www.steTUSkop.com ; TIP ve TUS'un MERKEZi ! Doğruların TEK Adresi !

Geri git   www.steTUSkop.com ; TIP ve TUS'un MERKEZi ! Doğruların TEK Adresi ! > MESLEKİ KATEGORİ > İdari Kurumlar / TIP Eğitim Kurumları > ÖSYM

2569 (2 Kayıtlı Ve 2567 Misafir Üye Bulunmaktadır.)
Anasayfa İletişim TUS Güncel TUS Dersaneleri TUS Hazırlık Yabancı Dil ve TUS Mecburi Hizmet YDUS Tus Rehberi DUS
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 11-26-2018, 20:09   #231
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Alıntı:
Kayıtsız Üye´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Kuyruğu verip, gövdeyi kurtarmak
05 Eylül 2016, 04.00
Hüseyin Likoğlu
Hüseyin Likoğlu

Tüm Yazıları

15 Temmuz işgal girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Fetullahçı Terör Örgütü'ne yönelik çalışmalar tüm hızıyla sürüyor. Bu zamana dek 50 bine yakın kişi kamu görevinden ihraç edildi. Sadece son kararnamede 30 bini aşkın kamu görevlisinin ismi yer aldı. Listelere kabaca bakıldığında doğru isimlere dokunulduğunu, daha doğrusu geçmişten beri FETÖ ile iltisaklı olduğu herkesçe bilinen isimlerin ihraç edildiğini görebiliyoruz.
Şüphesiz yapılanlar FETÖ ile mücadele için önemlidir. Ancak ihraç edilen isimlerin genelde alt kadrolarda olması birtakım soru işaretlerini beraberinde getiriyor. Ayrıca 15 Temmuz'dan sonra bu isimlerin elebaşı Pensilvanya'da olan terör örgütü için bir anlam ifade edip etmediğini de iyi irdelemek lazım.
17-25 Aralık sonrası başta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan olmak üzere birçok kişi örgütü, ihanet, ticaret ve ibadet halkası olmak üzere üç bölüme ayırmıştı. FETÖ'ye yönelik son operasyonlar sanki daha çok ibadet ve ticaret halkasındaki isimleri kapsıyor. Darbe girişiminde bulunan generaller ve suçüstü yakalanan isimler dışında örgütün ihanet tabakasına ulaşıldığı tam olarak söylenemez. Zaten asıl elebaşları 17-25 Aralık sonrası yurtdışına çıkarılmıştı. Örgütün önemli isimlerinin büyük bölümünün de ikinci bir ülke vatandaşlığına sahip olduğu bilinen bir gerçek.
Bütün bunların ışığında bakıldığında 15 Temmuz sonrası FETÖ'nün yeni bir yapılanmaya gittiği muhakkaktır. Yani örgüt artık eskisi gibi yapılanmasını sürdüremeyecek. Dolayısıyla ticaret ve ibadet tabakası örgüt için artık bir anlam ifade etmiyor. İbadet tabakasının bu saatten sonra örgüt için yapabileceği bir şey kalmadı. Ticaret tabakasının ise bunca darbeden sonra örgüte kaynak aktarması neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bir anlamda ticaret ve ibadet tabakası FETÖ için artık safra haline gelmiştir.
Etkili mücadele için bu örgütün içerde kalan ihanet şebekesinin en kısa zamanda bulunması gerekir. Enerjimizi buna yoğunlaştırmalıyız. Herkesin bildiği FETÖ'cülerle uğraşırsak büyük balığı kaçırmış oluruz. Örgüt artık yükte hafif pahada ağır kriptolarla yoluna devam edecek. Kendine yük olacak ticaret ve ibadet tabakasını daha fazla taşımayacak. Belki uzun bir süre yeniden takiyye adı altında gizlenme yolunu deneyecek. Eskiden gizlenmek için kendi tabirleriyle ehli dünya gibi yaşıyorlardı. Gizlenmek için namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, başörtüsü takmıyor, içki, kumar, eğlence ile gizleniyorlardı. Yeni dönemde tam tersi olabilir. Dicle Üniversitesi eski rektörünün 17 Aralıktan sonra başını örterek 15 Temmuz'a kadar konumunu koruduğunu burada hatırlamak gerek.
FETÖ ile mücadelede bir başka önemli konu ise mücadeleyi kimin yürüttüğü, ya da isimleri kimin tespit ettiğidir. Bu örgüt bir kriptoyu korumak için 100 tane bilinen adamını feda edebilir. Zaten örgüt için bilinen isimlerin bir önemi yok. Onlar himmet toplama, kurban bulma ve öğrenci çalma işinde kullanılıyorlardı. 15 Temmuz'dan sonra bu faaliyetlerin hiçbirini yapacak durumda değil örgüt. Dolayısıyla bu isimlerin bir önemi kalmadı. Yani kamudan ihraç edilen isimleri belirleyenler arasında kim var. Bunun iyi analiz edilmesi gerek.
Birkaç örnekle bu durumun önemine dikkat çekmek istiyorum. Mesela emir subaylarının imamı, namı diğer Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar başta olmak üzere komutanlara ihanet eden en yakınlarındaki subaylardan sorumlu Muhammet Uslu, kamu görevine nasıl başladı? Uslu 2014 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'na uzman yardımcısı olarak ilk kamu görevine girdi. 14 kişi mülakata çağrıldı. Sadece Muhammet Uslu ve eşi geldi mülakata. 12 kişi gelmedi. Mülakat komisyonu başkanı bu durumdan hiç şüphelenmedi. Eşi feragat ettiği için Muhammet Uslu'yu hemen uzman yardımcısı olarak başlattı. Aynı komisyon başkanının, Uslu'nun Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü'ne geçmesinde de emeği var.
Fuat Avni isimli sosyal medya hesabını yönettiği için tutuklanan Mustafa Koçyiğit'in hikayesi Muhammet Uslu'nun hikayesinden farklı değil. Üstelik Koçyiğit o kadar kıymetli bir elemandı ki onun getirdiği isimler MİT başta olmak üzere birçok kuruma yerleştirildi. Bu isimler şimdi FETÖ ile mücadele komisyonlarında etkin görevler üstlenmiş durumda.
Başbakanlık'tan çok sayıda isim ihraç edildi. Bu isimler nasıl o görevlere getirildi? İşte bu incelenmeden soruşturma eksik kalır. Bir zamanlar köylü Müslümanları Başbakanlığın kapısından bile geçirmemek lazım diyenler, acaba kapıları kimlere açtı? Buna bakılması gerekmiyor mu?
Örnek çok. Mesele çok derin. Kimin ne yaptığından çok, bundan sonra ne yapmamız gerektiğine odaklanmalıyız. FETÖ, kuyruğu verip gövdeyi kurtarmak istiyor.
14 kişi mülakata çağrıldı. Sadece Muhammet Uslu ve eşi geldi mülakata. 12 kişi gelmedi. Mülakat komisyonu başkanı bu durumdan hiç şüphelenmedi. Eşi feragat ettiği için Muhammet Uslu'yu hemen uzman yardımcısı olarak başlattı. Aynı komisyon başkanının, Uslu'nun Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü'ne geçmesinde de emeği var.
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla

     

Alt 12-02-2018, 18:00   #232
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Cemaat Hala Neden Varlığını Sürdürüyor?

Kıtalar Arası

Nov 17

Ahmet Kuru

16 Kasım 2018

“Hizmet bizim çocuğumuz gibi, insan çocuğunu evden atar mı?” Bu sözleri söyleyen misafirimin hislerine saygı duymakla beraber farklı düşündüğümü söylemeyi de vicdani bir borç bildim. “Çocuğunuz değil de babanız gibi düşünün; 20, 30, hatta 40 yaşına gelmiş bir bireyin babası hala kendi evini kurup bağımsız bir hayat sürmesine karşı çıkıyorsa, o kişinin bu durumu reddetmesi ve gidip kendi evini kurması gerekir” dedim.

Son dört yılda Gülen Cemaati mensubu oldukları iddiası ile yüz binden fazla insan türlü hak ihlalleri ve zulümlere maruz kaldı. Bir çoğu işten çıkarıldı ve hapse atıldı. Önemli bir bölümünün mallarına el kondu. Bazıları işkence gördü ve hatta öldürüldü.

AKP iktidarı ve işbirlikçileri bu zulümleri yaparken başta Fethullah Gülen olmak üzere Cemaat’i sevk ve idare edenler takipçilerini geleceğe dair sürpriz beklentiler ve geçmişten kıssalar ile teselli etmeye odaklandılar ve rasyonel çözüm arayışları ortaya koyamadılar.

Cemaat ile ilişkili bireyler sayısal olarak önemli bir kitle ve uğradıkları mağduriyetlere karşı rasyonel çözümler ortaya koyabilecek potansiyele sahipler. Ancak önlerindeki en büyük engellerden birisi Cemaat’in gerçeklikten kopmuş liderliğine ve türlü fiyaskolara imza atmış olan hiyerarşisine hala kredi veriyor olmaları. Cemaat’in hiyerarşik yapısı lağvedilse bireyler bulundukları değişik ülkelerde topluma gerçekten entegre olabilir, yerel ve gerçekten bağımsız sivil toplum aktörleri olarak bireysel veya kolektif faaliyetlerde bulunabilirler.

15 Temmuz darbe girişiminden günümüze Cemaat’in önündeki en doğru seçenek hiyerarşik yapısını ve liderlik mekanizmasını tamamen lağvetmek idi. Merkezi yapı ortadan kalktıktan sonra da Türkiye dışındaki Cemaat mensupları bulundukları yerlerde yerel olarak zor durumdaki mülteci ailelere destek verebilir ve Türkiye’dekiler için para toplamak gibi yardım faaliyetleri için bir araya gelmeye devam edebilirlerdi. Hiyerarşinin olmaması kolektif hiçbir şey yapılamayacağı anlamına gelmez.

