene sonra Özal ile birlikte biraz başladı.*****
Biz aynı şekilde Atatürk’ün yasını da tutamadık. 1938’de Atatürk’ü kaybettik ama onu sadece heykellerle simgeleştirdik, Atatürk’ün değerlerini anlayamadık, içselleştiremedik. Atatürk ölmedi dedik ama yine kendimizi örnek aldık. Hâlbuki Atatürk’ün yasını tutabilmiş olsaydık, onun değerlerini içimize almış olacağımız için hepimiz birer Atatürk olacaktık. Buna da yine yönetenlerin bu konudaki bilgisizliği sebep oldu. Liderler toplumu yönlendirir. Uzun dönemli politikalar izlenirken 100 sene sonrasını düşünerek hareket etmek lazım, büyük devlet böyle omuzlanır ancak.

- Kimlik tartışmaları da bu yasları tutamayışımızın eseri mi?
-Tamamen değil ama bunun da payı var. Kimlik tartışmalarını kışkırtanlar, alevlendirenler, başka yönlere çekmek isteyenler var, o ayrı. Atalarımızın kimliğiyle Atatürk’ün verdiği yeni Türk kimliğini entegre etmek zorundayız eninde sonunda.***** Geçmişimizi inkâr edemeyiz, buraya uzaydan gelmedik.***** Osmanlı’nın küllerinden doğmuş bir milletiz biz.***** Ve bu millet, Osmanlı küçüldükçe toplanarak gelmiş bu çanağın içinde birikmiş. Onun için farklı anlayışta, düşüncede, inanışta, etnik yapılarda insanlar olabilir; ama Atatürk buna çok güzel bir çerçeve çizmiş: “Ne mutlu Türküm diyene!” Bu sözde ırki-etnik bir milliyetçilik değil, bir ulus devlet anlayışı, üniter-millî devlet anlayışı söz konusudur.*****

- Şöyle bir paradokstan bahsediyorsunuz; “Terörist gruplar kendilerini barışa karşı korurlar, terörist ancak eylemle var olabildiği için barış ortamında yok olma duygusunu yaşar.” Son günlerde, daha önce işe yaramadığı görüldüğü halde, yeniden teröristlere bir genel af getirilmesi konuşuluyor. Af çıkararak teröristleri dağdan indirebileceklerini düşünenlere ne tavsiye edersiniz?
- Af denilen şey toplumda disiplinsizliği getirir. O yüzden bu konuda çok dikkatli olmak lazımdır. Şimdi, teröristler içerisinde bazıları var ki hakikaten zavallı, ikna edilmiş, kandırılmış, aslında militan ruhlu olmayan ve hiçbir eyleme de katılmamış tipler. Ama onları nasıl ayırt edeceksiniz?*****
Sürekli af düşünmek, bence bu işi sulandırmaktır. Biz maalesef birtakım siyasal yatırımlar uğruna sürekli aflar çıkartıyoruz ve toplum disiplinsiz, kural tanımayan bir toplum haline geliyor. Bugün gidin Amerika’ya, polise el kaldırabilir misiniz? Bırakın el kaldırmayı, da polis durdurduğu zaman kıpırdarsanız derhal sizi vurur. Bizde nasıl? Zavallı polisi dövüyorlar. Niye? Çünkü dövenin yanında kar kalıyor. Böyle bir başıboşluk var.
Onun için aflarla falan bu iş yürümez. Af çıkarmayı düşünmek yerine terörizmi besleyen şeylerin, insanları teröre iten yolların önüne geçmek lazım. Mesela 1974 yılında Toprak Reformu yapılabilmiş olsaydı, faydalı olabilirdi. Çünkü tuzu kuru olan kendini kolay kolay tehlikeye atmaz. Her canlı kendi hayatını korumak ve her zaman bir güce sahip olmak ister. Hiçbir şeyin sahibi olmayan, kaybedecek bir şeyi olmayan ise her şeyi yapabilir. Onun için bu gibi sosyal ve ekonomik önlemlere öncelik vermek lazım.*****
Terörizm hiçbir zaman yüzde yüz bitmez. Bu normal bir şey, dünyanın her tarafında kişilik sorunu yaşayan insanlar bunu çekirdek halinde de olsa devam ettirirler. İspanya’daki ETA da böyle yapar, İrlanda’daki İRA da. Ama birtakım önlemler alınırsa, o zaman bu kolay kolay ortaya çıkmaz ve minimize edilebilir. Şimdi bakın, 2000 yılında terör fiili olarak durmuştu, ama bitmedi. O zaman, birtakım işler yapılmış olsaydı, “Terör durunca devlet bize el atıyor” duygusu yerleşecekti insanlarda. O zaman toplum teröre sempatiyle bakmazdı. Ama terörün devam ettiği süreçte devlet bir şeyler yaptığı zaman, toplum teröre daha sempatik bakar. Çünkü “Terör sayesinde biz kazanıyoruz” duygusu gelişir.*****
Terörist her zaman için terör yaptığı sürece var olacaktır. Terörist, kendi kimliğini kanıtlamak için terör yapmadan duramaz. Bingöl katliamı olmadan önce örgüt güya ateşkes ilan etmişti. Ben o zaman “Sakın ateş kestiler zannetmeyin, patlatırlar gene” demiştim ve maalesef patlattılar…*****

