www.steTUSkop.com ; TIP ve TUS'un MERKEZi ! Doğruların TEK Adresi !

Geri git   www.steTUSkop.com ; TIP ve TUS'un MERKEZi ! Doğruların TEK Adresi ! > PARAMEDİKAL DÜNYA > Sosyal Hayatımız > Siyaset / Politika

3014 (0 Kayıtlı Ve 3014 Misafir Üye Bulunmaktadır.)
Anasayfa İletişim TUS Güncel TUS Dersaneleri TUS Hazırlık Yabancı Dil ve TUS Mecburi Hizmet YDUS Tus Rehberi DUS
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 05-30-2019, 03:30   #2031
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Toggle navigation

Ana Sayfa*****/*****Fuat Uğur

Hedef gösteren Fatih, beğenen Yazgülü

30.05.2019

Fuat Uğur

Tüm Yazıları

Ekrem İmamoğlu’nun*****“PKK ve FET֒ye bir çağrınız olacak mı?”*****sorusuna verdiği cevapta*****“Gelin birlikte yönetelim”*****demesi ve ardından gafını anlayıp toparlamaya çalışması sosyal medyanın gündemi oldu.

Ama bu cevabın can alıcı kısmının viral hâline gelmesi İmamoğlu ile trollerini çıldırttı. Bunun sorumlusu olarak da*****AK Parti İstanbul İl Yönetim Kurulu üyesi Elif Şahin Keleş*****adlı kadın siyasetçiyi hedef seçtiler. Böyle çirkef bir linç görülmedi. En ağır hakaretleri ettiler.

Ekrem İmamoğlu taraftarı tüm ahlaksız yaratıklar*****cibilliyetlerini ortaya döktüler. Elif Şahin Keleş’i hedef gösteren*****isimlerden biri de*****Habertürk yazarı Fatih Altaylı’dan başkası değildi.

Videoyu kendisinin paylaşmadığını*****belirten Elif Şahin Keleş’in bu ağır saldırı ve linç karşısında*****yayınladığı açıklama*****İmamoğlu taraftarlarının yaşattığı kepazeliğin sonuçlarını özetliyordu:

“Yaşadığım şeyi şöyle özetleyeyim: Eşimden kardeşime, annemden babama çevremdeki herkes taciz altında. Bu bir şiddet. Yazıları paylaşsam, değil bir daha kadına şiddet konusunda konuşmak, sokağa çıkamazlar. Çok kötüler, çok kötü niyetliler, kalpleri nefret dolu!”

Ve bu ahlaksız saldırılardan birinde kadınlara söylenecek en ağır hakaretlerden biri yazıldı Elif Şahin Keleş için. Bu Tweet’i*****en çok kim beğendi*****dersiniz?

Cumhuriyet yazarı Yazgülü Aldoğan.

O da bir kadın ve*****“kadına şiddet”*****konusunu ele alan yazarlar arasında üstelik.

Yazıklar olsun.

*****

FUAT UĞUR'UN BİRİNCİ YAZISI
Tokatçılık ve elle taciz siyasetin raconu mu?

*****

FUAT UĞUR'UN ÜÇÜNCÜ YAZISI
Bu referansla Ekrem Bey’in sırtı yere gelmez

********************
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla

     

Alt 06-01-2019, 14:09   #2032
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Alıntı:
Kayıtsız Üye´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
ANA SAYFAVİDEOFOTOYAZARLARGAZETELERİLETİŞİMGÜNDEMTÜRKİYEDÜNYAORTA DOĞUANALİZBİLİM VE TEKNOLOJİYAŞAMÜYE GİRİŞİ

SIRADAKİ HABER

ANALİZ

25 January 2019 20:33

8028

0

GEZİ Bir Darbe Girişimidir!

"24 saat daha devam edersek AB kararıyla hükümet düşecek" sloganlarının boşuna atılmadığı Venezüela'da yaşananlar sonrası net görüldü. AB ve ABD Maduro hükümetini tanımadıklarını muhalefet liderini başkan olarak tanıdıklarını ilan etti!

2013...

arap Baharı bölgeyi kasıp kavururken Türkiye'yi de sepete eklemek isteyenler çalışmalara başladı.*****18 Aralık 2010 tarihinde Tunus’ta başlayan protestolar, domino etkisi göstererek benzer sorunlar yaşayan Arap dünyasına yayıldı. Irak zaten karışıkken bir de Suriye karışmış, Türkiye'ye göçler başlamıştı. FETÖ içten içe hükümeti ele geçirmek için çalışmalarını hızlandırıyordu.*****7 Şubat 2012*****günü özel yetkili savcı Sadrettin Sarıkaya, KCK soruşturması kapsamın*****MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski müsteşar Emre Taner, eski müsteşar yardımcısı Afet Güneş ve iki MİT görevlisini*****ifade vermeye çağırdı. ve FETÖ hükümete yönelik saldırılarını başlattı. FETÖ ulusalcı oligarşiyi yendikten sonra rakip gördüğü Erdoğan'ı da devirmek istediğinin niyetini göstermişti. 2013 yılına gelindiğinde Türkiye'yi de de Arab Baharı sepetine dahil etmek için bir kıvılcım aranyordu. Ve bu kıvılcım 28 Mayıs 2013'de işte bu atılan ilk twitle ateş yakmak için ateşlendi.

İşte bu GEZİ ateşini yakan ilk twit.

*****

20 kişi hızla toplandık. Dozer geri gidiyor. Yıkım şimdilik durduruldu.*****pic.twitter.com/MKeHLJqCyn

*****

*****

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****27 Mayıs 2013

Belki de arşivlik...
Gezi parkı olayları öncesi ilk paylaşılan twit buymuş...
şimdi aynı hesap pkk ya destek çıkıyor*****pic.twitter.com/3BbwG7SqAh

— Malik Ejder (@malikejder_eha)*****29 Ağustos 2015

GEZİ ile ilgili ilk twit paylaşımı 28 Mayıs 2013'de yapıldı. sonrasında 2-3 gün içerisinde hızla yayıldı. 1 Haziran tarihine helindiğinde #Tayyipistifa hashtagları ile birlikte kullanılmaya başlanıldı.

O dönem Gezi Parkı olaylarını ateşleyen isimlerin başında Mehmet Ali Alabora geliyordu. Mehmet ali alabora Gezi parkına yapabncı değildi. 11 Kasım 2011 tarihinde "#occupyistanbulbu sabah Taksim Gezi Parkı'nda başladı. Devam ediyor.*****#OWS" paylaşımını yaptı. Bu sözler 2013 yılında slogan oldu.

*****

#occupyistanbulbu sabah Taksim Gezi Parkı'nda başladı. Devam ediyor.*****#OWS

— Memet Ali Alabora (@memetalialabora)*****11 Kasım 2011

Mehmet Ali Alabora GEZİ Parkı isyanının ateşleyen en büyük provakatördü.