Gülen ve ekibi bu seçeneği reddetmiş görünüyor. 15 Temmuz’un hemen ardından Cemaat’in yurtdışındaki tabanında bir adem-i merkeziyet ve yerelleşme beklentisi gözlemleniyordu. Buna göre artık herkes yerel olarak bulunduğu yerde faaliyet gösterecekti. Ancak, zamanla tabanın tepkileri azalıp, Türkiye’deki rejimin zulümleri gündeme hakim olunca Cemaat yöneticileri eski hiyerarşik yapıyı yeniden yerleştirmenin yollarını aramaya başladılar.

Bu gidişatın yanlışlığını dört maddede açıklamak istiyorum:

Birincisi Cemaat Türkiye’de bir nefret objesi haline gelmiştir ve imajını kısa bir zamanda tekrar düzeltmesi söz konusu değildir. Sizden nefret eden bir topluma hizmet götüremezsiniz. Bu konuda ısrar etmek “evimden defol” diyen birinin evini ziyarete gitmek gibi anlamsız bir ısrardır.

Dahası Türkiye’de çok farklı toplum kesimlerinin üzerinde ittifak ettiği bir Cemaat korkusu bulunmaktadır. Bu nefret ve korku bileşimi Cemaat ile ilişkili görünen insanlara yapılan zulümlere sessiz kalınmasına sebep, en azından bahane teşkil etmektedir. Cemaat — hiyerarşik yapısı ve içinde siyasi hırslar barındıran anlayışı ile — bilinen varlığını sona erdiği takdirde kendisi hakkındaki nefret ve korkuyu da sona erdirebilir. Böylelikle Cemaat eski mensuplarının Türkiye toplumunun değişik katmanlarında nispeten daha fazla bir sempati kazanmasına yol açabilir.

İkincisi, tüm evrensellik iddialarına rağmen Cemaat’in mevcut yapısı Türkiye ve Türkçe merkezlidir. Cemaat yüz küsur ülkede okul açmıştır, faydalı diyalog faaliyetlerinde bulunmuştur; ama bunların hemen hepsi dolaylı ve uzun vadeli de olsa asıl merkez olan Türkiye ile ilişkili faaliyetlerdir.

Somut bir örnek vermek gerekirse, yirmi yıldır ABD’de yaşamasına karşın Gülen — kendisi ile röportaja gelen*****New Yorkermuhabirinin tespitine göre — merhabalaşacak kadar bile İngilizce öğrenmeye ihtiyaç duymamıştır. Bu Cemaat’in küreselleşme iddiasının ne kadar yüzeysel ve Türklük vurgusunun ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Dahası Cemaat, ABD’de yönetici pozisyonlara, hatta üniversite rektörlüğüne, tayin ettikleri arasında İngilizce konuşamamayı bir olumsuz kriter olarak görmemektedir. Zaten halen Cemaat’in ana iletişim kanalı olan Gülen’in “Bam Teli” adlı sohbetleri Türkiye ve Türk siyaseti merkezli mesajlar içerme özelliğini korumaktadır.

Cemaat’in Türkiye dışındaki mensupları bulundukları ülkelere gerçekten entegre olmak istiyorlarsa dünya görüşü Türkiye ve hatta Türkiye siyaseti odaklı olan liderliği ve atama ile gelen “abilerin” yönlendirmesini reddetmeleri gerekir. Ancak bu şekilde evrensel anlayış ile bulundukları ülkelerde eğitim ve başka alanlarda katkıda bulunabilirler.

Üçüncüsü, son günlerde gazeteci Ahmet Dönmez’in gündeme getirdiği cezaevlerinde ayaklanma konulu tartışmada Cemaat içinde hala değişik yollardan gücü ele geçirme düşüncesine sahip bir grup veya grupların bulunduğu iddia edilmektedir. İster MİT’in Cemaat üzerine operasyonlarına alet olarak isterse Erdoğan rejimini bitirme saplantısı ile hareket ediyor olsunlar, bu grupların varlığı Cemaat’i 15 Temmuz gibi facialara gelecekte de açık bir yapı olarak tutmaktadır. Bu sorunun en kökten çözümü Cemaat’in mevcut yapısıyla kendisini lağvetmesidir. Cemaat perdesi ortadan kalktığında bu tür aktörlerin gelecekteki provokasyonların önü kesilecek ve geçmişte yaptıklarından da daha net hesap sorulabilecektir.

Cemaat içinde siyasi maceraları bir hayat tarzı haline getirmiş, güç meraklısı aktörlerin varlığı hem Türkiye’deki zulmün devamına bahane teşkil etmekte hem de yurtdışındaki Cemaat mensuplarını tehlikeye atmaktadır. Sözgelimi Dönmez’in kod ismini Sezai olarak açıkladığı şahıs ile sadece Cemaat ortak bağı üzerinden sosyal ilişkilerde bulunmuş kişiler hiçbir siyasi macera talepleri olmasa bile sırf bu ilişkilerden dolayı ilerde bulundukları ülkelerde de zan altında kalabilirler. Bu tür riskleri yok etmenin en net yolu merkezi cemaat ilişkilerini sona erdirmek ve sözde değil özde yerelleşmektir.

Dördüncü olarak, Cemaat ile değişik seviyelerde irtibatı bulunmuş çok fazla sayıda eğitimli birey bulunmaktadır. Cemaat bu bireylerin Türkiye’de ve yurtdışında değişik sahalarda kendilerine yeni bir beyaz sayfa açmaları konusunda ve onların gelecekte insanlığa yapacakları katkı adına bir yük haline gelmiştir. Cemaat yapısı kendisiyle irtibatlı bireyleri “Cemaat’in gizli ajandasına hizmet ediyor olma” ithamı altında tutmaktadır. Cemaat yapısı ortadan kalktığında bu bireylerin bulundukları ülkelerde akademiden ekonomik hayata, siyasetten sosyal hayata kadar geniş bir yelpazede bağımsız bir şekilde bireysel olarak veya isterlerse yeni kolektif oluşumlarla faaliyet göstermeleri mümkün olacaktır.

Peki, tüm bu olumlu ihtimaller söz konusu iken Cemaat neden hala ısrarla varlığını devam ettirmektedir? Bunu da üç madde halinde açıklamak istiyorum.

Cemaat Neden Kendini Lağvetmedi?

Birincisi, Cemaat’in içinde — başta Gülen’in kendisi olmak üzere — bir çok kişi Cemaat’in “seçilmiş” olduğuna inanmaktadır. Cemaat mensupları “bu işin sahibi Allah” gibi ifadelere çok alışkındırlar ve bu ifadelerdeki sorunları düşünmezler. Bu perspektiften bakınca da Cemaat’in lağvedilmesi söz konusu değildir, zira “Allah bitti demeden, bu iş bitmez.” Türkiye ve hatta dünyanın kurtuluşu ile Allah tarafından vazifelendirilmiş olan Cemaat’in ortadan kalkması teklif bile edilemez.

Bu anlayışın yanlışlıklarını uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Seçilmişlik anlayışı Gazali’nin otobiyografisinde kendisini asrın müceddidi ilan etmesinden, İmam Rabbani’nin hicri ikinci bin yılın müceddidi kabul edilmesine, oradan da Said Nursi’nin kendisini asrın vazifelisi olarak göstermesine kadar bir çok örneği içinde barındıran tasavvufi bir geleneğin devamıdır. Türkiye’de ve dünyada bir çok Müslüman tarikat ve cemaat kendi liderlerini ve gruplarını seçilmiş sanmaktadırlar ve bu durum Müslüman ülkelerdeki bir çok sorunun temel sebeplerindendir. Seçilmiş lider inancının yanlışlık ve zararları konusunda detaylı bir inceleme isteyenler bu konuya dair*****Kıtalar Arası’nda çıkmış olan yarım düzineden fazla yazıyı okuyabilirler.

Cemaat’in kendisini lağvetmemesinin ikinci önemli sebebi “stratejik muğlaklık” adı verilen bir dil ve zihniyet tutumudur. Gülen’e Cemaat’in amaçları gibi somut sorular yöneltildiğinde hep muğlak cevaplar vermiştir. Yeryüzünde herkese dini hakikatleri anlatma dışında bir hedefleri olmadığını beyan etmiştir. Fakat Gülen’in, Cemaat’in askeriye ve adliyeye çok sayıda takipçisini yönlendirmesi ve onları takip etmesi gibi konulardaki muğlak ifadeleri endişeleri izale etmemiştir.

Kısa vadede muğlaklık Cemaat’e stratejik manevra alanları açmış olsa da uzun vadede dışardan bakanlar arasında güvenilmez bir grup algısı oluşturmuştur. Dahası muğlaklık Cemaat mensupları arasında da tam bir zihin kargaşasına yol açmıştır.

Muğlaklığın bir sonucu olarak Cemaat mensupları yukarıda sıraladığımız dört madde konusunda kafa karışıklığı yaşamaktadırlar. Düşünceleri şöyle özetlenebilir: Cemaat’in Türkiye’de şu an bir nefret objesi olması geçici bir durumdur; asıl kimliklerini gizleyen gruplar Türk milletini kandırmışlardır; durum değişince millet Cemaat’e hak ettiği konumu yeniden verecektir. Böyle olmasa bile bir sorun yoktur, zira Cemaat artık küresel bir hareket olarak yoluna devam edecektir. Cemaat’in yüzde 99’u tertemiz bireylerdir; kalan yüzde 1’in de kim olduğu belli değildir. Yaşanan süreç hem arınmaya hem de dünya çapında tanınmaya vesile olmuştur.

Bu cümleler abartılı da olsa ortalama Cemaat mensuplarının sosyal medyada dile getirdiği görüşleri genel olarak yansıtmaktadır. Görüldüğü gibi bu cümleleri bir araya getirip yazmak da, okumak da zordur, zira mantıki bir tutarlılıkları yoktur. İşte tam da bu tutarsızlık durumu Cemaat’in varlığını devam ettirmesinin en önemli sebeplerinden birini oluşturmaktadır.