- Türkiye’de hep terörle mi yaşayacağız peki?*****
- Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, dünya toryum rezervinin yüzde 90’ı burada, bor madenleri, yer altı zenginlikleri var, su kaynakları var. Asya ile Avrupa’yı bağlayan öyle bir yerde duruyoruz ki köprübaşını tutmuşuz. Bunun da bir bedeli var.*****

- Kitabınızda Türkiye’deki etnik terörün psikolojik altyapısını anlatırken, diğer sebeplerin yanı sıra tarih boyunca hep yönetilmiş olmaktan kaynaklanan eziklik duygusunun da önemli olduğunu söylüyorsunuz. Halbuki Türkiye, yönetim kadrolarında hiçbir zaman etnik köken ayrımı yapmadı, öyle değil mi?*****
- Türkler ırkçı bir millet değil, çünkü bizim çocuk yetiştirme geleneğimiz buna izin vermiyor. Ben bunu yıllar önce İstanbul’daki bir toplantıda da söyledim. O zaman bazı “evrenselciler” ve aydın geçinenler bu yüzden bana sataştılar. Biz ırkçı olamayız, çünkü biz çocukken, komşumuzla, akrabalarımızla, etrafımızdaki herkesle konuşuruz. Sokakta hiç tanımasak bile, ağlayan bir çocuk gördüğümüzde “Ağlatma çocuğumuzu, ne istiyorsun, oğlum ben sana vereyim” deriz yanındakilere mesela. Ama Almanya’daki bir çocuğa anne-babasından başka kimse karışmaz, herkes yabancıdır onun için.*****
Irkçılığın kökünde ksenofobi (yabancı düşmanlığı) dediğimiz ve çocuğun doğumundan itibaren altıncı aya kadar dayanan bir problem vardır. Altıncı ayda çocuklar, tanıdığı tanımadıktan ayırt etme özelliğine sahip olur, tanıdık onun için tehlikesiz, tanımadık olan tehlikelidir. Bizim bebekliğimizde çevremizde tanıdıklar çok, tanımadıklar azdır. O yüzden de yabancılık korkusu-kaygısı bizde fazla değildir ve bu ileride ırkçı olmamızı engelleyen bir durumdur. Öyle olmadığımız için de tarihimiz boyunca, devlet kademelerinde her kökenden insan rahatlıkla yer bulabilmiştir. Öyle ki sözde Ermeni katliamı yapıldı dedikleri yıllarda bile komutanların-bakanların bazıları Ermeni kökenliydi.*****
Demek ki biz bir dışlayıcı bir millet değiliz.***** Zaten büyüklüğümüz de buradan geliyor. Bu büyüklüğümüzü dışarıya yeterince anlatamıyoruz ve bu durum onların da işine geliyor. Çünkü büyük bir Türkiye her zaman onlar için “Osmanlının dirilişi” demektir. Bu korku her zaman için vardır. Ben bunu gittiğim ülkelerde hissediyorum, yaşıyorum. Avusturya’ya gidin, bunu görürsünüz. Biz psikiyatrist olduğumuz için, söylenmese bile bu hissi rahatlıkla algılayabiliyoruz.*****
Şu anda Sayın Başbakan “75 tane benim partimde var” diyor, 20 tane de öbüründe var, etti 95. Yani parlamentonun beşte biri zaten Kürt kökenli vatandaşlarımızdan oluşuyor. Belki ayrıca yarı Kürt, yarı Türk karışık ailelerden olan vardır, yani neredeyse yarı yarıya. Onun için, bu konuda samimi ve iyi niyetli olmak lazım.*****
O halde yapılacak şey nedir? Hiç böyle kışkırtmalara falan gelmemek lazım, bu memleketi terör belasından da bölünme belasından da kurtaracak olan yine Türk ve Kürt kardeşliğidir. PKK demek Kürtler demek değildir, bu ayrımı iyi koymamız lazım. Bugün tutumuyla PKK ile iç içe olduğunu gösteren DTP’nin aldığı oy oranı bellidir.*****