İşte paylaştığı sıralı twitler:

Yıkılan alanı güvenlik şeridine aldılar. Şimdi ne yapacagımıza karar vereceğiz.*****pic.twitter.com/ZpB938J7AB

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****27 Mayıs 2013

Toplantıya başladık. Yıkıma karşı neler yapabileceğimizi konuşuyoruz. Bu geceden itibaren nöbet tutulacak.*****pic.twitter.com/BjJeeNkV3S

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****27 Mayıs 2013

Yarım saatte 50 kişi olduk. Gecenin en sevindirici kısmı buydu. Mimarlar Odası Başkanı Mücella Yapıcı da geldi.*****pic.twitter.com/CzafEjgEDp

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****27 Mayıs 2013

Demokrasi ve Barış Konferansı'nda Dersim katliamı'yla ilgili bir konuşma yapan Ferhat Tunç da konuşmasından sonra çok güzel bir ağıt okudu.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****26 Mayıs 2013

20 kişi hızla toplandık. Dozer geri gidiyor. Yıkım şimdilik durduruldu.*****pic.twitter.com/MKeHLJqCyn

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****27 Mayıs 2013

Kepçeler ve dozerler Gezi Parkı'nı yıkmak üzere Divan Oteli tarafından girmeye çalışıyor. Herkesi yıkıma karşı durmaya bekliyoruz.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****27 Mayıs 2013

Gece yarısı Taksim Gezi Parkı'nda yapılmaya çalışılan yıkıma hep birlikte engel olduk.Yaşam alanlarımızı vermeyeceğiz*****http://t.co/Vzce3dSyzX

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****28 Mayıs 2013

Taksim Gezi Parkı'nda yıkıma karşı toplanan kalabalık bundan sonra yapılacakları konuşuyor, karar vermeye çalışıyor.*****pic.twitter.com/Tfv6EjVsrV

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****28 Mayıs 2013

Karadenizli sanatçılar yarın Gezi Parkı'nda olacak, "Ağaçlarımızı kestirmiyoruz, yeni fidanlar ekiyoruz, parkımızı vermiyoruz." Demek için.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****28 Mayıs 2013

Büyükşehir Belediyesi zabıta ekipler, polisler geldi. Parktaki yıkım işleminin devam etmesi yönünde talimat almışlar*****pic.twitter.com/I445CZDqu0

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****28 Mayıs 2013

Taksim Gezi Parkı'nda Karadenizli sanatçılar 29 Mayıs Perşembe günü saat 18.00'de fidan ekecek, parka sahip çıkacak.*****pic.twitter.com/PbPTWlZMB6

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****28 Mayıs 2013

Polis 2. Müdahaleye hazırlanıyor. Barikatın önünde bekliyoruz. Gözaltına almaya hazırlanıyorlar.*****pic.twitter.com/1v5GcrEcdA

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****28 Mayıs 2013

Gezi Parkı'nda çalışan dozeri şimdilik durdurduk. 2 otobüs daha polis geldi. Yukarı kısma da barikat kurdular.*****pic.twitter.com/miK6ZIVdXu

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****28 Mayıs 2013

Hep birlikte alkışlarla slogan atıyoruz, "Taksim bizim İstanbul bizim", "Dozerin altında Tayyip kalsın."*****pic.twitter.com/5h0TxllSed

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****28 Mayıs 2013

Polis yıkım alanını demir bariyerler kapatıyor. Hep birlikte Direniyoruz, milletvekili*****@sirsureyyade buraya geldi.*****pic.twitter.com/4tDVaVhc5X

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****28 Mayıs 2013

HDK milletvekili*****@sirsureyyave CHP'den*****@gulserenonanckepçenin çalısmasını durdurdu. Biz giderek kalabalıklaşıyoruz*****pic.twitter.com/bQW0SKLm25

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****28 Mayıs 2013

Taksim Gezi Parkı direnişini kazandık. Kepçe geri gidiyor. Polis çekiliyor. Bütün direnenlere selam olsun.*****pic.twitter.com/y2dJH42Gjl

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****28 Mayıs 2013

Dün gece 20 kişiyle durdurduk yıkım dozerini, gün boyu direndik. Şimdi binlerce insanız.Parkına, şehrine sahip çıkan*****pic.twitter.com/82c92DyFo6

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****28 Mayıs 2013

Anladık seçimle geldiniz. Seçilmişleri atanmışlara kul etmeyeceksiniz. Ama bilin: biz de size kul olmayacağız. Bu da size dert olsun...

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****28 Mayıs 2013

@sarphanuzunoglu@cadi_yaa@OzanMermer*****@1turanGezi Parkı'nda nöbet bugün de devam ediyor. 12.30'da açıklama var. 18.00'de fidan ekimi.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****29 Mayıs 2013

¨Senden ayığız bu sarhoş halimizde. Sen insan kanı içersin, biz üzüm kanı: İnsaf be Sultanım, kötülük hangimizde?¨*****pic.twitter.com/CDhOPuEs8l

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****29 Mayıs 2013

Başbakan Gezi Parkı'nı rahat gezilen bir yer yapacakmış, yayalaştıracakmış! Park'ta herkes rahat, park zaten araç trafiğine kapalı.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****29 Mayıs 2013

Fetih 1453 filminde Fatih Sultan Mehmet'i oynayan tiyatro sanatçısı Devrim Evin'de Taksim Gezi Parkı'nda.*****pic.twitter.com/05xrMkNC2R

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****29 Mayıs 2013

Birazdan Taksim Gezi Parkı'ndaki direnişe destek olmak için CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da gelecekmiş.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****29 Mayıs 2013

Taksim Gezi Parkı'ndaki direnişe TOMA'lar ve çevik kuvvet saldırmaya hazırlanıyor. Talimhane tarafından da sarmaya başladılar.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****30 Mayıs 2013

Polis kitleye çok sert müdahale etti. Kitle arka kısımdaki çukura sürükleniyor. Herkesi Park'tan çıkardıktan sonra burayı ablukaya alacaklar

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****30 Mayıs 2013

Polis barikatının arkasında iki dozer hızla çalışıyor. Gezi Parkı'nın altını üstüne getirdiler.*****pic.twitter.com/viIZH6NQ2k

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****30 Mayıs 2013

İtfaiye araçları, TOMA'lar hazır bekliyor. Polis toplananları dağılın diye tehdit ediyor. Sayımız çok az.*****pic.twitter.com/Z4vlnxVMUH

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****30 Mayıs 2013

Yanmaktan kurtulan çadırlar. Polis buradaki 200 çadırın çoğu gaz bombası fişekleriylw yanmış. Arta kalanlar bunlar.*****pic.twitter.com/nToAfMxZIz

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****30 Mayıs 2013

Polis barikatının önünde yaklaşık 50 kişi bekliyoruz. Sayımız giderek artıyor. Şu an için etki edecek durumumuz yok.*****pic.twitter.com/k6EPLxLcRb

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****30 Mayıs 2013

Polisle küçük bir arbede yaşandı. Bekleyen kalabalık 100 kişiyi aştı. Parkın Divan Otel tarafında yıkım ilerliyor.*****pic.twitter.com/WqjaFh8qVW

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****30 Mayıs 2013

Her şey çok açık değil mi! Yanan çadırlar, parkı yıkan dozerler. Yıkım bekçisi polisler. Direnen halk...*****pic.twitter.com/gJNcTk0tG1

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****30 Mayıs 2013

Polis barikatı önünde beklemeye devam ediyoruz. Saat 09.00'da gelebilen herkesi Gezi Parkı'na bekliyoruz.*****pic.twitter.com/DQ5AtTahQH

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****30 Mayıs 2013

Parktaki yıkımın son görüntüsü. Dün ekilen tüm fidanlar söküldü. Ekilmeyenler çöp kamyonuna atıldı.*****pic.twitter.com/6ygXCi2fcK

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****30 Mayıs 2013

HDK İstanbul Milletvekili*****@sirsureyyayine dozerlerin önüne geçerek yıkımı durdurdu. Polislerin ikna çabası boşa.*****pic.twitter.com/ZMB7ozNHto

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****30 Mayıs 2013

Bu sabah Gezi Parkı'ndaki müdahale, verilen mücadele, Sırrı Süreyya Önder'in dozeri durdurması. mücadeleye devam.*****http://t.co/leuLpj5STS

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****30 Mayıs 2013

Gezi Parkı'ndaki son gelişmeleri değerlendirmek ve neler yapabileceğimizi konuşmak için saat 12.30'da gelebilen herkesi foruma bekliyoruz.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****30 Mayıs 2013

Taksim Gezi Parkı için akşam saat 19.00'da çağrı yapılıyor. Saat 19.00'da Gezi Parkı'ndayız.*****pic.twitter.com/i2PQKkXBaz

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****30 Mayıs 2013

Taksim Gezi Parkı'ndaki insan sayısı 20 bini buldu ve hala insan gelmeye devam ediyor, adım atılmıyor. Başbakana en iyi cevabı halk verdi.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****30 Mayıs 2013