Üçüncü önemli sebep Türkiye’de Erdoğan rejiminin işlediği inanılmaz boyutlara ulaşmış olan zulümlerdir. Cemaat içinde eleştirel düşünceye karşı olan aktörler kendi pozisyonlarını sağlama alma adına bu zulümleri kullanmaktadırlar. Cemaat’in mevcut yapısını sürdürmesi ile kendi otoritelerini veya geçimlerini devam ettiren bu aktörler işlenen zulümleri değerlendirmekte ve “bu şartlarda kendi içimizde eleştiri ile fitne çıkarmayalım” gibi söylemler ile Cemaat’in mevcut yapısını ve onun içinde kendi hiyerarşik ve finansal pozisyonlarını devam ettirmektedirler.

Sonuç

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Cemaat yapılanmasını tamamen sona erdirmeyerek veya en azından yerelleşmenin önünü açmayarak Gülen ve diğer Cemaat yöneticileri yanlış bir tercihte bulunmuşlardır. Cemaat’in hiyerarşik ve Türkiye siyasetine odaklı yapısı Cemaat ile ilişkilerini devam ettiren bireylerin bulundukları ülkelerde etkili sivil toplum aktörleri haline gelmesi konusunda bir engel teşkil etmektedir.

Başta Gülen olmak üzere Cemaat’in mevcut lider kadrosunun taban üzerinde devam eden etkisinde seçilmişlik algısının ve muğlak ifadelerin etkisi büyüktür. Bunların yanı sıra Erdoğan rejiminin Cemaat mensubu olduğu iddia edilenleri toptan terörist ilan ederek uyguladığı soykırımı andıran politikalar da Cemaat idarecileri tarafından mevcut durumlarını devam ettirmenin bir bahanesi olarak kullanılmaktadır. Paradoksal olarak Cemaat idarecilerinin Erdoğan karşıtı tutumları da Türkiye’deki rejim tarafından zulümlerin devamının bir bahanesi olarak kullanılmaktadır.

Gülen ve Cemaat’in diğer yöneticileri mevcut yapıyı lağvetmek gibi ezber bozan yeni tavırlar yerine defalarca başarısızlıkla sonuçlanmış siyasi tavırlarına, özellikle de Erdoğan’a muhalefete devam etmektedirler. Bu tavırlar Erdoğan’ı zayıflatmak şöyle dursun, onun kurduğu siyasi koalisyonunun devamına katkı sağlamaktadır.

Eğer Cemaat mevcut yapısını lağvederse Türkiye’de mensuplarına yönelen nefretin ve kendisinden duyulan korkunun belirli bir oranda azalmasını sağlayabilir. Cemaat’in sona ermesiyle bağımsızlıklarını kazanacak bireylerin Türkiye’de olanları yeni bir hayata başlama adımları atabilir, yurtdışındakiler de bulundukları ülkelere gerçekten entegre olabilirler. Gülen’den mistik beklentisi kalmayan bireylerin kendi ayakları üzerinde rasyonel bir şekilde, sebeplere riayet ederek yaşama tutunma ihtimalleri güçlenir.

Gelecek adına tahminde bulunmak güç, ama Cemaat’in mevcut yapısı ile devam etmesi halinde takipçilerine faydadan çok zarar vereceği görülmekte. Zira Cemaat’in son on yılda girdiği siyasi maceralar ilerde girebileceği daha çok macera olduğunu göstermekte.

Gülen CemaatiBireySivil ToplumHiyerarşiYerelleşme

2 claps

Follow

Kıtalar Arası

Bağımsız yorum, tartışma ve analiz platformu

Top on Medium

Goodbye, Object Oriented Programming

Charles Scalfani

109K

Top on Medium

We Don’t Need More Coders

Tyler Elliot Bettilyon

19.3K

Top on Medium

I Left My Cushy Job to Study Depression. Here’s What I Learned.

Elitsa Dermendzhiyska

https://medium.com/@kitalararasi2017...r-b25c7aa149fe
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 12-02-2018, 18:18   #233
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Kültleşme Konusu: Gülen Cemaati*****Örneği

Kıtalar Arası

Mar 1

Gökhan Bacık

1 Mart 2018

Londra merkezli Hizmet Çalışmaları Merkezi’nin direktörü İsmail Sezgin bir analizinde Gülen Cemaati’nin karşı karşıya olduğu büyük tehditlerden birisinin kültleşmek olduğunu belirtmiştir. Sezgin’e göre Gülen Cemaati halihazırda bir kült değildir ancak böyle bir riskten bahsetmek de*****gerekmektedir. Sezgin, 18 Şubat 2018 tarihli Twitter mesajında bu konuda uyarılar*****yapmıştır:

15 Temmuz sonrası yaşananlar, alternatif söylem üretememe, mevcut sorulara cevap verememe, kendi derdini anlatamama, içe kapanma (hatta kısmen münzevileşme) vs. derken Cemaat büyük bir tehlikenin daha eşiğine geldi: Kültleşme problemi.

Cemaat gibi zorluklar yaşayan sosyal hareketlere korunaklı bir alan olan modern Batı toplumları için kültleşmek son derece alarm verici bir durumdur. Batılı algıya göre kültleşmek hem*****tehlikeli*****hem de*****ümitsiz*****bir duruma işaret eder. Batı’da kült “ikna olmayan, laftan anlamayan, ne derseniz deyin, kendi bildiğinin dışında bir telkine açık olmayan” bir yapı olarak görülmektedir. Dolayısıyla Batılı toplumlarda kült olarak algılanan yapılar, zamanla marjinalleşir sonra da siyasetin, medyanın ve elitlerin ilgisini kaybeder. Kült görüntüsü vermeye başlayan yapılardan insanlar uzaklaşır, onlarla birlikte görünmek istemezler. Aksine, kültleşen yapılar hızla güvenlik bürokrasisinin ilgi alanına girerler.

Peki, Gülen Cemaati örneğinde kültleşme konusu nasıl ele alınmalıdır? Bu konu üzerinden Cemaat incelendiğinde nasıl bir resim karşımıza çıkmaktadır?

Kültleşme konusunu Gülen Cemaati bağlamında ayrıntılı olarak ele almadan önce bir noktanın altı çizilmelidir: Gülen Cemaatinin tabanını oluşturan on binlerce insan hukuka tamamen aykırı olarak hapsedilmiş durumdadır. Bu tabanı oluşturan pek çok kişi de karşılaştıkları hukuki ve fiili ayrımcılık nedeni ile türlü ekonomik zorluklar yaşamaktadır. Bir tür kolektif cezalandırma ile karşı karşıya kalan Cemaat’in duygusal bir atmosfere girmesi son derece doğaldır. Ama yine de kültleşme konusu ile Cemaat’in yaşadığı olağanüstü zorlukların doğurduğu duygusallaşma konuları birbirinden ayrılmalıdır. Kültleşme tabanın yaşadığı duygusal tecrübelerden doğmaz. Aksine, kültleşme bir grubun lider ve elit tabakasının stratejileri sonucu ortaya çıkar. Dolayısıyla bir grubun kültleşmesi konusunun analiz düzeyi taban değil karar vericileridir.

Kültleşme

Sosyal bilimin çeşitli disiplinlerine göre olaya bakacak olursak, kültleşme üzerine geniş bir literatür bulunmaktadır. Bu yazının anlaşılır ve kuramsal olarak tutarlı olması için, tartışmayı*****Colin Campbell’inçizdiği çerçeve etrafında yapacağım. Campbell’in yaptığı tartışmadan hareket edersek bir kült, belirli kişilerin kendileri için tutarlı ancak dış dünyada kabul edilen standart referanslara göre açıklanamayan görüşleri kabul etmeleri ile başlıyor. Buna göre kültün üyeleri yaptıklarını sürekli olarak diğer insanların anlamadığı ve normal görmediği biçimlerde açıklarlar. Bunu bir tanım halinde somutlaştırırsak, bir kült düşünce ve eylemlerini sadece kendi öznel referanslarına göre doğrulayan insanlardan oluşmaktadır. Böylece kült, bir totolojik evren üretir ve bu evrenin içinde ne olursa olsun açıklanır. Dış dünyadan getirilecek bir referansla yapılan hiç bir açıklamaya itibar edilmez. Kültleşen yapıların itibar ettikleri içsel gerekçeler ise rasyonel ve doğal alanın dışında tanımlanmış kriterlere dayanır. Zamanla kültleşen yapı ve dış dünya arasındaki diyalog da tam bu nedenden dolayı kopacaktır.

İkinci nokta ise yukarıda vurgulanan lider ve seçkinler konusudur. Kültleşme, bir hareketin çekirdek kadrosunun “başarabileceği” bir durumdur. Büyük krizler yaşayan yapılar (parti, cemaat vb.) krize karşı koyma siyaseti geliştiremeyince kültleşmektedirler. Başka bir ifade ile kriz, bir yapının kültleşme ihtimalini doğurur. Söylemini, siyasetini ve aktörlerini değiştirmeyen yapılar, mevcut sorunları da izah edemeyeceği için bir iç söyleme yönelir. Başarısızların, ayakta kalmak için değişik ölçüde kültleşmeyi tercih etmeleri yaygın bir durumdur.

Nitekim yukarıda da belirtildiği üzere Cemaat’in kültleşme probleminin alternatif söylem üretememe, mevcut sorulara cevap verememe gibi konularla ilintili olarak ele alınması tesadüf değildir. Buradaki grup sosyolojisine dayalı mantık açıktır: Bir hareketin yönetimi yeni söylem üretemez ve mevcut sorunlara cevap veremezse ayakta kalmak için kültleşir. “Neden bunlar oldu? Bunlara kim neden oldu? Sorumlular nasıl hesap verdi? Bundan sonra ne yapılmalı?” gibi sorulara dış dünyaya referans vererek cevap veremeyen grup elitleri kültleşerek bir iç söylem üretirler. Kült mantığı, grubun eski düzen yoluna devam etmesi için tabanını dünyadan koparması taktiğine dayanmaktadır. Bu taktikler kimi zaman mistik önermelere kimi zaman kelime oyunlarına kimi zaman totolojik çıkarsamalara dayanır. Standart bir kült söylemi yoktur, her hareket kendi doğasına uygun bir kült üretir. Örneğin dini yapılar mistik söylemlerle açıklamalar üretirken, milliyetçi yapılar tarihsel mitlere dayanarak kült söylemleri üretebilirler.