- Kitabınızda, terörist başının çocukluğundan getirdiği bazı travmalardan bahsediyorsunuz. Vamık hocanın da bu konuda dikkat çekici bir sözü vardı: “Apo çocukluğundan beri kuvvetli bir baba arıyordu ve hapse atılınca Türkiye Apo’ya kuvvetli bir baba oldu.” Sizce Öcalan’ı asmak yerine İmralı’da tutmak doğru bir tercih miydi?*****
- Çok zor bir soru. Bazen bu ikilemler arasında kalıyoruz. Bazen yüzde yüz doğrusu şudur demek mümkün olmuyor. Hele bu tip toplumsal durumlarda…

- O günden bu yana geçenleri göz önünde bulundurursanız, asmama kararının bir işe yaradığını söyleyebilir miyiz?
- O günlerde hızla bu iş yapılmış olsaydı başkaydı; şimdi başka. Bu, 1 Mart Tezkeresi gibi. O gün için geçmesi gerekiyordu benim inancıma göre. Yani o gün cezası verilseydi başka olurdu, ama şimdi iş işten geçti…*****

- Zaten artık hukuken mümkün değil…
- Daha göz önüne çıkmadan önce, yani o bir iki gün içinde bir şeyler yapılsaydı, bunu göze alacak bir cesarette bulunulsaydı, farklı olurdu tabii. Artık yapılacak şey, onun idamlık fikirlerini çürütmek ve bu fikirleri idam etmektir.*****

- Devlet babalık ederken, biraz fazla şefkat göstermiyor mu?*****
- Onun cezasını orada çektirirken böyle krallar gibi değil, diğer caniler hangi şartlarda yaşıyorsa onu da öyle yaşatmak lazım. Böyle hapislik mi olur! Ben vaktiyle F Tipi cezaevleri yapılacağı zaman TRT’de bir program yapmıştım, koğuşlar örgütün kışlık talimgâhları gibi kullanılıyordu. Maalesef biz iyi yönetilmiyoruz, bu gerçeği de görmemiz lazım.*****

- Vamık Volkan gelecekte Türkiye’de bir toplumsal çatışmadan çok endişeli olduğunu söylüyor. Siz de aynı fikirde misiniz? Politik psikoloji penceresinden Türkiye’nin durumu gerçekten vahim mi gözüküyor?*****
- Ben de zaman zaman gerçekten endişe duyuyorum. Çünkü bizi yönetenler maalesef gerilim politikası izliyorlar. İktidar ve muhalefet birbirini gerilim yaratmakla suçluyor ama kendisi öyle şeyler yapıyor ki, adeta toplumun nasırına basıyor. Mesela Cumhuriyetin oluşturduğu temel kimlik özelliklerini tahrip etmeye yönelik girişimler içinde bulunuyor. Toplumda genelde böyle bir kaygı var. Tabii siyasiler bu konuda toplumu kullanıyor. *****Mesela dinin bu amaçla kullanılması önemli bir boyutta. Din ideolojik bir araç olarak devlet yönetiminde kullanıldığı zaman, bu mutlaka bölünmeye yol açar. Bir siyasi partinin iktidar olması halinde artık ideolojisini bir kenara bırakıp, devlet bilinciyle hareket etmesi gerekir.**********