3 gün önce dozere direnen 20 kişinin 3 gün sonra 20 bin kişi olacağını kim tahmin edebilirdi ki? Direnmek,onurlu ve dik durmak böyle bir şey

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****30 Mayıs 2013

Polis dün gecden beri parkın etrafına, ara sokaklara yığınak yapıyordu. Olacağı buydu. AKP Gezi Parkı direnişinden çok rahatsız.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Polis gaz bombaların her yere adeta yağdırıyor. İnsanlar etrafa dağıldı, geri toparlanmaya çalışıyor.*****pic.twitter.com/qNW7ZmxtrT

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Polis İstiklal Caddesi'ne de gaz bombası attı. Cadde'de göz gözü görmüyor. Caddeye giren grubu takip ediyor.*****pic.twitter.com/irTtdHFOEw

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Gezi Parkı'nın girişinde polis barikatı var. Polis gruplar halinde dolaşıp toplanmaya çalışanlara müdahale ediyor.*****pic.twitter.com/jqQQmdYCDs

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Gezi Parkı'nın Mete Caddesi'ne bakan tarafında polis etten duvar örmüş durumda.*****pic.twitter.com/5hGH3O8YeY

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Taş Kışla'nın önüne de gaz bombası atıldı. Yıkımın yapıldığı Asker Ocağı Caddesi yönünde de barikat var.*****pic.twitter.com/0KokyREZ9y

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Müdahale oldu ama dozer çalışmıyor. Bugünkü saldırı yıkımın devamı için yapılmamış,Park'taki direnişe karşı yapılmış*****pic.twitter.com/I5xtyZcQXf

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Park harabeye dönmüş. CHP milletvekilleri*****@MSTanrikulu@ilhancihaner@meldaonurpolisle görüşme yapıyor.*****pic.twitter.com/TXuh97sLx2

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Dört gündür tuttuğumuz Taksim Gezi Parkı nöbetinin son 2 gününe biber gazıyla uyandık. İşte bunlar dostum, faşizmin ayak sesleri...

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Polis kamyonlarla demir bariyer getiriyor. Gezi Parkı'nın etrafını girişi engellemek için bariyerlerle kapatacaklar.*****pic.twitter.com/AAHSPSbBE9

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Demir bariyerleri Gezi Parkı'nın içine soktular. Parkın Divan Oteli'ne bakan yönünü bariyerlerle kapamaya başladılar*****pic.twitter.com/2fmTFv37dD

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Taksim Gezi Parkı'nın Divan Oteli'ne bakan Asker Ocağı caddesine bir tır dolusu daha demir bariyer getirdiler.*****pic.twitter.com/8p5dVSV3Jd

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Gezi Parkı'nın etrafındaki dört caddede abluka, kavşaklarda polis barikatları var. Gezi Parkı'na kimseyi sokmuyorlar*****pic.twitter.com/43zvRAYYN4

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Polis İstiklal Caddesi'nin girişinde toplanan küçük gruplara da müdahale ediyor.*****pic.twitter.com/QIIneo3G04

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Taksim Dayanışması'nın çağrısıyla saat 10.00'da yaşananları protesto için Divan Otel önünde bir basın açıklaması yapılacak. Yaygınlaştıralım

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

HDK, bütün halkımızı bu akşam saat 19.00’da Gezi Parkı merdivenlerinde yapılacak olan ortak çağrılı eyleme davet etmektedir. Yılgınlık yok..

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Yoğun gazdan baygınlık geçirdim, doktor kontrolünden sonra eve getirdi arkadaşlar. Geçmiş olsun dilekleriniz için çok teşekkür ederim.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

İşte bu dostum faşizmin ayak sesleri. Bizim duyduğumuz ise Tahrir'in ayak sesleri. Yolu yok birimiz bu meydandan silinecek. Biz kazanacağız!

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Her iki fotoğraf da Taksim Meydanı'nda çekildi. Aralarında 10 dakika fark var. İki resim arasındaki 7 farkı bulun!*****pic.twitter.com/OC8nWkvhC4

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Hastaneyi ziyaret ettik. HDK İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder'in durumu iyi. İki üç saat sonra taburcu edecekler.*****@sirsureyya

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Habertürk'te Kadir Topbaş, "Gezi Parkı'nın yıkımıyla ilgili kararı belediye meclisinde CHP'li üyelerinde olumlu oyuyla, oybirligiyle aldık."

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

İstanbul 6. İdare Mahkemesi Gezi Parkı ile ilgili yürütmenin durdurulması talebini kabul etti.*****pic.twitter.com/O0cwPBZ2EI

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

İstiklal Caddesi'nde binlerce insan var. Barikatlar kuruldu. "Tayyip istifa"*****pic.twitter.com/Cg70iY48P3

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

İstiklal Caddesi'ndeki barikat Fransız Kültür Merkezi'nin orada. Caddenin gerisi kurtarılmış bölge gibi.*****pic.twitter.com/WKQdZSUM2Y

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Her şeyi bırakın buraya gelin. Tarihi bir gün yaşıyoruz. İstiklal Caddesi ve caddeye açılan tüm sokaklar dolu. Ulaşım engellerine rağmen.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) İstiklal Caddesi direnişindeki yerini aldı. @SYKP_Sozcusu*****@ekurkcupic.twitter.com/5QO3RzgIVq

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Burası Tarlabaşı, Taksim Meydanı'na açılan tüm caddeler dolu. Her yerde barikatlar var.*****pic.twitter.com/mk6AhWnuxm

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Şerefine Tayyip! Şerefine Tayyip! Hepimizin hislerine tercüman olan kare.*****pic.twitter.com/ep2QLawKA0

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Burası İstiklal Caddesi, Şişli, Gümüşsuyu, Tarlabaşı dolu. 200 - 300 bin kişilik bir kalabalıktan bahsediliyor.*****pic.twitter.com/qTmNoZWQQq

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Taksim'e girmeden gitmeyiz diyorlar. Çok kararlı bir kitle.*****pic.twitter.com/SPLUQurWFZ

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Harbiye Kolu 4 saatin sonunda Gezi Parkı'na girdi. Sıra Tarlabaşı ve İstiklal Caddesi kollarında. Ya biz Taksim'i alırız, ya Taksim bizi!

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Gezi Parkı ile ilgili eylemlerde ordunun devrimcilere yardımda bulunduğu haberi gerçek değildir. Sadece birkaç münferit duyum alınmıştır.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Harbiye Kolu’nun dağıtıldığı haberi gerçekleri yansıtmamaktadır. Halkımız direnmeye devam etmektedir.*****@HDK_KONGRE@ekurkcu@sirsureyya

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Polisin gerçek ya da plastik mermi kullanma izni aldığına dair bilgiler gerçek dışıdır. Böyle bir izin yoktur.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

İstiklal Caddesi'nde ve Tarlabaşı'nda akşam saat 19.00'dan beri adım atamayan polis, helikopterlerden caddeye biber gazı atıyor.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Taksim Gezi Parkı direnişine Gazi Mahallesi'nden destek ve selam geldi. Gazi Mahallesi halkı sokakta.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

İçişleri Bakanlığı Taksim'deki olaylarla ile ilgili görüşünü açıklayacak. Bu açıklama öncesi elini güçlendirmek için hamle yapmaya çalışıyor

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Şişli yönünde Harbiye Orduevi'nin önü. Her yer alev alev...*****pic.twitter.com/E3mXPh5H5y

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Mısır’da, Suriye’de olunca “Özgürlük isteyen halk” İstanbul halkına gelince “Bir grup marjinal” İstanbul sokaklarında 250 bin kişi vardı.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Polis cihangir'de, Taksim'de binaların içini gazlayarak binalara sığınanları dışarı çıkarmaya çalışıyor, sonra döverek gözaltına alıyor.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Bugün yaşananlarla ilgili sol örgütler arasında koordinasyon kurulu oluşturuldu. Yarın tekrar çağrı yapılacak. Saati şu anda belirlenmedi.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Samsun halkı Gezi Parkı-Taksim direnişi ile dayanışıyor. 1 Haziran Cumartesi saat 18.00 Atakum Amfi'de buluşulacak.*****pic.twitter.com/Nk4oxJTlN7