Kültleşme, Kozalite ve Kutsallık

Tartışmayı kuramsal düzeyden somut çerçeveye indirgemek için yakın zamanda kamuoyuna yansıyan bazı açıklamaları ele almak faydalı olabilir. Bu örnekler kültleşme söylemi ile ne kastedildiğini somut olarak açıklamaya katkıda bulunacaktır.

Örneğin, Cemil Tokpınar 23 Şubat 2018’de yazdığı bir makalede şunları*****ifade etmiştir:

Çünkü benim duruşum, Hizmet Hareketinin rakamsal başarılarına ya da yerel veya evrensel kabul görmesine ayarlı bir duruş değil. Hocaefendi ve etrafında oluşan muhteşem hizmetin, İlâhî bir istihdam olduğu kadar ülkemize ve insanlığa bir lütuf ve nimet olduğuna inandım.

Tokpınar’a göre Cemaat’in değerlendirilmesi yerel ve evrensel kabul görmesine bağlı değildir. Bu yaklaşıma göre grubun kalan tabanı ve kurumları da bazı kişilerin yanlış tercihleri ile risk altına girse bile bu bir ölçü kabul edilmeyecektir. Çünkü Tokpınar’ın ifade ettiği şekli ile Gülen Cemaati’nin değeri ve doğruluğu “ilahi bir istihdam” nedeni ile her şartta garanti altındadır. İlahi olarak istihdam edildiği için zaten dış dünyadan bir gerekçe ile Cemaat’i sorgulamak imkanı da yoktur. Geliştirdiği mistik yaklaşım ile Tokpınar aslında Cemaat’in başarısının sorgulanma imkanını kategorik olarak yok etmektedir.

Bu yazının İngilizce’ye tercüme edilmesi durumunda, Tokpınar’ın kült söyleminin özelliklerini taşıyan yaklaşımı bir Batılı için — çağrıştıracağı bazı uç ihtimalleri de düşünürsek — ürkütücü olacaktır. Büyük olasılıkla Batı dünyasında bu metni okuyan her sosyal bilimci, Tokpınar’ın görüşlerini Cemaat’in kültleştiği yönünde bir delil olarak kullanacaktır. Bu yaklaşımda dış dünyadan insanların normal kabul ettiği değerlendirme ölçüleri kabul edilmemektedir. Aksine, grubun doğruluğu ve denetimi ancak ilahi istihdam olarak ifade edilen bir iç mantık ile ispat edilmeye çalışılmaktadır.

Benzer bir örnek olarak Mahmut Akpınar, 20 Şubat 2018 tarihinde yazdığı bir yazıda şöyle*****demektedir:

Güreş mi yapıyoruz ki yenilelim? Maçta mıyız, bir müsabaka mı var? Hak arayışında, hukuk müdafaasında önemli olan yenmek-yenilmek, dayak yemek, dayak atmak değildir. Ortada bir hukuk, var olma, yaşam mücadelesi varsa kimin güçlü olduğuna bakılmaz. Kimin haklı kimin haksız, kimin zalim kimin mazlum olduğuna, kimin katil kimin maktul olduğuna bakılır.

Bu örnek Tokpınar’ın yazısından bir açıdan farklıdır. Akpınar sürreal bir alana referans vererek bir iç dil kurgulamamaktadır. Aksine, post-modern bir yaklaşımla yenmek/yenilmek gibi kavramların bir tür yapı sökümü ile yeni bir iç dil üretilmesine çalışmaktadır. Akpınar’a göre kimse Cemaat’in performansını sorgulayamaz, çünkü bu bir yarış veya güreş değildir. Dolayısıyla başarı ve başarısızlık gibi kavramlar zaten konuyla ilgili değildir. Başarısız görülen her şey aslında bir başarı olarak yorumlanabilir. Görüldüğü üzere Tokpınar’ın dini-mistik yöntemle yaptığını, Akpınar daha modern, hatta post-modern, bir dil ile yapmakta, ancak son tahlilde Cemaat’in başarı-başarısızlık ekseninde tartışılamayacağını iddia ederek normal hayat ve mantık kriterlerini geçersiz kılmaktadır.

Cemaatin kültleştiği konusunda bol miktarda veriyi sosyal medyada tespit etmek mümkündür. On binlerce takipçisi olan ve saf dini/mistik kült söylemlerini cemaat tabanında yayan pek çok Twitter hesabı bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi olan Hayrettin Tuğ takma isimli, Fethullah Gülen’in kaldığı yerden yayın yaptığını iddia eden, bazen “şöyle buyurdular” şeklinde bazen de üstü kapalı bir şekilde kendisinden alıntılar yapan Twitter kullanıcısı, 26 Şubat 2018 tarihinde şu mesajı*****paylaşmıştır:

Bu işin sahibi Allah’tır. Kimse bu hizmetle başa çıkamaz. Çünkü mücadeleyi başka zeminde sürdürüyorlar. Bizimle alâkası yok, bütün işleri yapan Allah’tır…Allah’a karşı ilân-ı harp eden bir gün belâsını bulur.

Bu mesajın neden bir kült söylemi olduğunu tartışmaya bile gerek bulunmamaktadır. Cemaat’in bütün işlerini Allah yapmaktadır ve o nedenle bir sorgulamaya dahi girişilemez. Sahibi Allah olan bir şeyi sorgulamak, Allah’ı sorgulamak anlamına gelecektir. Cemaatle uğraşanlar da aslında Allah’a savaş ilan etmişlerdir. Açık bir ifade ile bu mesaj örneğinde bir kült söyleminin zirve noktasını gözlemlemekteyiz.

Bu mesaja verilen tepkilerin analizi de önemlidir. Yukarıda, kültleşmenin bir grubun seçkinlerinin tercihi olduğunun altı çizilmişti. Nitekim, bu mesaja verilen tepkilerin yarısı olumlu, yarısı ise son derece olumsuzdur. Örneğin, bu mesaja tepki gösteren bir Twitter kullanıcısı, benzer söylemlerin ters teptiğini, her olayı dini bir bağlamda ifade edip işin içinden çıkmak yerine yaşanılan problemlere akli ve mantıksal çözümler üretilmesi gerektiğini*****ifade etmektedir.

Öte yandan, “Tanrı’yı öne sürmek” olarak adlandırılabilecek bu tip kült söylemleri dini açıdan büyük sorunlar doğurmaktadır. Sıkıntılar çeken insanlara eleştirilecek bir adres verilmediği ve bütün sorumluluğun Allah’a ait olduğu söylenince, en azından uzun vadede, insanlar doğal olarak Allah’ı sorgulamaya başlamaktadırlar. O nedenle krize giren dini yapılar, özellikle genç kuşak için bir agnostisizm üretme mekanizmasına dönüşmektedirler.

Kültleşme ve Lider

Kültleşme lider merkezli bir süreçtir. Bu süreçte “lideri koruma stratejisi” şeklinde adlandırabileceğimiz tutum önemli rol oynar. Bütün kültlerde kutsanmış bir lider algısı bulunmaktadır. Zaten pratikte kültleşmek birincil olarak liderin doğası ile ilgili düşüncenin nasıl tanımlandığı ile ilgilidir. Kısaca özetlersek kült bir liderin iki somut özeliği vardır: i. Bütün yanlışlar ona rağmen gerçekleşmiştir, ii. Liderin yanlışlarında bile bir hikmet vardır. Böylece kültleşen lider fiilen kutsanarak aklın ve tarihin dışında tanımlanır. Gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de liderler genelde kültleşmişlerdir. Türkiye sosyolojisinin bu yansıması, bir ölçüde Gülen Cemaati’nde de bulunmaktadır. Ancak burada kritik nokta günümüzde Cemaat’in söyleminin lider algısını nasıl yönlendirdiğidir.

Lider konusunda dönüşümü takip etmek için yakın zamanda verdiği bir mülakatta Süleyman Sargın’ın*****söyledikleri*****önemli ipuçları taşıyor:

Ama yukarıda bahsettiğim hastalıkların tesiriyle biz bu yükü taşıyamadık. Çünkü o hastalıklara işaret eden ve tedaviler öneren Hocaefendi’yi dinlemedik. Burada şu kurum, bu kurum, falan şahıs değil kastım. Hocaefendi’nin elli yıllık yol arkadaşları M. Ali Şengül, Abdullah Aymaz ve İsmail Büyükçelebi abiler dışında bunun istisnası yok. Ben de dâhil hepimizin hataları ve kusurları oldu.

Sargın’a göre yaşanan sorunlar lideri dinlememekten kaynaklanmıştır. Bu açıklamanın iç mesajına göre aslında liderin söyledikleri yapılmamıştır. Ancak bu kadar insanın liderin söylediklerini, üstelik çok uzun bir süre, neden yapmadıklarını ve tam olarak neyi yapmadıklarını anlayamıyoruz. Mesela lider ne zaman ne demiştir ve buna kim niye uymamıştır?

Esasen bu yaklaşımda iki nokta göze çarpıyor: Sargın, hata yapanlar listesinden bazı isimleri muaf tutuyor. Buna göre ismi geçen Şengül, Aymaz ve Büyükçelebi hata yapmamıştır. Bu isimlerin de lidere yakınlık dışında ne tür bir özellikleri olduğu veya son süreçte neyi doğru yaptıkları açıklanmamaktadır. İkinci nokta, herkes kusurludur ve hata yapmıştır. Bu tanım ile “herkes” kümesi içine Cemaat’in son süreçte kritik kararlarını alan kişiler de tabanla birlikte kaynaşmakta ve “arada kaybolmaktadırlar.” Herkes hata yaptığı için zaten belirli kişilere “madem hata yaptınız hesap verin” deme imkanı kalmamaktadır. Böyle totolojik bir hata yapma tanımı, sonuçta kimsenin “hata yaptığı için tasfiyesini” gerektirmeyen bir algı üretmektedir. Halbuki “herkes hata yaptı” önermesi ikna edici olmaktan uzaktır. Cemaatin tabanındaki bir öğretmenin yaptığı hata ile cemaatin üst karar alma mekanizmalarındaki kişilerin yaptığı hataları “hepimiz hata yaptık” gibi ifadelerle aynı küme içinde tartışmak herkesin düz mantıkla anlayacağı gibi bir kelime oyunudur. Bu tip ifadelerle korunmak istenen Cemaat değil, üst düzeydeki hata yapan kişilerdir.