- Peki, etnik bir çatışma riski görüyor musunuz?
- Allah korusun. Her zaman tehlike var, çok dikkatli olmamız lazım. Çünkü bu risk kendi içimizden değil daha çok dış güçlerin tahriklerinden kaynaklanıyor. Ama son zamanlarda, ABD’nin ve AB’nin Türkiye’nin terörle mücadelesini haklı gören mesajlar vermeleri, terör örgütüne yakınlık duymaya başlayan kesimi biraz daha devlete yaklaştırdı kanaatimce. Yani iktidarın gücünü Amerika’nın gücüyle özdeşleştiren bir psikoloji söz konusu. Güç dengesi bu tarafa geldi, toplum bu tarafa eğilim gösterebilir. Kimse güçsüzün yanında yer almak istemez. Bu bir bakıma olumlu bir şey aslında, toplumdaki çatışmaların önüne geçer.*****
-***** Teşekkür ederiz.

*Söyleşi: Ömer BEKEÇ – Kadir ÇİMEN

PAYLAŞ

Facebook*****Twitter*****Google*****Linkedin*****Whatsapp

*****Türk Ocağı*****TV

Tümü

*****

Genel Başkanımız Prof. Dr. Mehmet ÖZ'ün 45. Olağan Büyük Kurultay Konuşması

Genel Başkanımız Prof. Dr. Mehmet ÖZ'ün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Mesajı

Kültür, Kimlik, Kalkınma - Prof. Dr. Öcal OĞUZ

Türk Ocaklarından Haberdar Olun!

*****Kayıt Ol

Yazarlar

Tümü

*****

Osman OKTAYDr. Mehmet Güneş’ten Bir Kitap Daha UFUK ÇİZGİSİNDE İZ BIRAKAN YAZILAR

*****

Orhan KAVUNCU2018 Başlarken Dış Politikada Makas Değiştirme Arayışları-II Batı ile Rusya Arasında Türkiye*

*****

Mehmet GÜNEŞOsman Oktay’ın Kaleminden Çok Güzel Bir Eser: 'Modern Seyahatname'

*****

Hilal Süyümbike MARAŞMilleti Bahtiyar Eden Aydın Gaspıralı ve Çağımızın Genç Türk Aydını

*****

Ali YILDIZOsman Oktay'ın Modern Seyahatnamesi

*****

İbrahim MARAŞDersim'in Tarihinden Ders Almak

*****

Nejat ÇOĞALSon Gelişmeler Işığında Kıbrıs’a Bakış

*****

İbrahim ATABEYTürk Yurdu Dergisinde Çanakkale Savaşı

*****

Hilmi DEMİRO Yazar Benim

*****

Mustafa KÖKBüyük Şairimiz Bahaeddin Karakoç Ağabey İçin

*****

Osman OKTAYDr. Mehmet Güneş’ten Bir Kitap Daha UFUK ÇİZGİSİNDE İZ BIRAKAN YAZILAR

*****

Orhan KAVUNCU2018 Başlarken Dış Politikada Makas Değiştirme Arayışları-II Batı ile Rusya Arasında Türkiye*

*****

Mehmet GÜNEŞOsman Oktay’ın Kaleminden Çok Güzel Bir Eser: 'Modern Seyahatname'

*****

Hilal Süyümbike MARAŞMilleti Bahtiyar Eden Aydın Gaspıralı ve Çağımızın Genç Türk Aydını

*****

Ali YILDIZOsman Oktay'ın Modern Seyahatnamesi

*****

İbrahim MARAŞDersim'in Tarihinden Ders Almak

*****

Nejat ÇOĞALSon Gelişmeler Işığında Kıbrıs’a Bakış

*****

İbrahim ATABEYTürk Yurdu Dergisinde Çanakkale Savaşı

*****

Hilmi DEMİRO Yazar Benim

*****

Mustafa KÖKBüyük Şairimiz Bahaeddin Karakoç Ağabey İçin

PrevNext

Türk Yurdu Dergisi

Türk Yurdu Nisan 2019SATIN AL

  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 05-26-2019, 09:36   #2029
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

KUŞATILAN ÇEVREMİZ

18 Nisan 2009 04:00

********************

Nedense bazı mesleklerin ayrıcalığı bulunur, doktorluk da bunlardan biridir. Fahri mühendis, fahri muhasebeci falan olmaz ama fahri doktorluk vardır.