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

İsviçre’deki yoldaşlar 1 Haziran Cumartesi günü saat 17.00’de Hauptbahnhof’ta Gezi Parkı ile dayanışma eylemi yapacak*****pic.twitter.com/2mJTklfCQS

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Polis Çekildi. İ̇stikalal Caddesi'nde tekrar barikat kuruluyor. Böyle bir direniş yok. Kitle yılmak ne bilmiyor. Sloganlar atılıyor.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

İstiklal Caddesi'nde 1000 kişilik bir grup daha toplandı. Çok öfkeliler, "Hükümet İstifa, hükümet istifa" tek slogan.*****pic.twitter.com/nzBJc3dF0G

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Sıraselviler Caddesi'nin girişine barikat kuruldu. Birkaç bin kişi var. Herkes başbakanı anıyor...*****pic.twitter.com/2biWbdZj3S

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Belki inanılmaz gelecek ama Taksim Meydanı açıldı. Bütün gruplar meydana çıkıyor. Kazandık...*****pic.twitter.com/djDNEG07DF

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Taksim'in Sıraselviler girişi ve İstiklal Caddesi girişlerini aştık, Heykele kadar kontrol bizde. Gerisi poliste, sadece uzaktan gaz atıyor.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****31 Mayıs 2013

Birisi Fetih mi dedi? İstanbul'u biz fethedeceğiz. Haramilerin saltanatını yıkacağız, AKP faşizmini yerle bir edeceğiz. Bu daha başlangıç...

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****1 Haziran 2013

Gençler yazdılar, "Devrim. Televizyonlardan yayınlanmayacak." Yayınlansa da biz izleyemeyeceğiz. Çünkü biz yapacağız*****pic.twitter.com/6bylODKkok

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****1 Haziran 2013

Taksim Meydanı'na girdik. Meydanda iki ayrı polis grubu var. Her biri 10'ar kişi uzaktan gaz atıyorlar.*****pic.twitter.com/ODIoluSUdP

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****1 Haziran 2013

Taksim Meydanı'na girdik. Bu da İstiklal Caddesi'nin girişi. Gençler ne bulduklarsa ateşe atıyorlar.*****pic.twitter.com/v9FyG8p4Lh

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****1 Haziran 2013

Taksim'e girdik. Bu da Meydanın genel görüntüsü. Gaz da önümüze düştü. Meydana girip çıkıyoruz. Polis bile yoruldu..*****pic.twitter.com/QBZ5DFRhPU

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****1 Haziran 2013

Benim pilim bitti, 25 saattir ayaktayım. Biraz uyumam lazım. Yarın da sokaklar bizim. Meydanın tamamını alana kadar durmayacağız.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****1 Haziran 2013

@ahmetsaymadiYat abi. Sen hepimize lazımsın.

— Özgür Mumcu (@ozgurmumcu)*****1 Haziran 2013

Taksim Direnişini örgütlemek ve büyütmek için daha çok; alternatif yollar, gözaltılar ve yaralanmalar gibi bilgileri paylaşalım.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****1 Haziran 2013

Taksim Meydanı'nda basın açıklaması yapılıyor. Gezi Parkı bizim! istanbul Bizim!*****@sirsureyya@tuncelsebahatpic.twitter.com/U68J8zVQq4

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****1 Haziran 2013

Taksim Meydanı açıldı. Sabahtan beri çatıdan devrimci gruplar birleşti, meydana ilerliyor.*****pic.twitter.com/CXMyuK74Lr

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****1 Haziran 2013

Direniş bitti mi? Hayır! 10 bin ODTÜ'lü Eskişehir Ankara yolunu kapattı, Kızılay Meydanı'na yürüyor. Her yerde tek slogan: Hükumet istifa!

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****1 Haziran 2013

Adana'daki yoldaşlar bildirdi: Mitinge 20 bin kişinin üzerinde insan katılmış. Çatışma 6 saat sürmüş, 60'ın üzerinde gözaltı varmış.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****1 Haziran 2013

Devrimci örgütler Taksim'e çıkan bütün yollarda barikatlar kurmuş durumda. Her yolda 6 ya da 7 barikat var.*****pic.twitter.com/EyQ6RRKmUw

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****1 Haziran 2013

Devrimciler Taksim Meydanı'ndaki her şeyi ya yakıyor ya barikat malzemesi yapıyor. Havai fişekler atıldı az önce.*****pic.twitter.com/8FmKUY8MMU

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****1 Haziran 2013

Taksim'de sadece içki içen, öylece dolaşan, ağaç diplerinde sızan insanlar için tehlike büyük. Hiç tedbir almiyorlar. Sorumsuzluk diz boyu!

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****1 Haziran 2013

Taksim Gezi Parkı Direnişi'nin gizli bir kahramanı var. Kimse onların adını pek anmıyor: "LGBT hareketi" İlk geceden beri parktalar.

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****2 Haziran 2013

Bir zamanlar canlı yayın aracıydı. Yandaş medya*****@ntviyi yayınlar diler...*****pic.twitter.com/2tMR88hbWi

— Ahmet Saymadi (@ahmetsaymadi)*****2 Haziran 2013
Proje
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 06-01-2019, 21:20   #2033
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Menü

Mehmet Ördekçi'nin bloguÖzünde iyi bir blog…

Reklamlar

Sonsuzluğa Açılan Koğuş

derKi’nin Ocak 2007 tarihli 22. sayısında yayınlanan, en otobiyografik yazım. (Uzun biraz. Yazıcıdan çıktı alıp okumanızı tavsiye ederim).

Hapishanedeki ilk gecemde, uyuyamamıştım. Çünkü orada olduğuma hâlâ inanamıyordum. Ama akıllara ilk gelecek nedenden değil. Yıllardır, üstelik dağda bayırda değil devletin başkentinde politik yeraltı faaliyeti yürüten biri olarak, o sırada koğuşta uyumakta olan elli küsur kişinin çoğuna göre geç bile düşmüştüm oraya. Ama sağ yakalanacağımı hiç düşünmemiştim ben, şaşkınlığım ondandı. Hep “devrim kavgasında ölümsüzleşenlerden” olacağımı zannetmiştim. Şimdi durum ne bilmiyorum, ama o zaman biz dinsel kaynaklı olduğu için “şehit” kelimesini kullanmayan tek sol örgüttük. Dinle, dinsel olan her şeyle sınırımızı çok kalın ve net çiziyorduk. O yüzden “devrim şehidi” de demiyor, tanrısız imanımız uğruna ölenlerden böyle “ölümsüzleşen, bu yolda düşen” gibi sözlerle bahsediyorduk.