Öte yandan bu örnekte Cemaat’in seçkinleri görünüşte “lider hata yapmadı, biz yaptık” demekte ancak bunu diyerek paradoksal biçimde güçlerini korumakta, hatta sağlama almaktadırlar. Dolayısıyla, bu tip açıklamalarda temel bir mantıksal çelişki bulunuyor. Dünyadaki bilinen bütün politik, ahlaki ve başka düzenlerde “lider hata yapmadı onu dinlemeyerek ben hata yaptım” diyen kişinin ortalıkta bir daha pek görünmemesi beklenir. Yani, bu açıklama*****zahiren*****lideri korumak için söyleniyor gibi görünse de pratikte hata yapanların kendilerini koruma söylemidir. Yukarıda ifade edildiği gibi “lideri koruma stratejisi” ile bir kült söylemi oluşturulmakta ve bu söylem seçkinlerin konumunu sağlamlaştırma aracı olarak kullanılmaktadır.

Ancak bu söylemde hem Cemaat’e hem de Gülen’e son derece zarar veren bir dinamik de bulunuyor: Bu tür görüşleri sık ortaya atanların sandığının aksine, modern dünyada lideri koruyarak sorumluluğu alt tabakadaki insanlara dağıtmak hiç itibar görmeyecek, hatta otoriterlik olarak algılanacak bir izah türüdür. Dolayısıyla bu tip açıklamalarla sadece Cemaat’in kültleştiği algısının Batı dünyasında pekişmesine katkıda bulunulmaktadır. En azından, “lider ve etrafında küçük bir grup dışında hepimiz hata yaptı” demek modern dünyada çocukça bir açıklama olarak kabul edilir. Parmakla sayılacak kadar az insanın dışında diğer mensuplarının liderini anlayamadığı ve dinlemediği bir Cemaat ciddi bir patolojiye işaret eder. Dolayısıyla bu tip yaklaşımlar Cemaat’in kültleşmesinin yanı sıra ciddiye alınmama sonucunu da üretir. Çünkü bu yaklaşım, Gülen Cemaati’ni, kendisini ve ülkenin kaderini belirleyen hayati konularda yıllarca liderin dışında sürekli olarak hata yapan ve birbiri ile anlaşamayan bir insan topluluğu biçiminde tanımlamaktır.

Sonuç

Gülen Cemaati üzerine yakın zamanda yapılan tartışmalar gözden geçirildiğinde — bu yazıda çeşitli örnekleri ele alındığı gibi — bazı aktörlerin söylemlerinin bir kültleşme sorununun oluşmasına katkıda bulunduğu tespitini yapmak yerinde olacaktır. Halbuki, bir kült olmaya yönelmek her hangi bir sosyal grup için yapılabilecek en ciddi hatalardan birisidir. Diğer taraftan bu bağlamda altı çizilmesi gereken bir nokta da şudur: Cemaat’in bilgi üretme mutfağında çok sayıda ilahiyatçı vardır ve bunların modern dünyayı ve özellikle de Batı toplumlarını doğru okuyabildikleri konusunda ciddi soru işaretleri bulunmaktadır. Cemaat’i savunma niyeti ile aslında kültleşmeye katkıda bulunacak fikirlerin bu kadar rahat ortaya atılmasının bir nedeni, hareketin söylemini inşa eden bu grubun kutsallık ve liderlik gibi konularda sadece Batı toplumlarının değil, Türk toplumunun bile kabul etmeyeceği iddialı söylemler üreten bir bakış açısına sahip olmasıdır.

Gülen CemaatiBatıŞeffaflaşmaKültKültleşme

1 clap

Follow

Kıtalar Arası

Bağımsız yorum, tartışma ve analiz platformu

Top on Medium

Goodbye, Object Oriented Programming

Charles Scalfani

109K

Top on Medium

We Don’t Need More Coders

Tyler Elliot Bettilyon

19.4K

Top on Medium

I Left My Cushy Job to Study Depression. Here’s What I Learned.

Elitsa Dermendzhiyska

https://medium.com/@kitalararasi2017...i-3b29be7b7aac
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 01-17-2019, 09:23   #234
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart İsmimin çıkartılması

"Davasız yargılama olmaz" ilkesi ve savcıların yetkileri
Savcı, iddia edendir ve iddia makamını işgal eder; sentez, yani karar makamını değil
“Devlet”in ortaya çıkmasıyla birlikte suçlar ve yargılama, kamusallaşmaya, deyiş yerindeyse, devletleşmeye başlamıştır. Kamunun koruyucusu olan devlet adına kovuşturma yapılabilmesi için de, adı üstünde “kamu davası”nın açılması, yani uyuşmazlığın yargılama makamı önüne taşınması zorunludur.

Çünkü yargılamanın temel ilkesi bellidir: “Davasız yargılama olmaz”; “dava yoksa yargıç da yoktur”.

Yeri gelmişken kamuoyunda ve basında yeterince bilinmediği anlaşılan bu ilkenin nasıl çarpıtıldığına ilişkin bir örnek vermek isterim:

Bilindiği üzere Yassıada Mahkemesi, “doğal/yasal yargıç” ilkesinin çiğnenmesinin çok çarpıcı bir örneği ve Cumhuriyet döneminin yüzünü kızartan bir rezalettir. Hukukun temel ilkelerine aykırı bir mahkeme eliyle Merhum Menderes ve arkadaşlarının asılması ise, devletin “tasarlayarak” (taammüden) işlediği yüz kızartıcı bir cinayettir.

Yassıada Mahkemesinde Mahkeme (Divan) Başkanlığını yürüten Merhum Salim Başol’u hiç tanımadım. Başol’un oturumları yönetme biçimini, gereksiz sorular sormasını ise hep yadırgamış, eleştirmişimdir.

Merhum Başkan Başol’un “Sizi buraya tıkayan kuvvet böyle istiyor” sözlerini ben de basında ilk kez okuduğum zaman çok şaşırmıştım. Çünkü ilk bakışta başı ve sonu kaldırılarak yansıtılan bu sözlerden "Sizi buraya tıkan kuvvet, bizden sizin mahkûm edilmenizi istiyor. Biz de buna boyun eğiyoruz” izlenimi veriyordu.

Eğer durum böyle ise, Türk yargısı ve yargıçları açısından unutulmaz bir yargılama rezaleti, silinemez bir leke söz konusuydu.

Konuyu incelemek gereğini duydum.

Ne yazık ki, bu sözler, kamuoyuna eksik, hatta çarpıtılarak yansıtılmıştı. Doğrusu ise şuydu: “ CHP mallarının yasayla hazineye aktarılması”na ilişkin davanın duruşması sırasında sanıklardan Manisa Milletvekili Merhum Samet Ağaoğlu, Divan Başkanı Salim Başol'a söz konusu Yasa’ya olumlu oy verenlerin hepsinin değil de, niçin sadece 36 milletvekilinin Mahkeme önüne çıkarıldığını, özellikle o dönemde Yasa’yı hükümet adına savunan sözcü Merhum Fethi Çelikbaş'ın neden sanıklar arasında bulunmadığını sormuş, Merhum Başol da, “Sizi alıp Yassıada'ya tıkan kudret böyle istemiş. Bunu biz bilemeyiz. Divan, sadece huzuruna getirilen davaya bakar" diye yanıt vermiştir.

Dikkat ederseniz, basında her şeyden önce söylenen sözlerden “… bunu biz bilemeyiz. Divan, sadece huzuruna getirilen davaya bakar" kesimi görmezlikten gelinmiş, ortadan kaldırılmıştır. Bu durum, tıpkı Bektaşi babasının “Namaza durmayın sarhoş iken” (lâ takrabûs salâte ve entum sukârâ) ayetinin (Nisâ, 43) işine gelmeyen “sarhoş iken” (ve entum sukârâ) kesimini atlamasına benzemekte ve bir yargıca haksızlık edilmektedir.

Çünkü o sözlerin hukuksal gerekçesi, tam da unutulan kesimde, yani “Divan, sadece huzuruna getirilen davaya bakar" tümcesindedir.

Başol, Mahkemenin o oturumunda aslında Roma hukukundan bu yana suç yargılamasında benimsenen ve yukarıda değinilen temel ve küresel bir ilkeyi dile getirmektedir. O da şudur: “Davasız yargılama olmaz” ya da “dava yoksa yargıç da yoktur” yahut “yargıç, dava açılmadan yargılama yapamaz” veyahut “yargıç kendiliğinden olaya/davaya el koyamaz” (ne procedat index ex officio).”

Bunun anlamı da kısaca şudur: Yargılamada bir insan hem iddiacı, yani savcı, hem de karar verici, yani yargıç olamaz. Eğer bu ayrıma uyulmasaydı, iddia ederek davayı açan, önyargıyla karar vermiş olurdu. Bu yüzden yargılamada iddia erkini (iktidar) kullanan ile karar erkini kullanan organlar birbirinden ayrılmıştır. Bu ayrılma, yargılama hukuku tarihinde önemli bir gelişmedir. Sözgelimi, Osmanlı’da kadı, savcılık ve yargıçlık görevlerini birlikte yürütmüştür. İşte Başol’un “Sizi alıp Yassıada'ya tıkan kudret böyle istemiş” sözlerinde geçen “kudret” sözcüğü savcının kullandığı erk, dava açma erkidir, hukuksaldır, tutarlıdır ve doğrudur.

Davasız yargılama olmayacağına göre, işlenen bir suç hakkındaki davayı halkın, kamunun devleti adına mahkemelerin önüne kim getirecektir?

Günümüzün çağdaş ve çağcıl hukuk düzenlerinde ve devletlerinde bu sorunun yanıtı bellidir: Kamu davasını kural olarak devlet adına savcı açar. Bu yüzden dava açan belgede, yani iddianamede davacı olarak “KH” simgesi ile gösterilen ve “kamu hakları” anlamına gelen sözcüklerin arkasında halkı, kamuyu ve onların haklarını korumakla yükümlü “devlet” vardır. Aynı gerekçeyle kurulan yargının başına “Türk Ulusu adına” yazılmaktadır (Suç [Ceza] Yargılama Yasası [CMK ya da doğru kısaltma ile SYY], m. 232/1).