Nedense bazı mesleklerin ayrıcalığı bulunur, doktorluk da bunlardan biridir. Fahri mühendis, fahri muhasebeci falan olmaz ama fahri doktorluk vardır. Topluma ve insanlığa hizmet etmiş bazı kişiler üniversiteler tarafından fahri doktor veya fahri profesör ilan edilirler; bu akademik bir gelenektir. Bu geleneği 12 Eylül sonrasında önüne gelene fahri profesör unvanı verip cübbe giydiren yağcı rektörler sulandırdı, üç gün daha yerlerinde oturabilmek için darbeci Kenan Evren’e fahri unvanlar verdiler. Öğrencilerini katleden, asistanlarını ve öğretim üyesi arkadaşlarını sürgün edip üniversiteden kovan o darbeciye törenlerde övgüler dizip elleriyle cübbe giydirmekten hiç utanmadılar.
Döktüğü kanın hesabının şimdiye kadar kendisinden çoktan sorulmuş olması gereken Kenan Evren, hâlâ birçok üniversitemizin fahri doktoru ve profesörüdür. Kenan Evren ve diğer darbeciler, kendi yazdıkları Anayasa ile kendilerini korumaya aldılar ve halen de yargılanamıyorlar fakat, aslında onların üzerindeki o cübbeleri çekip almayı engelleyen hiçbir şey yok. Sadece Kenan Evren’e verilen unvanları geri alacak, onu cübbesiz bırakacak babayiğit rektörlere ihtiyacımız var. Eğer geçmişimizle gerçekten yüzleşmek istiyorsak, üniversitelerimiz üzerlerinde yapışıp kalan bu ayıbı mutlaka temizlemeli ve darbecilere verilen o unvanları geri almalıdır.*****
Bizler geçmişle yaşamıyoruz, ama geçmişi de hiçbir zaman unutmuyoruz. Günümüzde laiklik ve çağdaşlık örtüsüyle gezenlerin, sırtında cübbe taşıyanların geçmişte neler yaptığını hatırlamamız, onları tanımamız ve tanıtmamız gerekiyor.
1984 yılında, ülkedeki bütün cezaevleri devrimci tutsaklarla tıka basa dolu durumdayken içeriden birtakım haberler almaya başladık. Metris cezaevinden bazı devrimciler, iradeleri dışında tıbbi muayeneye(!) götürülüyordu. Götürüldükleri yer, HZİ Nöropsikiyatri Vakfı’nın Gayrettepe’deki merkeziydi. Burada, devrimci tutsaklar üzerinde ABD’de piyasaya çıkacak olan bazı ilaçların denemesi yapıldı, devrimciler kobay olarak kullanıldı. Nazi Almanya’sında Dr.Mengele’nin tutuklulara yaptığı tıbbi denek uygulamasının aynısı burada yapıldı. Bu vakıf, ülkedeki her vakıf gibi Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kontrolü altında olması gerekirken, devletin cezaevlerinden devrimcileri alıp ilaç tekellerinin amaçları doğrultusunda kullandı. Bu vakfın yönetim kurulu başkanı Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’dı; kardeşi Dr. Turan İtil de vakfın yöneticisi ve deney yürütücüsü idi. Bu deneylere ünlü doktor Ayhan Songar’ın da katıldığı iyi biliniyor. Vakfın ismi, Muazzez İlmiye Çığ ve Turan İtil’in anneleri Hafize Zekeriya İtil’in ad ve soyadının baş harflerinden oluşmuştu. Dr.Turan İtil, tutukluların kobay gibi kullanıldığını, ABD’de yayınlanan bir tıp bültenine yazdığı makalesinde itiraf etti; zaten şimdi ABD’de yaşıyor ve New York Üniversitesinde öğretim üyeliği yapıyor. Yani sırtında yine cübbe var. Deneylerin sonuçlarını eş-dost sohbetlerinde açıklayan Ayhan Songar birkaç yıl önce yaşamını kaybetti. HZİ vakfı ise 1990’da devrimciler tarafından kullanılmaz hale getirildikten sonra tabelayı indirip dükkanı kapatmak zorunda kaldı ama suçları bakidir.
O dönemde vakfın yönetim kurulu başkanı olan Muazzez İlmiye Çığ’ın vakıfta olan bitenden haberi var mıydı bilemiyorum ama sonradan mutlaka haberdar olmuştur. Bu olayın kamuoyunda epey konuşulduğu fakat yalanlanmadığı ve olayın üzerine cübbe örtüldüğü de ayrı bir gerçektir.
Geçmişimizle yüzleşmekten korkmayacaksak ve yüzleşmekten yanaysak eğer, cübbelerin altındaki yüzleri de kuşkusuz tanıyacağız ve hatırlayacağız.
Sapla samanın birbirine karıştığı, cübbelerin altında çağdaşlıktan dem vurulduğu bu dönemde her cübbede bir keramet aranacaksa bizim daha çok işimiz var.*****
ERTUĞRUL ÜNLÜTÜRK
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 05-26-2019, 09:41   #2030
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