Ankara’da üç kez gözaltına alınmış, artık tüm dünyadaki insan hakları örgütlerince de bilinen DAL’da (“Derin Araştırma Laboratuarı”) işkenceli sorgulardan geçmiş, ama hep yırtmayı başarmıştım. Bir kez İstanbul’da Siyasi Şube’den olmayan sivil polislerce şüphe üzerine gözaltına alınmış, yaya olarak yakındaki Kumkapı karakoluna götürülürken uzaktan gözüme kestirdiğim bir köşeye geldiğimizde bir Cüneyt Abi tekmesini müteakip tabana kuvvet deyip Kumkapı ve Laleli’nin dar sokaklarında izimi kaybettirmeyi başarmıştım. Poliste kaydım yoktu, ama cebimdeki Bulgaristan basımı ve Bulgaristan Komünist Partisi yayını bir İngilizce kitap, başımı fena derde sokabilirdi. Yıl 1989 olduğu için, sadece örgütlenmenin değil, komünizm övgüsünün bile hâlâ ciddi bir suç sayılması yanında, tam o dönemde oradaki Türklere yapılanların da komünizme eklenmesiyle o sıra Bulgaristan iyice düşman ülkeydi ve cebimdeki kitabı ben değil ama bir arkadaş Bulgar konsolosluğundan almıştı. Belki de Bulgar ajanı ilan edilmeye kadar varabilecek bir durumdan kaçıyordum yani. Aradakileri atlarsam, bundan iki yıl sonra bir keresinde de Ankara’da katılıp işçi sınıfını bilinçlendirmeye niyetlendiğimiz bir işçi eyleminin yakınlarında iki polis tarafından yakalanıp amirlerinin bulunduğu sivil ekip otosuna götürülmüş, ama daha önce ve daha sonra da pek çok kereler gözaltına bile alınmadan kurtulmamı sağlayan meşhur soğukkanlılığımla Terörle Mücadele Şubesi (yasa yeni çıkmıştı, artık Siyasi Şube de Birinci Şube de denmiyordu) amirini işçi eylemiyle ilgim olmadığına inandırıp serbest bırakılmayı başarmıştım. Ama ilerideki sokağa döner dönmez geciktirilmiş heyecanla bacaklarım zangır zangır titremeye başlamıştı. Çünkü polisler beni inandırıcı bulsalar da ne olur ne olmaz diye telsizle merkezdeki bilgisayarda kaydım olup olmadığını sormaya (artık fişliydim) ya da her ihtimale karşı elleriyle bir üst araması yapmaya kalksalar, hapishane maceram çok daha erken başlayacaktı. O zaman şimdiki gibi tombul değildim ama polisler öyle sandılar, çünkü gömlek ve kazağımın altında vücuduma örgüt imzalı pankart sarılıydı!

Üç gözaltının ardından da beni serbest bırakmak zorunda kalmalarının yanı sıra, bu saydıklarım gibi pek çok olaydan da sıyrılmayı başardığım için, 1985’te benimsediğim tehlikeli fikirler beni ancak on yıl sonra, 1993 sonlarında hapishaneye taşıyabildi. Oradan da ancak 2003’te çıkabildim. O ilk geceki şaşkınlığım günler içerisinde “ama ben neden sağ yakalanacağımı hiç düşünmemişim ki”ye, aylar içerisinde “ölümden sonraki hayata inanmayan biri ölümden neden korkmaz ki”ye, yıllar içerisinde “benim inancımın dinsel inançlardan farkı ne ki”ye ve işte o gecenin 13. yılında da “Yaşayan İnsanların Buluşma Merkezi derKi”ye uzandı…

Hapishanelerde en dış kapıdan koğuş kapısına kadar yedi kapı bulunur. Bu yazıda, işte o yedi demir kapının arkasında yaşanan, sonu kimine göre aydınlığa kimine göre karanlığa çıkan kendi içsel yolculuğumu olabildiğince kısa tutmaya çalışarak anlatacağım. Bir konuda elinizde malzeme yoksa yazı yazmak zordur, ama kafanız tıka basa malzeme doluysa da yazmak zordur! Bakalım ne çıkacak…

BAŞKA TÜRLÜ BİR ŞEY BENİM İSTEDİĞİM

18 yaşımdan başlayarak ömrümün on yılı, bazen tanımadığım ya da tanıyıp sevmediğim insanları bile “bizden” oldukları için “dışarıya” (ağyar!) karşı savunmakla geçti. Aşırı sağa karşı sosyal demokrasi dâhil bütün solu, sosyal demokrasiye ve merkez sağa karşı bütün sosyalist solu, sosyal demokrasiye karşı radikal solu, radikal sola karşı kendi örgütümü, kendi örgütümün yönetimine karşı kendi hücremi ve zaman zaman da hücremdeki yoldaşlara karşı kendimi savunmak için onca yıl göğsümü siper ettim. Hapishane hayatımın daha ilk günlerinden itibaren yüz yüze kaldığım bazı nahoş sürprizleri de, zamanla aşılacak kişisel toyluklara, -karşımdaki eşek kadar adamsa- kişilik sorunlarına, bazı örgüt yöneticilerinin hatalı tutumlarına, en nihayet bazı örgütlere bağlıyor; bir devrimle köhnemiş düzeni yıkıp güzel günler getirmeye uğraşan genel ve soyut bir “biz”i savunmaya devam ediyordum.

Ama daha ilk yılım dolmadan, damlalar küçük küçük olduğu için daha dolmayacakmış gibi görünen bardağım doldu. Bardağı hem doldurup hem taşıran iri damlalar, devrimcilerin “insanlık onuru işkenceyi yenecek” gibi sloganların cazibesini de kullanarak tavladıkları kendi insanlarına orada aylarca işkence yapabildiğine ve kendilerinin hazırladıkları ya da dışarıdan (örgüt yönetimlerinden) hazır gelen bir senaryoyu “itiraf” ettirdikten sonra onları öldürdüğüne tanık olmamdı. İşkenceciliğin “ilerici” yüzü ve işkenceler hakkında bu yazıda bu kadarını yazmam yeterli. Açmasam iyi olur. Devrimciler tarafından katledilip gazetelerde katillerinin taktığı “itirafçı, hain, ajan” vb. kulplarla üçüncü sayfa haberi olan devrimciler hakkında ayrıntılara girmeye ise, zaten daha yüreğim hazır değil. İçerideyken yazdıklarımı bile bunca yıldır daha açıp okuyabilmiş değilim. Sağlığımın biraz daha düzelmesi lazım…

Kafasındaki tartışılmazları uygulamak, kutsal doğrularını bunları anlayamayan zavallı kalabalıklara zorla dayatabilmek için şiddeti meşru bir araç olarak gören her oluşum gibi kaçınılmaz olarak (e bu da meşhur “tarihin yasaları” arasında!) psikopatların hâkimiyetine giren bu örgütlerde işkence ve –gazetelerin yanlış Türkçesiyle- “infaz”lar, bu hasta insanları duygusal olarak tatmin etmenin ve örgüt içi tasfiyelere malzeme (“itiraf”) sağlamanın dışında, örgütün sorgulanamaz ve çelişki isnat edilemez kudretine tanık olan diğer militanları itaatkârlaştırmaya da yarıyordu.

İşkencelerin mağduru değil, sadece tanığı olduğumu belirteyim. Psikopat derken hakaret olsun diye öyle demediğimi de. Ben bu nitelemeyi psikiyatrideki anlamıyla kullanıyorum; yani istese de duygudaşlık (empati) kuramayan, başkalarının acılarını hissedemeyen, acıma ve pişmanlık duygusu yaşamayan, tedavi edilmeleri de bugünün tıbbı itibariyle mümkün olmayan kişilerden söz ediyorum. Anti-sosyal kişilik bozukluğu da denilen durumdan. Bir diğer adıyla sosyopatlardan. Kendileri de nasıl olduğunu bilmeden, kişinin meşrebine göre devrimci, milliyetçi, dinci, mafya ve benzeri şiddet örgütlerine doğru mıknatıs gibi çekildiğini hisseden bir kişilik kategorisinden. Tabii ev içlerinde eşine ve/ya da çocuklarına yönelik icraatla yetindiği ya da yasal ve düzen içi yollarla bu eğilimlerini tatmin etme ve üstüne ücret alma imkânı bulduğu için bu çekime kapılmayan pek çok psikopat da var.

“Biz”im tarihimizde işkenceden ve işkenceciden geçilmediği ve benim de bir yüzünde bunların bulunduğu aynı madalyonun diğer yüzünü temsil ettiğim gerçeğiyle yüzleşmeme daha çok vardı. Silahlı mücadeleyi teorik olarak zorunlu görüp savunsam da, kavga etmişliğim, yumruklarımla kendini savunmuşluğum bulunsa da, hayatında hiç kimseyi “dövmemiş” biriydim. Bir insanın elini kolunu bağlayıp ona bağırta bağırta işkence yapmak ise aklıma bile getiremeyeceğim bir şeydi ve bunun benim değil “biz”im aklımıza bile getiremeyeceğimiz bir şey olduğunu sanıyordum. İşte, madalyonun benim göründüğüm yüzü buydu!