Savcıların yetkileri
A-Adlandırma sorunu

Savcılık kurumu Fransız kökenlidir. Kamu davalarını kral adına mahkemelerin önüne getirdiğinden bu kurum, ilkin “kralın savcısı” (procureur du roi), Cumhuriyet dönemine geçilince de “Cumhuriyet savcısı” (procureur de la République) olarak adlandırılmıştır.

Burada geçen “Cumhuriyet” teriminin kökenine inildiğinde, sözcüğün sözlük anlamının her şeyden önce “halka, kamuya ait şey” (res publica) olduğu görülür. Zira cumhuriyet, krallığın değil, halkın, cumhurun yönetim biçimidir. Bu yüzden Cumhuriyet öncesinde, yani on dokuzuncu yüzyılın ortalarında Osmanlı Türkçesinde savcı terimine, yerinde olarak “umum, halk, cumhur adına dava açan iddiacı” anlamına gelen “müdde’î-i umumi” denmiş; daha sonraları bu terim “müddeiumûmî” olarak kullanılmıştır. Cumhuriyet dönemine geçildiğinde ise, Batı dillerinde geçen ve “kamuya ait şey” (res publica) anlamı ile yönetim biçimini anlatan “Cumhuriyet” sözcüğüyle bütünleştirilmiş, terim “Cumhuriyet müddeiumûmîsi” olarak adlandırılmıştır. Böylece halkın, cumhurun yönetimi olan cumhuriyet ile yine halk adına dava açan iddiacı anlamına gelen sözcükler yan yana gelerek “ay mehtabı” gibi yadırganası ve gülünç bir terim üretilmiştir.

Elbette savcının varlık nedeni, halkın, kamunun haklarını korumak, kamu adına iddia makamını temsil etmektir ve bu görevi kuşkusuz Cumhuriyetin yasalarına göre yapacaktır. Ne var ki, bu terimde kullanılan “umûmî” sözcüğü fazladır, çapak bir sözcüktür. Bu nedenle şu anda kullanılan “Cumhuriyet savcısı” terimi yerindedir. Bununla birlikte terimin içinde geçen “Cumhuriyet” sözcüğünün hem devletin yönetim biçimini hem de halkı kavrayıp bütünleştirdiği unutulmamalıdır. Bu yüzden “Cumhuriyet” sözcüğünün baş harfinin büyük yazılması kimseyi şaşırtmamalı, ama terimin yönetim biçimine indirgenmesine ve dar yorumlanmasına da gerekçe yapılmamalıdır.

Bu durumuyla “Cumhuriyet savcısı” terimi, özetle “Cumhuriyetin yasalarına göre cumhur, halk adına davayı açan, iddia eden ve sonuna değin izleyen” anlamına gelmektedir.

Ancak üzülerek vurgulayalım ki, bilimsel çevrelerde bile terimin yorumunun dar yapıldığı görülmekte ve bunun olumsuz sonuçlarının yukarıda değinildiği üzere yasalara, aşağıda değinileceği gibi, uygulamaya da yansıdığı görülmektedir.

B-İddia makamını karar makamına dönüştüren örnekler

Savcılık, karar değil, iddia makamıdır. Ancak, yasa koyucu ve uygulama savcılığı karar makamına dönüştürmüştür.

1-Yasa koyucunun kotardığı örnekler

Savcıların bir karar organı gibi görülmesinin birinci örneği, Ceza Yargılama Yasası’nda “kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin karar”dan (m. 172), buna “itiraz”dan (m. 173) söz eden maddelerdir. Oysa savcı, aslında “kovuşturmaya yer olmadığı görüşü”ne ulaşmıştır. Bu görüş hak arayan mağdura bildirecektir. O da bu görüşü paylaşmıyorsa, bunun yeniden gözden geçirilip değerlendirilmesi ilgili yargı organına başvurabilecektir. Savcılık da bu başvurunun sonucuna göre işlem yapacaktır.

İkinci örneğe geçmeden önce bu noktada bir anımı aktarmak isterim. 1979 yılıydı. O dönemdeki adıyla “Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu”nun elli yıllık serüveniyle hesaplaşmak üzere İstanbul Hukuk Fakültesinde bir bilimsel toplantı düzenlenmişti. Fakültenin Osmanlı sadrazamlarının yabancı büyükelçileri kabul ettikleri çinilerle bezenmiş görkemli salonunda toplandık. Toplantıya dönemin ünlü bilim insanları, Adalet Bakanlığından merhum bir genel müdür ile on kadar hukukçu ve kimi savcılar da katılmıştı.

Toplantıda Merhum Profesör Dr. Öztekin Tosun, gereksiz açılan davalarla mahkemelerin yükünün çok arttığını, bunu önlemek için tıpkı Fransa’nın yaptığı gibi “yerindelik/takdirilik dizgesi”ne (sistemi) geçilmesini önerdi.

Söz aldım. Ülkemizde savcılığın adlandırma, kavram ve kurum olarak tam anlamıyla bilinmediğini ve yerine oturmadığını, dahası savcılığın Fransa’da altı yüzyıllık bir Fransız kurumu olduğu halde savcılara dava açmada takdir yetkisinin uzun deneyimler yaşandıktan sonra tanınarak yerindelik dizgesine yeni geçildiğini, bu yüzden öneriye katılmadığımı, ülkemizde savcılığın karar makamı gibi algılandığını belirttim ve uygulamada yaşanan çarpık örneklerden birini verdim: “Savcılık bir karar makamı olmadığı halde savcılar ülkemizde yetkisizlik kararı veriyorlar. Adalet Bakanlığı da yükselme dönemlerinde yükselmeye esas olarak verilen yetkisizlik kararlarının da örneklerini istiyor. Demek, ülkemizde, bırakınız başkalarını, Adalet Bakanlığı bile savcılık kavramını iyi algılamamıştır.”

Bu sözlerim üzerine Merhum Prof. Dr. Nurullah Kunter birden yerinden kalkarak yanıma geldi ve “Sen neler söylüyorsun? Türkiye’de savcılar yetkisiz kararı mı veriyorlar?” diye sordu.

“Evet, Hocam, savcılar yetkisizlik kararları veriyorlar. Bakanlık temsilcilerine de sorabilirsiniz” demem üzerine uluslararası bilim çevrelerinde “yetkinci, mükemmeliyetçi, perfectionniste” diye ün yapan Kunter, başını ellerinin arasına alarak “Eyvah, demek, yıllarca uğraşmışım, ama hiçbir şey anlatamamışım!” diyerek adeta inledi ve bu çarpıklığa başkaldırdı.

Ancak sıkı durun. Yirmi birinci yüzyılın Türk Yasa Koyucusu, bu çığlığı hiç duymadı. “Yok yasa, yap yasa” anlayışıyla 2011/6217 sayılı Yasa ile savcıların “yetkisizlik kararı” verebileceklerini benimsedi (SYY, m. 161/7). Yalnızca yasa koyucu mu? Öğreti de bildiğim kadarıyla şu ana değin bu skandal düzenlemeye hiç sesini çıkarmadı. Bilmiyorum, Merhum Kunter, şimdilerde mezarında rahat uyuyabiliyor mu?

2-Savcıların kotardıkları örnekler

Uygulamada ise kimi başsavcılıkların yasalarda sınırlı sayılı olan etkin pişmanlık, kişisel cezasızlık nedenlerine hukuka uygunluk nedenlerini de katarak ayrıklı hükümleri genişletip ana kuralı kamu davasının açılması olan yükümlülük dizgesini çiğnedikleri görülmektedir.

Bu skandal boyutta katlanılamaz bir hukuk yanılgısıdır.

Çünkü;

a-İlkin, Ceza Yasa’mızda bu durumlar sınırlı ve sayılıdır: Salt “cezayı kaldıran kişisel nedenler”den “ etkin pişmanlık durumları, TCY’nin 93, 184/2, 192, 201, 221, 254, TCK 274. ; “kişisel cezasızlık nedenleri” ise, 22/6, 167/1, 273/1, 281/1, 283/3 ve 284/4. maddelerinde yer almaktadır.

Savcı, bu durumlarda bile takdir yetkisini kullanarak dava açabilir. Açar, mahkeme bunları belirlerse vereceği karar bellidir: “CEZA VERİLMESİNE YER OLMADIĞI KARARI” (SYY, m. 223/4).

b-İkinci olarak, hukuka uygunluk nedenlerinin etkin pişmanlık ve kişisel cezasızlık nedenleriyle uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur.

Maddi öğelerin oluşmasıyla suçun tipik haksızlığı ortaya çıkar; dolayısıyla o anda da hukuka aykırılık karinesi doğar. Ancak hukuk düzeninde yasanın suç olarak tanımladığı eyleme izin veren haklı savunma, yasa hükmünü uygulama, rıza, eleştiri, eğitme (terbiye), bir hakkın kullanılması vb. hukuka uygunluk nedenleri varsa, suçun öğeleri oluşmadığından, mahkemece AKLANMA (BERAAT) KARARI verilir (SYY, m. 223/2). Ekleyelim ki, kimi hukuka uygunluk nedenleri, tartışmayı gerektirmeyecek biçimde apaçıktır, besbellidir. Böyle durumlarda suçun soruşturma konusu yapılmasına bile gerek duyulmaz. Dolayısıyla hukuk dünyasında doğmuş bir suçtan söz edilemeyeceğinden, savcıların elbette iddianame düzenleme yükümlülüğü de doğmaz, doğmayacaktır. Sözgelimi, yargıç kararıyla konut içinde arama yapan, yasaya uygun biçimde yakalamayı gerçekleştiren kolluk görevlisi hakkında konut dokunulmazlığını bozma ve özgürlüğü sınırlama suçlarından; çilingirle eve giren icra görevlisi hakkında yine konut dokunulmazlığını bozma suçundan, bu suçların hukuka aykırılık öğesi oluşmadığı için, soruşturma, dolayısıyla kovuşturma yapılamaz.