AnasayfaHakkındaArşiv

TURGUT BALYA

13 Takipçi | 26 Takip

Kategorilerim

Diğer İçeriklerim (133)

SABAH GRUBUNUN ÖYKÜSÜERGENEKONCULAR GELENEKSEL FAŞİSTLERLE RESMEN BARIŞIYOR!!!BİZDEKİ İRTİCANIN HATIRLATTIKLARIBABANIN SON DEMLERİ

Tüm içeriklerim

Takipçilerim (13)

**************************************************

PERİNÇEK GÖREV İCABI BİR SOLCUDUR !!! (19)

2011-12-16 20:36:00

Faşist Prof. Turan İtil ve*****kardeşi Muazzez İlmiyye Çığ*****ve de Perinçekçiler********** *************************************************************************************************************************************** Prof.Turan İtil, gazeteci Leyla Umar ve Muazzez İlmiyye Çığ*************************Faşist Prof. Turan İtil, Kardeşi Muazzez İlmiyye Çığ, Perinçekçilerle Aynı Safta

******************************Faşist Prof. Dr. Turan İtil, Perinçekçilerin derneği Türkiye Gençlik Birliği'nin Mart 2011 yürüyüşüne de katılmış. Haberi Ergenekoncu faşist Oda Tv.'den okuyalım:

************************* " TGB binlerce kişilik katılımla İstiklal Caddesi'nde gençlik yürüyüşü gerçekleştirdi...
60 üniversiteden 150 topluluğun da katıldığı yürüyüşe USTKB, TÜMÖD, ADD Şubeleri ve Gençlik Kolları, İşçi Partisi destek verdi. TGB üyesi Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, Org. Çetin Doğan’ın eşi Vardiya Bizde temsilcisi Nilgül Doğan, Bilim Ütopya Koop. Bşk. Semih Koray, Prof. Dr. Turan İtil, Prof. Dr. Tolga Yarman'ın yanı sıra birçok aydın TGB’lilerle birlikte yürüdü. ... " (Oda tv, 14 Mart 2011 tarihli haber-yorum)******* ** ******************************** Perinçekçilerin faşist Prof. Turan İtil ile ilişkileri vardır*********************************** Perinçekçi Prof. Dr. Kürşat Yıldız ( Bilim ve Ütopya dergisinde de yöneticidir Kürşat Yıldız) Bilim ve Toplum adlı Perinçekçi dergide İtil'in yazısına yer vermiştir. Aşağıdaki açıklama daha geniş mahiyettedir.

"Bilim ve Toplum - 5 Eylül 2009 / Prof. Dr. Turan İTİL
*****
"İleti gönderen Türk-Kan » Çrş Ara 16, 2009 16:18
*********************************** "Prof. Dr. Kürşat Yıldız ve Prof. Dr. Şadi Yenen'in birlikte sundukları programda Türkiye'nin bilim gündemi ve bu gündem içinde öne çıkan konular işleniyor.

************************* "Üniversiteler, yükseköğretim ile ilgili gelişme ve haberler, bilimsel yayınlar, bilimsel çalışmalar, kongreler, Dünyada ve ülkemizde bir hafta boyunca bilim ve teknoloji alanında yaşanan gelişmeler ile gelecek haftanın bilimsel olayları aktarılıyor.