Herhangi bir yüce amaç için şiddeti, zoru, silahlı mücadeleyi bir araç olarak meşru kabul ettiğimiz anda, bunların derecesini, düzeyini, kurban ve mağdurlarını belirleme yetkisini de bu araçları amaçlayarak aramıza katılmış –ve hızla yükselmiş- psikopatlara devretmiş olduğumuzu anlayabilmem için öyle bir iki bardağın taşması yetmiyordu. Bazı örgütleri yanlış yolda saymanın ötesine geçip “safra” olarak görmeye başladım; o genel ve soyut “biz”e bağlı kalmaya ise devam ediyordum. Böylelerinin “biz”im aramızda yeri olmamalıydı…

Dilim böyle diyordu, ama içimdeki sıkıntı bitmedi. Zalimliğin aslında “biz”im düşünce ve ahlâk iklimimizde de hayli bereketli tohumları olduğuna ilişkin sezgilerimi bastırıyordum. Acıklı bir halim vardı. Tanık olduğum alçaklıkları engellemem mümkün değildi. Çünkü zamanla kabul etmek zorunda kalacağım gibi, olması gerektiği için olan bir şeyi engellemeye kimsenin gücü yetmezdi! Düşüncelerim beni boğduğu için bir şeylere sarılmak, bir şey yapmak istiyordum. Ama bir yığın yazıya, hatta bir de “Safra” adlı aptalca romana başladıysam da hiçbirini bitiremedim. O zaman iyi ki evliymişim de, böyle herkese açamayacağım şeyleri bile anlatabileceğim biri varmış hiç değilse. Eski eşime o günlerde yazdığım ve karbon kopyası şu anda önümde olan bir mektubumda, “buradaki tanıklıklarımın resim altlarını doldurmakta zorlanıyorum artık. Elimde izahat da mazeret de kalmadı, ne yapacağımı bilmiyorum. Bambaşka ve yepyeni bir dünyayı bu insanlarla mı kuracağız? Kendi yarattığım roman karakteri ‘devrim sadece olurken güzeldir’ derken benden daha mı haklı? Sonra her şey yeni yerini bulacak ve hayat eskisi gibi mi devam edecek? Uğruna canlar verilen ve verilecek yeni dünya bugünkünün sadece aynadaki tersi mi? Karşı çıktığımız her şey gene olacak ama yeri mi değişmiş olacak? Bunca acıyı işkence yapanlarla işkence görenler, ezenlerle ezilenler, yok sayanlarla yok sayılanlar… sadece yer değiştirsinler diye mi çektik?” demişim.

Uykularım kaçıyordu. Uyku seven biri olmadım hiç. Ama o az uykumu da uyuyamıyordum çoğu geceler. Devrimcileşmelerine şu ya da bu ölçüde katkım olan, işkenceyi de benim “sadece insana mahsus bir hayvanlık” gibi gösterişli laflarım eşliğinde ve devrimcilerin sadece maruz kaldıkları bir iğrençlik olarak öğrenmiş gençlerden biri bunların eline düşerse diye kafama bir şey takılıyordu mesela; sabaha kadar dön dur ondan sonra…

Kendimi mutfağa attım! Bu işe daha uygun pek çok kişi olduğu ve hiç mecbur olmadığım, hatta olumlu anlamda biraz yadırgandığım halde, gönüllü olarak mutfağın bütün sorumluluğunu üstlendim. Mevcudu 92 kişiye kadar çıkan bir koğuşta mutfakta bir kişi olmuyordu elbet, ama her gün değişik insanlar çalıştığı için o kişileri ve yemeği organize edecek, yemek işlerinden de anlayan biri gerekiyordu. Önceki arkadaş başka cezaevine gidince fırsatı kaçırmadım ve düşüncelerimle boğulmaktan, belki de sonraki yıllarda gözümün önünde adım adım ruhsal dengesini yitirişini elim kolum bağlı izlediğim insanların arasına daha o zamandan katılmaktan kurtuldum.

Diyorum ki hep, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nin tarihindeki en büyük devrimcilerden olamadıysam da, tartışmasız en kültürlü koğuş aşçısı oldum; bu da bir şey!

Ama uykuda bile durmayan beyin mutfakta da durmayacağı için, sorgulamam devam ediyordu. Şiddeti azalmış, daha uzun bir sürece yayılmıştı, o kadar. 6–7 ay sonra mutfak işlerini artık yavaş yavaş devretmeye başladığımda, kendimi hâlâ bir komünist olarak görüyor, ama bağlı olduğum örgütten gitgide soğuyordum. Örgütler arasındaki farkların öze ilişkin olmadığını görüyordum artık. Bugün böyle “leke”leri olmasa da, bütün örgütler o lekenin potansiyel taşıyıcısıydı. Çünkü bireyi küçük bir evren (âlem-i sugra) olarak değil de kırmızı ya da mavi kuvvetlerin “1 adet elemanı” olarak görmekteydiler ve başka türlü de olamazdı. Er ya da geç hepsi benim o “safra” dediğim örgütlerden olacak ya da yok olacaklardı. Sonraki yılların beni haksız çıkarmasını isterdim ama maalesef haklı çıktım.

Sadece “afakî” sayılabilecek öyle iddialarım değil, öğrendiklerim ve hatırladıklarım da örgütlerin birbirinden özde farklı olmadıklarını göstermekteydi. Aslında sanırım herkes için geçerli olduğu halde, benim de o mutfak dönemimde fark ettiğim şu işleyişi anlattığım herkes, nedense ilk benden duymuş oluyor: Hafızamız tarafsız değil! İçimizdeki bir “makam” bir şeye karar ya da meyil verdiği zaman, aslında önceden de “bildiğimiz,” hatırladığımız, ama nedense hiç o açıdan görmediğimiz ya da düpedüz hasıraltı ettiğimiz anı ve bilgiler birer birer yerlerinden çıkıp arz-ı endam ediyor, karar ya da eğilimimizi desteklemek üzere… Bende de o büyük dönüşüm süreci, mutfak ve sonrasında, büyük ölçüde böyle “hatırlama”ların desteğiyle gerçekleşti. Ama pek okuyamasam da, okuduğum her şeyde “biz”im tarihimizdeki kirlerin izlerini –artık- görebilmeye başlamam ve ayrıca konuştuğum yaşça önceki kuşağı temsil eden bazı koğuş arkadaşlarımdan aldığım dolaylı ve dolaysız bilgiler de sürece katkıda bulundu. Bu konuşmalar daha çok, farklı örgütlerden iki devrimcinin diğer örgütler hakkında dedikodu yapması şeklindeydi. Ben o konuyu açınca, karşımdaki bildiği ve duyduğu ne kadar benzer örnek varsa sayıp döküyordu. Ama bu benim bir taktiğim değildi. Beceremem öyle şeyleri. O dedikoduları yaptığımız günlerde ben de olayı genel zihniyet temelinde değil, hâlâ örgütler temelinde algıladığım için o düzlemde konuşuyordum. Bu sohbetler çok verimli oluyordu! Diğer örgütler hakkında dedikodular üzerinden öğrendiğim doğrudan örnekler dışında, bir de dolaylı örnekler dediğim, bana onları anlatan kişinin örgütünün de çok farklı olmadığını gösteren “şecaat arz ederken sirkatin söyleme” örnekleri bolca yaşanıyordu. “Yani işkence değil de, biraz dövmüşlerdir suçunu itiraf etsin diye… Ama onun işbirlikçi olduğu kesindi. Zaten sonra kendisi de itiraf etmiş… Ama parti sonra bunların özeleştirisini yaptı, onları şehitler arasına yazdı… Hep o X alçağının marifetleri bunlar. Ama ne oldu, sonunda o da örgüt tarafından idam edildi…” Yani herkes, kendi örgütünün yaptığının “başka” bir şey olduğundan emindi! Demek ki işkencenin işkence, cinayetin cinayet olduğunu görebilmek için bile “bağımsız” ve “birey” olmak gerekiyordu. Örgütlerin, militanları cezbetmesinden korkarak nefret ettiği iki kelimeydi bunlar…