Buna karşılık hukuka uygunluk nedenleri arasında apaçık olmayan, tersine tartışmalı durumlar da bulunmaktadır. İşte değerlendirme yargısını gerektiren bu türden tartışmalı durumlarda, sözgelimi, haklı savunma, rıza, hekimlik mesleği yetkisinin, eleştiri ya da eğitim yahut da iddia ve savunma dokunulmazlığı haklarının kullanılması gibi bir değerlendirmeyi ve tartışmayı gerektiren durumlarda savcı davayı açmak zorundadır. Bunları değerlendirme ve karar yetkisi mahkemelerin tekelindedir.

Bir kez daha vurgulayalım ki, s

Bu gerçeğin ciddiye alınmayarak skandallara yol açılması elbette son derece üzücüdür.

Prof. Dr. Sami SELÇUK
(Eski Yargıtay Birinci Başkanı)
(Bilkent Ü. Hukuk Fakültesi öğretim üyesi)

https://t24.com.tr/yazarlar/sami-sel...etkileri,21846
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 01-17-2019, 18:00   #235
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Tekirdağ Namık Kemal Üniversite Araştırma ve Uygulama hastanesinde görevliyken 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrası haklarında başlatılan soruşturma neticesinde Tekirdağ 2. ağır cezada yargılanan başhekim Prof. M.K. ya 6 yıl 3 ay 15 gün hapis cezası verildi.

Ayrıca tutuklu sanıklardan M.G., nin tutukluluk halinin devamına duruşmanın 21 Mart 2019 tarihine bırakılmasına karar verildi.

Tutuklu sanıklardan A.K., nin tutukluluk halinin devamına duruşmanın 21 Mart 2019 tarihine bırakılmasına karar verildi.

Tutuklu sanıklardan Y.O’nun tutukluluk halinin devamına duruşmanın 31 Ocak 2019 tarihine bırakılmasına karar verildi.

Tutuklu sanıklardan O.Ç.,’nun tutukluluk halinin devamına duruşmanın 15 Şubat 2019 tarihine bırakılmasına karar verildi.

https://tekirdagyenihaber.com
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 04-24-2019, 11:26   #236
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart zxcv

zxcv
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 04-24-2019, 18:47   #237
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

SON DAKİKA HABERLERİ İÇİN TIKLAYINIZ

Gazi Üniversitesi eski rektörü FETÖ üyeliği iddiasıyla hakim karşısında

Eski Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süleyman Büyükberber'in, Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) üyeliği iddiasıyla yargılandığı davaya devam edildi

*****24 Nisan 2019 - AA

Sosyal Ağlarda Paylaş

Paylaş

Paylaş

Paylaş

Paylaş

Paylaş

Paylaş

*****Yorum Oku/Yaz

Ankara 28. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya, tutuksuz sanık Büyükberber ve avukatı ile sanığın yakınları katıldı.

Mahkeme Başkanı, dava dosyasına gelen evrakı okudu, ardından tanıkların dinlenilmesine geçildi.

Duruşmada tanık sıfatıyla ifade veren Bülent Çanakçı, 2010'a kadar FETÖ içinde bulunduğunu anlatarak, Büyükberber'le rektör seçimleri sırasında tanıştığını belirtti.

Çanakçı, seçimlerden önce aralarında Gazi Üniversitesinde görev yapan hekimlerin de bulunduğu arkadaşlarıyla yemek yerken sanık Büyükberber'in yanlarına gelip projelerini anlattığını ve kendisine telefon numarasını verdiğini aktardı.

Daha sonra o dönem Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinde görevli FETÖ mensubu olduğunu bildiği Mustafa Benekli ile Büyükberber'in adaylığı hakkında konuştuğunu anlatan Çanakçı, "Mustafa Benekli ile görüştüğümde Tuncay Delibaşı'nın (FETÖ elebaşı Fetullah Gülen'in doktoru) Süleyman Büyükberber'in rektör seçilmesiyle uğraştığını söyledi.

Büyükberber için 'Bizim arkadaşlardandır' demişti. Bu konuyla ilgili kendisini dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e götürdüğünü söyledi." ifadelerini kullandı.*****
Tanık beyanına karşı söz alan Büyükberber, şahsı ilk defa gördüğünü, birlikte yemek yediklerini hatırlamadığını öne sürerek," Tanıkla doğrudan bir tanışıklığımız yoktur. Söylediği numara bana ait değildir. Beni Tuncay Delibaş ile irtibatlandırmaya çalışıyorlar ama ben o şahsı tanımıyorum." diye konuştu.

Sanık avukatının beyanının ardından ara kararını açıklayan mahkeme heyeti, Büyükberber'in ayda bir kez karakola imza vermesinin devamına hükmederek davayı erteledi
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 04-27-2019, 20:34   #238
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

TOYGUN ATİLLA - İSTANBUL

*****

26.04.2019 - 23:52

‘Balyoz’a sızdırıldı FET֒den yakalandı

Toygun Atillatatilla@hurriyet.com.tr

FET֒nün Balyoz davasında tutuksuz olarak yargılanan ve beraat eden 36 kişiden biri olan emekli jandarma albay Mustafa Aydın, ankesörlü telefonlar üzerinden FETÖ imamlarıyla irtibat kurduğu ve örgüt üyesi olduğu iddiasıyla dün gözaltına alındı. Hakkında yakalama kararı verilen 210 askerden biri olan Aydın’ın, gözaltına alınan Balyoz mağdurlarının içine sızdırıldığı değerlendiriliyor.

İSTANBUL Cumhuriyet Başsavcılığı, 2 yılı aşkın bir süredir ankesörlü telefon, ardışık ve büfeden arama yöntemiyle örgütün sivil imamlarıyla irtibat kuran Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içindeki kripto*****FET֒cüleri belirlemeye çalışıyor. Soruşturma 6 ay önce, FET֒nün kumpaslarından biri olan*****Balyoz*****davasında yargılanmış bir isim olan jandarma albay*****Mustafa Aydın’a ulaştı. Mustafa Aydın, Isparta İl Jandarma Alay Komutan Yardımcısı’ydı. FETÖ kumpası olduğu tespit edilen Balyoz davasında yargılanan bir TSK mensubunun FETÖ imamlarıyla ilişkisi tespit edilmişti. Bir yanlışlık olmaması için soruşturma gizli olarak ve genişletilerek sürdürüldü.

AİLESİ FET֒NÜN ÜST DÜZEYİ ÇIKTI

Albay Mustafa Aydın’ın amcası Muzaffer Aydın, FET֒nün Fethiye mütevelli heyetinde yer alan aynı zamanda örgütün Altınbaşak Özel Öğretim ve Özel Sağlık Hizmetleri şirketinin de yönetim kurulu başkanıydı. Ailesindeki FET֒cüler sadece amcasıyla sınırlı değildi. Albay Mustafa Aydın’ın kardeşi Mehmet Nuri Aydın ise FET֒nün Ürdün imamıydı. Aynı şekilde Mustafa Aydın’ın eşi Fatma Aydın da örgütün en bilenen işyerlerinden Kaynak Holding’in çalışanıydı.

12 GÜN ÖNCE EMEKLİ OLDU

Mustafa Aydın’ın sivil imamlarla ankesörlü telefon görüşmelerinin tespitinin ardından aile içindeki örgüt bağlantıları da ortaya konulmuştu. Isparta İl Jandarma Alay Komutan Yardımcısı Mustafa Aydın, 12 gün önce, 15 Nisan’da emekli oldu. İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın talimatıyla başlatılan ve gözaltı kararı verilen 210 şüpheliden biri de Mustafa Aydın’dı. Gözaltına alındı.

MAĞDURMUŞ GİBİ YAPILDI

EMNİYET ve savcılık kaynakları, Mustafa Aydın’ın örgüt tarafından Balyoz kumpası içine kasıtlı olarak konulduğu görüşünü taşıyor. Mustafa Aydın’ın bilgi alabilmek, Balyoz mağduruymuş havası yaratılarak bir istihbarat elemanı gibi diğer TSK mensuplarının içine sızdırıldığı değerlendirmesi yapılıyor.

210 MUVAZZAFA YAKALAMA KARARI

FET֒nün TSK yapılanmasına yönelik yürütülen soruşturma kapsamında gözaltı kararı verilen 210 şüpheli askerin 112’si Kara Kuvvetleri, 29’u Hava Kuvvetleri, 50’si Deniz Kuvvetleri, 14’ü Jandarma Genel Komutanlığı, 5’i ise Sahil Güvenlik Komutanlığı’nda görev yapıyor. Şüphelilerden 5’i albay, 7’si yarbay, 14’ü binbaşı, 33’ü yüzbaşı, 47’si üsteğmen, 2’si teğmen, 102’i ise astsubay rütbesinde. Şüphelilerin yakalanması ve gözaltına alınması işlemlerinin İstanbul Emniyet Müdürlüğü ve İstanbul İl Jandarma Komutanlığı ekipleri tarafından yürütülüyor.

RÜTBE ALARAK YOLUNA DEVAM ETTİ

DARBE planı olduğu iddia edilen ‘Balyoz’, ilk olarak Taraf gazetesinin 20 Ocak 2010 tarihindeki haberinde, 2003 tarihli ‘Balyoz Harekât Planı’ başlıklı belgelerle gündeme geldi. Taraf gazetesinin yazarı Mehmet Baransu, 30 Ocak 2010’da elindeki belgeleri bir bavul içerisinde o dönem Beşiktaş’ta bulunan İstanbul Adliyesi’ne teslim etti. Özel yetkili savcıların yaklaşık bir aylık incelemesinden sonra 22 Şubat 2010’da ilk gözaltı dalgası başladı.