***** ********** "Prof. Dr. Kürşat Yıldız Kocaeli Üniversitesinde, Prof. Dr. Şadi Yenen ise İstanbul Tıp Fakültesinde öğretim üyesi.

******************** "İki bilim insanımız 14 yıldır her ay kesintisiz yayınlanan, Türkiye'nin hemen bütün üniversitelerinde temsilcilik ve çalışma grupları bulunan, bilim çevrelerinde kabul gören Bilim ve Ütopya dergisinin Yayın Kurulu üyesi ve yazarı.

************************* "Bu bölümün konusu: Alzheimer Hastalığı ve Hafıza Bozuklukları
************************* "Konuk: Nöropsikyatrist Prof. Dr. Turan İTİL"******* ** ******************************** Faşist Prof. Turan İtil, Sümerolog Kemalist Muazzez İlmiyye Çığ'ın kardeşidir. Sümerolog'un kitapları Perinçek'in Kaynak Yayınları tarafından basılmakta ve İlmiye Çığ zaman zaman Perinçek'in ULUSAL KANAL'ında programlara katılmakta veya program yapmaktadır.

*****

** ** **

*****

************************* Prof. Turan İTİL, Amerikanın hizmetinde...

****************************** 2005-2012 süresince Amerikan Ordusu Hava Kuvvetleri Araştırma Merkezi' ne, Nörofizyoloji ve Psikofarmakoloji araştırmaları İkinci Başkanı (co-principal investigator) olarak atanmıştır.******* ** ********************** HZİ Vakfı Prof. Turan İtil'indir

************************* "çok uluslu ilaç tekelleri, bilim kuruluşları aracılığı ile sağlıklı insanları defalarca kobay olarak kullandı, genellikle resmi kurumların onayı ile kurulan deney merkezleri hakkında kamuoyu bilgi sahibi olunca her defasında büyük tartışmalar yaşandı. bu nedenle bu tip çalışmalar gizli yapılmaya başlandı. işte bu konuda büyük tartışmalar yaratan örnekler:
******************** · prof. turan itil’in başında olduğu hzi vakfı’nın 1984’de abd’de henüz piyasaya çıkmamış ilaçları türkiye’de denediği iddiaları ortalığı karıştırdı. prof. itil, abd’de yayımlanan psikofarmakoloji bülteni’ne yazdığı bir makalede bu ülkede yasaklanmış olan “insan üzerinde ilaç deneylerinin türkiye’de hastalar ve gönüllüler üzerinde denendiğini" açıkladı."

http://istanbul.indymedia.org/...s/2006/10/153507.php
(milleplateaux, 26.01.2008 06:20)

http://istanbul.indymedia.org/...s/2006/10/153507.php

istanbul.indymedia.org

*****

** ** **

*****

************************* Turan İtil ile Prof Ayhan Songar işbirliği içindedir. Prof. Songar 1978-79'larda zaman zaman Tercüman gazetesinde tıp üzerine faşist makaleler yazıyordu. Bunlar Soğuk Savaş elemanlarıdır. Soğuk Savaş sonrası bunlar ikiye bölünmüştür. Bir safta Nazlı Ilıcaklar, Abdullah Güller, Tayyip Erdoğanlar, Fethullah Hocalar diğer yanda ise Askeri faşist generaller, subaylar (Veli Küçük gibi) ve Perinçek gibi sivil kanat yer alıyordu. O zamanlar 1978-79'larda Perinçek ile Nazlı Ilıcaklar el eleydi. Aydınlık gazetesi Ilıcakların matbaasında basılıyordu.******* ** *************************** Evrensel Gazetesindeki Önemli Yazı****************************** Evrensel gazetesi 18 Nisan 2009 tarihinde 12 Eylül Faşizmi, Bir Vakıf ve Muazzez İlmiye Çığ başlıklı yazıda gayet önemli bilgiler veriyordu.

************************* Günümüzde laiklik ve çağdaşlık örtüsüyle gezenlerin, sırtında cübbe taşıyanların geçmişte neler yaptığını hatırlamamız, onları tanımamız ve tanıtmamız gerekiyor.