derKi okurlarını ve bu yazıyı ilgilendirmeyeceği için atladığım sayısız olayın özeti: Örgütlerin benim gibilere iyi gözle bakmadığını, kerhen, sadece “düşman saflarına” itmemek için aynı koğuşta kalmama razı olacaklarını bile bile örgütten ayrılıp bağımsız bir devrimci birey olarak orada kalmaya devam ettim. Ama kendimi hâlâ Marksist görüyordum. Bir davaya, bir örgüte, kendisinin göreceğini bile düşünmediği bir geleceğe duygusal yatırım yapmanın ne/nasıl olduğunu, böyle bir deneyimi olmayan birine anlatmak imkânsız değilse bile çok zordur. Ben de buna uğraşmayacağım. Şöyle söyleyeyim: Marksizm’den kopuşumun 3–5 günde olması için, 3–5 günde Marksist olmam ve 3–5 gün Marksist kalmam gerekirdi! Öyle olmadığı için de, aslında tamamen psikolojik temellerde, Marksizm’in ipine sarılmaya devam ediyordum. Ama o bağımsızlık dönemi, çok iyi okuduğum bir dönem oldu. Çünkü depresyonu atlatmıştım. O yoğun okuma döneminde yavaş yavaş, içinden özgürlükten başka her şeyin çıkabileceğini gördüğüm Marksizm’den koparak anarşizme kaydığımı hissettim. Korkmadım, üzerine gittim ve bir süre sonra içten içe kendimi anarşist hissetmeye başladım. Anarşizmi benimsediğimi ilan edemezdim; sadece “devrimciyim” diyerek geçiştirmek zorundaydım. Dışarıdan Marksist gibi anlaşılıyordum, ama içimden anarşisttim.

Bu arada Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki yargılanmamız bitmiş, cezalar alınmış, kendimize yeni bir cezaevi seçme zorunluluğu doğmuştu. Eşim Ankara’da, ailem İstanbul’da olduğundan, ikisinin ortasında olduğunu düşünerek Bursa Özel Tip Cezaevi’ni seçtim…

HAYATA ŞAHİT DEĞİL MÜŞAHİT OLMAK

Daha önce mahkemelere götürüldüğümüz o içi de dışı da ürkütücü demir yığını içinde ilk uzun yolculuğumu yaparak Bursa’ya vardık. Herkes bilmez, o demir yığınının içinde de mahkumun eli zincirlidir. Mahkum, ya bir kaza olursa endişesini herkesten daha yoğun yaşar. Neyse efendim, zaten başka bir cezaevinden, yine askerler tarafından getirilmiş olmamıza rağmen ayakkabılarımızın içini de aramak isteyen askerlere diklenip dayağımızı yiyerek Bursa hapishanesine girdik. Kayıt kuyutun ardından koğuşumuza geçtik.

Ayrıntıları bu yazıyı ilgilendirmeyen bir altı ayı orada geçirdim. O altı aylık Bursa hapishanesi deneyimimde içimde doğan sonuçları şöyle özetleyebilirim: Hapishane tanıklıklarımdan çıkarmam gereken dersin şu ya da bu ideolojiden kopmak değil, tümüyle ideolojik bakıştan kopmak olduğunu anladım. Yeni bir dünya, başka bir dünya kurma iddialarının hepsi bir ideal insan tasavvurundan yola çıkıyor, ve tabii yolda kalıyordu! Çiçekler dalında, ütopyalar sayfalarında güzeldi. Çiçeği koparınca, ütopyayı uygulamaya kalkınca solup gidiyorlardı. Kitleler el birliğiyle hiç bir rüyayı gerçekleştirememiş, ama pek çok kâbusu gerçekleştirmeyi başarmıştı. Demek ki hesaba katılmayan bir şeyler vardı. İnsan akıldan ve mantıktan ibaret olmadığı gibi, akılların ve mantıkların akıl ve mantık derken anladıkları da farklı farklıydı…

Hadi hiç değilse birkaç ayrıntı vereyim, sıkılmayacağınızı umarak: Burada anlatması uzun sürecek bir olayın ardından, bezgin, boğuk ve ağlamaklı bir sesle kendi kendime “benim bunların arasında ne işim var ya…” dediğimi hatırlıyorum. Kendimi devrim yoluna adadığımdan beri, yani on yıldır hep “biz”i idealize etmiş, yanlış gördüğüm insanlar için “bunların bizim aramızda ne işi var” demiştim. Her şeyin bir zamanı var demek ki. İşte, yanlış yerde olanın ben olduğumu anlama zamanım gelmişti. Bazen duyardım, büyük acı yaşamış bazı insanlar için “saçları bir gecede ağardı” dendiğini de, mecazî bir anlatım sanırdım. Ama doğruymuş. Tamamen ağarmasa da, devrimcilerin arasındaki “safra”nın ben olduğumu anladığım o akşamdan ertesi sabaha kadar onlarca ak düştü saçlarıma.

Bu olay, 1996 yılının ilk haftalarında oldu. Kız kardeşim, o sırada çalışmakta olduğu bankanın 1996 ajandasını göndermişti. Onun ilk sayfasına “Artık hayata şahit değil müşahit olacağım,” yazdım. Şahit değil müşahit, yani “tanık değil, gözlemci.” Şu yukarıdaki paragrafta, “Bursa deneyimimde içimde doğan sonuçlar” diye yazdıklarımı da, işte o ajandanın çeşitli sayfalarından derleyip oraya aldım.

İlk defa birileriyle paylaştığım için, uzaktan görülüp görülemediğini bilmiyorum: “Şahit değil müşahit”in benim için uyaklı bir laf bulmuş olmanın ötesinde anlamları vardı. Öncelikle “artık” demekle o güne kadar yanlış bir hayat yaşadığımı kabulleniyorum, hayatı gözlemlemeye başlama amacım yeni bir yol çizmek. Yeni yolumu ben-kendim-şahsen-bizzat hayatı gözlemleyerek belirlemeye, yani büyük -ve kitabî- davalardan artık uzak durmaya karar veriyorum. Burnum sürtülmüş. Artık büyük iddiaların adamı değilim. Her şeyi açıklayabildiğimi sanmakla yanıldığımı, teoriyi bırakıp rastladığım durumları incelersem öğreneceğim daha pek çok şey olduğunu kabullenmişim. O güne kadar hayata sadece şahit olduğumu vurgulamakla, yıllarca dünyayı ısrarla Marksist klasiklerden algılamaya çalıştığımı, önümde akıp giden hayata rağmen öküzün trene şahitliğinin ötesine geçip hayattan bir şey öğrenemediğimi kabullenmişim.

O noktaya gelmemde, birey olarak kendimin önemini anlamama yardımcı olan anarşizmin katkısı büyüktü. Ama bir devrim öngören anarşistler, iç tutarlılık bakımından Marksizm’in de gerisinde kalıyordu. Ayrıntılar gereksiz, Bursa’dayken yazıştığım bazı anarşistlere bir konuda “benim anarşizmim karşıt katil grupları arasında taraf tutmuyor” demem bile gerekti. Bugün de bana illa “birşeyist” demek isteyen varsa, anarşist demesini isterim. Çünkü öyleyim. Ama kesinlikle devrimci değilim. En azından planlanmış, organize edilmiş, kışkırtılmış, kızıştırılmış bir devrim hedefini benimsemiyorum. Çünkü zaten ne oluyorsa o aralarda bir yerde oluyor! Benim anarşizmim ideolojik ya da doktriner değil. Bir tavır, bir duruş olarak kendimi anarşist sayıyorum. Ülkeye ya da dünyaya hâkim olmak gibi amaçlar gütmeksizin, benim gibilerin çoğalmasının dünyayı güzelleştireceğini düşünüyorum. Siyasal programım bundan ibaret!