BERAAT EDEN 36 KİŞİDEN BİRİ

Genişletilen operasyonlarda gözaltına alınanlardan biri de Jandarma Binbaşı Mustafa Aydın’dı. 250’si tutuklu 361 sanıklı davada tutuksuz olarak yargılandı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin Ekim 2013’te 237 sanığın mahkûmiyetini onadığı gün ise beraat eden 36 kişiden biri Mustafa Aydın’dı. FETÖ kumpasıyla cezaevine atılan TSK mensuplarının büyük çoğunluğu mesleklerinden koptu. Mustafa Aydın ise rütbe alarak yoluna devam etti. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra albay rütbesiyle Isparta İl Alay Komutan Yardımcısı’ydı. 15 Nisan 2019’da emekli oldu.
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 08-23-2019, 06:00   #239
StevIcople
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart Mwtformin For Wwight Loss In Canada StevFame

Achat Cialis Allemagne Comment Acheter Du Cytotec Dapoxetina Senza Ricetta levitra soft tabs Medicament Cialis 5mg Stendra Purchase Next Day Delivery
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 08-31-2019, 11:42   #240
Aaronbat
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Ğ*****ќĞ*****° Ğ*****·Ğ*****°Ğ*****ґĞ*****°Ğ*****Ğ…Ğ*****ЅС‹Ğ*****№ Ğ*****їĞ*****µСЂĞ*****ёĞ*****ѕĞ*****ґ Ğ*****іĞ*****»Ğ*****°Ğ*****ІĞ*****ЅС‹Ğ*****јĞ*****ё Ğ*****·Ğ*****°Ğ*****ёĞ*****јĞ*****ѕĞ*****ґĞ*****°Ğ*****ІСâ€*****Ğ*****°Ğ*****јĞ*****ё Ğ*****І Ğ*****ќĞ*****°С€Ğ*****µĞ*****ј Ğ*****іĞ*****Ñ•Ğ¡Ğ‚Ğ*****ѕĞ*****ґĞ*****µ Ğ*****ё Ğ*****ІС‚Ğ*****ѕСЂС‹С… Ğ*****Ğ…Ğ*****°СЃĞ*****µĞ*****»Ğ*****µĞ*****Ğ…Ğ*****ЅС‹С… Ğ*****Ñ—Ğ¡Ñ“Ğ*****Ğ…Ğ*****єС‚Ğ*****°С… Ğ*****ĞŽĞ¡â€šĞ¡Ğ‚Ğ*****°Ğ*****ЅС‹ СЏĞ*****ІĞ*****»СЏСЋС‚СЃСЏ Ğ*****јĞ*****ёĞ*****єСЂĞ*****Ñ•Ğ¡â€žĞ*****ёĞ*****Ğ…Ğ*****°Ğ*****ЅСЃĞ*****ѕĞ*****ІС‹Ğ*****µ Ğ*****Ñ•Ğ¡Ğ‚Ğ*****іĞ*****°Ğ*****Ğ…Ğ*****ёĞ*****·Ğ*****°Сâ€*****Ğ*****ёĞ*****ё, С‚Ğ*****°Ğ*****є Ğ*****Ğ…Ğ*****°СЂĞ*****µĞ*****єĞ*****°Ğ*****µĞ*****јС‹Ğ*****µ Ğ*****њĞ*****¤Ğ*****ћ. Ğ*****ћĞ*****Ğ…Ğ*****ё Ğ*****ІС‹Ğ*****ґĞ*****°СЋС‚ Ğ*****ґĞ*****µĞ*****Ğ…Ğ¡ĞŠĞ*****іĞ*****ё Ğ*****І Ğ*****ґĞ*****ѕĞ*****»Ğ*****і Ğ*****ґĞ*****ѕ Ğ*****·Ğ*****°СЂĞ*****їĞ*****»Ğ*****°С‚С‹ Ğ*****Ğ…Ğ*****°Ğ*****»Ğ*****ѕĞ*****ј Ğ*****їĞ*****ѕС‡С‚Ğ*****ё Ğ*****ІСЃĞ*****µĞ*****ј Ğ*****±Ğ*****µĞ*****· Ğ*****ёСЃĞ*****єĞ*****»СЋС‡Ğ*****µĞ*****Ğ…Ğ*****ёСЏ Ğ*****єĞ*****»Ğ*****ёĞ*****µĞ*****ЅС‚Ğ*****°Ğ*****ј, Ğ*****ІСЃС‘ Ğ*****¶Ğ*****µ Ğ*****ёĞ*****јĞ*****µСЋС‚ СЃĞ*****ІĞ*****ѕĞ*****ё Ğ*****ѕС‚Ğ*****»Ğ*****ёС‡Ğ*****ёС‚Ğ*****µĞ*****»СЊĞ*****ЅС‹Ğ*****µ Ğ*****ІСЃСЏĞ*****єĞ*****ёĞ*****№ Ğ¡Ğ‚Ğ*****°Ğ*****· Ğ*****Ğ…Ğ¡Ñ“Ğ*****¶Ğ*****Ğ…Ğ*****ѕ Ğ*****±СЂĞ*****°С‚СЊ Ğ*****І СЃĞ*****ѕĞ*****ѕĞ*****±СЂĞ*****°Ğ*****¶Ğ*****µĞ*****Ğ…Ğ*****ёĞ*****µ.
Ğ*****џĞ*****ѕĞ*****»СѓС‡Ğ*****ёС‚СЊ Ğ*****ґĞ*****µĞ*****Ğ…Ğ¡ĞŠĞ*****іĞ*****ё СЃĞ*****јĞ*****ѕĞ*****¶Ğ*****µС‚Ğ*****µ Ğ*****±Ğ*****µĞ*****· СЃĞ*****Ñ—Ğ¡Ğ‚Ğ*****°Ğ*****ІĞ*****єĞ*****ё Ğ*****ѕ Ğ*****ґĞ*****ѕС…Ğ*****ѕĞ*****ґĞ*****°С… СЃ Ğ*****јĞ*****µСЃС‚Ğ*****° Ğ¡Ğ‚Ğ*****°Ğ*****±Ğ*****ѕС‚С‹, Ğ*****±Ğ*****µĞ*****· Ğ*****іĞ*****°СЂĞ*****°Ğ*****ЅС‚Ğ*****ѕĞ*****І, Ğ*****±Ğ*****µĞ*****· Ğ*****·Ğ*****°Ğ*****»Ğ*****ѕĞ*****іĞ*****°. Ğ*****’Ğ*****°Ğ*****ј Ğ*****Ğ…Ğ*****µ Ğ*****Ğ…Ğ*****°Ğ*****ґĞ*****ѕ СЃĞ*****ѕĞ*****±Ğ*****Ñ‘Ğ¡Ğ‚Ğ*****°С‚СЊ СЃĞ*****їĞ*****µСâ€*****Ğ*****ёĞ*****°Ğ*****»СЊĞ*****ЅС‹Ğ*****№ Ğ*****їĞ*****°Ğ*****єĞ*****µС‚ Ğ¡â€žĞ*****ёĞ*****Ğ…Ğ*****°Ğ*****ЅСЃĞ*****ѕĞ*****ІС‹С… Ğ*****ґĞ*****ѕĞ*****єСѓĞ*****јĞ*****µĞ*****ЅС‚Ğ*****ѕĞ*****І, Ğ*****ёСЃĞ*****єĞ*****°С‚СЊ Ğ*****Ñ—Ğ¡Ğ‚Ğ*****ёСЏС‚Ğ*****µĞ*****»Ğ*****µĞ*****№ Ğ*****ёĞ*****»Ğ*****ё С‡Ğ*****»Ğ*****µĞ*****Ğ…Ğ*****ѕĞ*****І СЃĞ*****µĞ*****јСЊĞ*****ё, Ğ*****єĞ*****ѕС‚Ğ*****ѕСЂС‹Ğ*****µ СЃĞ*****јĞ*****ѕĞ*****іĞ*****»Ğ*****ё Ğ*****±С‹ Ğ*****Ğ…Ğ*****µСЃС‚Ğ*****ё Ğ*****їĞ*****ѕĞ*****»Ğ*****Ğ…Ğ¡Ñ“Ğ¡Ğ‹ Ğ*****ёĞ*****»Ğ*****ё Ğ*****ІС‹Ğ*****±Ğ*****Ñ•Ğ¡Ğ‚Ğ*****ѕС‡Ğ*****Ğ…Ğ¡Ñ“Ğ¡Ğ‹ СЂСѓС‡Ğ*****°С‚Ğ*****µĞ*****»СЊСЃС‚Ğ*****ІĞ*****ѕ Ğ*****·Ğ*****° Ğ*****’Ğ*****°СЃ Ğ*****І СЃĞ*****»СѓС‡Ğ*****°Ğ*****µ Ğ*****’Ğ*****°С€Ğ*****µĞ*****№ Ğ*****Ğ…Ğ*****µĞ*****їĞ*****»Ğ*****°С‚Ğ*****µĞ*****¶Ğ*****µСЃĞ*****їĞ*****ѕСЃĞ*****ѕĞ*****±Ğ*****Ğ…Ğ*****ѕСЃС‚Ğ*****ё.


http://familylawlondon.com/gde-vzjat...po-pasportu-1/
http://tclab.tw/2019/07/poluchit-mno...ego-ne-delaja/
http://salonsite.com/index.php/gde-v...avnye-dengi-1/
http://www.aanbiedingen-vergelijken....vi-koshelek-2/
http://taleyo-life.de/vzjat-dengi-v-dolg-na-kartochku-5
http://j62011.cumbresblogs.com/2019/...bez-otdachi-1/
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
672, ile, kamudan ihraç edilen memurların listesi, khk

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may post replies
You may not post attachments
You may edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Yıllık izinlerle ilgili memurların bilmesi gereken her şey tususev Mevzuat 0 03-22-2013 20:15
Sürgün edilen 15 bin Dersimlinin listesi Meclis'te tususev Aktüel / Gündem / Haberler 0 03-12-2012 08:53
Bursa'da 103 uzman hekim kamudan ayrıldı aerol Tam Gün Yasası 0 10-18-2011 20:54
Kamudan Özele geçerken 60 gün bildirimine durdurma aerol Özel Hastaneler 0 07-21-2011 20:18
İşte emekli memurların yeni maaşları steTUSkop Aktüel / Gündem / Haberler 0 01-18-2009 15:28


Şu Anki Saat: 08:16


Powered by vBulletin
Copyright © 2000-2009 Jelsoft Enterprises Limited.
www.stetuskop.com