*****

************************* 1984 yılında, ülkedeki bütün cezaevleri devrimci tutsaklarla tıka basa dolu durumdayken içeriden birtakım haberler almaya başladık.

*****

************************* Metris cezaevinden bazı devrimciler, iradeleri dışında tıbbi muayeneye(!) götürülüyordu.

*****

************************* Götürüldükleri yer, HZİ Nöropsikiyatri Vakfı’nın Gayrettepe’deki merkeziydi.

*****

************************* Burada, devrimci tutsaklar üzerinde ABD’de piyasaya çıkacak olan bazı ilaçların denemesi yapıldı, devrimciler kobay olarak kullanıldı.

*****

************************* Nazi Almanya’sında Dr. Mengele’nin tutuklulara yaptığı tıbbi denek uygulamasının aynısı burada yapıldı.

*****

************************* Bu vakıf, ülkedeki her vakıf gibi Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kontrolü altında olması gerekirken, devletin cezaevlerinden devrimcileri alıp ilaç tekellerinin amaçları doğrultusunda kullandı.

*****

************************* Bu vakfın yönetim kurulu başkanı Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’dı; kardeşi Dr. Turan İtil de vakfın yöneticisi ve deney yürütücüsü idi. (Her ikisi de İP çetecisidir.)

*****

************************* Bu deneylere ünlü doktor Ayhan Songar’ın da katıldığı iyi biliniyor. Vakfın ismi, Muazzez İlmiye Çığ ve Turan İtil’in anneleri Hafize Zekeriya İtil’in ad ve soyadının baş harflerinden oluşmuştu.

*****

************************* Dr.Turan İtil, tutukluların kobay gibi kullanıldığını, ABD’de yayınlanan bir tıp bültenine yazdığı makalesinde itiraf etti; zaten şimdi ABD’de yaşıyor ve New York Üniversitesinde öğretim üyeliği yapıyor.

*****

************************* Yani sırtında yine cübbe var. Deneylerin sonuçlarını eş-dost sohbetlerinde açıklayan Ayhan Songar birkaç yıl önce yaşamını kaybetti.

*****

************************* HZİ vakfı ise 1990’da devrimciler tarafından kullanılmaz hale getirildikten sonra tabelayı indirip dükkanı kapatmak zorunda kaldı ama suçları bakidir.

*****

*************** O dönemde vakfın yönetim kurulu başkanı olan Muazzez İlmiye Çığ’ın vakıfta olan bitenden haberi var mıydı bilemiyorum ama sonradan mutlaka haberdar olmuştur.

*****

************************* Bu olayın kamuoyunda epey konuşulduğu fakat yalanlanmadığı ve olayın üzerine cübbe örtüldüğü de ayrı bir gerçektir.

*****

************************* Geçmişimizle yüzleşmekten korkmayacaksak ve yüzleşmekten yanaysak eğer, cübbelerin altındaki yüzleri de kuşkusuz tanıyacağız ve hatırlayacağız.

*****

************************* Sapla samanın birbirine karıştığı, cübbelerin altında çağdaşlıktan dem vurulduğu bu dönemde her cübbede bir keramet aranacaksa bizim daha çok işimiz var.

*****

evrensel gazetesi 18/4/2009 DEN ALINTIDIR.

** ** **

*****www.mirbotan.com*****açıkladı. 12 EYLÜL SUÇLULARI: PROF. DR. TURAN İTİL, PROF. DR. AYHAN SONGAR

Prof. Dr. Turan İTİL
Prof. Dr. Ayhan SONGAR : Turan İTİL ile birlikte cuntanın başından itibaren devrimci tutsaklar üzerinde anket yapılmasında ve birtakım -menşei belirsiz- ilaçların araştırılmasında çalışan bu iki faşist işkenceci sadist, Türkiye'nin MENGELE'leri olarak ün yaptılar. CIA ajanı Paul HANZE'nin de güvenini kazanmış iki CIA ajanıdırlar.

*
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
arsivlemesem olmazdi, arşiv, arşivlemesem olmazdı, blog, blogspot, sitesi

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may post replies
You may not post attachments
You may edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı



Şu Anki Saat: 12:19


Powered by vBulletin
Copyright © 2000-2009 Jelsoft Enterprises Limited.
www.stetuskop.com