Ne mutlu ki anarşizmin bir “sahibi” yok. O hem kimsenin, hem her isteyenin özgürlük meşalesi. Tanrıya inanan bir Marksist olduğunuzu söylerseniz herkes size güler mesela. Marksizm’in “sahipleri” Tanrının defterini dürmüştür. Ama anarşizmin öyle “sahipleri” olmadığından, Tolstoy hem anarşist hem Hıristiyan olabilmiştir. Bugün de Türkiye’de tek tek anarşist Müslümanlar vardır, bu pek bilinmez.

Bursa’da elbette örgütler hâkim durumdaydı. Ben ilk bir buçuk ay örgütlerin içinde bağımsız olarak (tabii örgütsel konular dışında onların yönetiminde) kaldım. Yukarıda değindiğim olaydan sonra, PKK adına Merkez Komite üyesi Muzaffer Ayata’nın beni koğuşlarında sürekli misafir etme teklifini de reddettiğim için, hücrelere geçtim. Orada dört buçuk ay kaldım. Davamız temyizdeydi, onun sonucunu bekledim. Yargıtay cezamı onaylayınca da önceden karar verdiğim gibi, örgütlerin bulunmadığı Afyon E Tipi Cezaevi’ne gitmek üzere dilekçe yazdım.

Tam o dilekçeyi yazdığım günlerde, artık hangi eşyalarımı götürüp hangilerini bırakırım falan diye düşünmeye başlamışken, Kanada’dan, iki yıl önce beni “onursal üye” yaptıklarını içimdeki kasırgalar yüzünden unutup gitmiş olduğum Sovyet Halkının Kanadalı Dostları Derneği’nden bir mektup aldım. Benim uluslararası bilmem ne komitesinde yer alıp alamayacağımı soruyorlardı. İşte ben bir tek o mektubu okuduğum dakikalarda kendimi “dönek” hissetmişimdir! Hapishaneye stalinist olarak girmiş biriyken, orada daha üçüncü yılı doldurmadan bir devrim bile hedeflemeyen bir anarşist olmuştum ki, göksel kaynaklı olduğunu iddia eden kitaplarla dalga geçip göksel kaynaklı olduğunu iddia bile etmeyen kitaplardaki 19. yüzyıl teorilerine duyduğu imanı sonnnnnn nefesine kadar korumanın prim yaptığı bir ülkede oldukça iyi bir dönüş performansıydı! Derneğin yönetimindeki amcalara (yaş ortalaması galiba 70 falandı, muhtemelen hepsi ölmüş, dernek de onlarla birlikte defnedilmiştir!) nazikçe bazı teorik problemler yaşadığımı belirterek, benden daha uygun adaylar eminim bulunabilecektir diye yazdım. (Sonradan, benim yerime, kendi çapında efsane bir örgüt lideri olan Garbis Altınoğlu’nun o komitede yer aldığını öğrendim. Bunu da bu paranteze sıkıştırayım ki, fasulyeden militan olmadığım izlenimi doğsun!)

Bursa’da kaldığım hücrenin, kalorifer peteğinin üzerine çıkarak ancak ulaşabildiğim minik penceresi, oraya geçmezden önce örgütlerle birlikte kaldığım L Blok’un havalandırmasına (avlu) bakmaktaydı. Ben lanetli olduğum için, birkaç tanesi hariç orada kalan bağımsızlar bile benimle konuşmuyordu. Afyon’a gitmek için dilekçe yazdığımı benimle konuşanlardan ikisine, Mehmet’e ve Erhan’a söyledim o pencereden konuşurken. İkisi de yaptığımı onaylamadı. Önceden, aynı koğuştayken, örgütleri epey çekiştirdiğimiz için, nefretimin nedenlerini ikisi de biliyordu. Mehmet, “görüşlerine katılıyorum, bugün örgütler böyle. Ama kalıp gerçek devrimcilik adına mücadele etmemiz gerekir,” dedi. Erhan da “karar senin elbette, ama mücadeleyi bunlara teslim edip kaçmamak lazım,” diyerek onu destekledi. Beni ikna edemediler.

Cezaevleri artık 12 Eylül döneminin askerî cezaevleri olmasa da, devrimcilerin hâlâ o cezaevlerindeki gibi “itirafçılığa zorlandığı” edebiyatı, örgütlerin kullanmayı pek sevdiği bir temaydı. Biz bir arada kaldığımız için bu yapılamıyordu, ama örgütlerin koruma (gütme!) alanından bir çıksak, “düşman” bizi itirafçılaştırmak için hazır bekliyordu. Ben de buna inandığımdan, artık o ortama dayanamadığım için Afyon’a gitmeye çalışırken, orada bana yapılacak baskılara direnmeye de kendimi hazırlamaktaydım bir yandan. İtirafçı olmayacaktım, ama örgütlerin bulunduğu bir cezaevinde de kalmayacaktım. İçimden, “bunlarla kalacağıma hırsızlarla, tecavüzcülerle kalırım” diyordum…

PARA PSİKOLOJİSİ

Neyse ki Afyon’da ilk öğrendiğim şeylerden biri, tecavüzcülerle kalmak zorunda olmadığım oldu. Onların koğuşu özel ve -kadınlar koğuşu gibi- diğerlerinin bir isyan sırasında bile ulaşamayacağı bir konumdaymış. Diğer mahkûmlarca öldürülmeleri ancak böyle engellenebiliyormuş. Benim zannettiğim gibi, koğuşlarda karışık kalmıyorlarmış.

Dört günlük tecrit koğuşu macerasının (o bir macera ki, yazı dizisi olur) ardından Afyon’da verildiğim ilk koğuş, 3. koğuştu. Benimle birlikte 22 kişinin bulunduğu o koğuşta tanıştığım ilk insan da, karısını öldürdüğü için hapse girmiş, benden 7–8 yaş büyük bir eski polisti. Kendisine şeriatçı diyordu, ama farklı şartlarda doğsa kesinlikle solcu olacak biriydi. İbadet yapmıyordu. Dinciliği daha çok tepkiseldi. Hem düzene, hem aslında o zaman şimdiki kadar cılkı da çıkmamış magazin ahlaksızlıklarına, hem ülkücülere tepkiliydi. Kendisinin de ailesi dolayısıyla eskiden ülkücü olduğunu, kızına bu yüzden Hilal adını verdiğini, bu yüzden polis olmaya heves ettiğini, ama polis olduktan sonra teşkilata hâkim olan ülkücüleri daha yakından tanıyıp nefret ettiğini anlatırdı. Bunları ona anlatmadım, ama ben nasıl kendi kişisel idealizmime, kendi hayalhaneme Marksizmi giydirmeye çalışmışsam, o da aynı şeyi kendisi için ülkücülükle yapmıştı. Şimdi de İslamcılığa aynı psikolojiyle sarılıyordu.

Özünde iyi bir insandı. Taşradan gelinen İstanbul’a uyum sancıları karısıyla sürtüşmelere yol açmış, bir tartışmalarında öfkesine yenilip belden aşağısına doğrulttuğu tabancasıyla ateş açarak karısını öldürmüştü. Tek kurşunla, kurşun önemli bir damara isabet ettiği için ölmüştü kadın. Arkadaşları “silahını temizlerken kazara ateş aldığı…” şeklinde (bunun gibi çok haber okuruz) bir rapor düzenleyebilecekleri halde kabul etmemişti. Daha tetiğe bastığı anda kapıldığı pişmanlığı ancak bir bedel ödeyerek bastırabileceğini anlatmaya çalışıyordu, kendi cümleleriyle. Bulunduğumuz yerin kalite ortalaması, benim gözümde kendisini temize çıkarmak için, öldürdüğü karısına iftiralar atmasını gerektirirken, açıkça üzüntü ve pişmanlığını dile getiren bir insanla ahbaplık etmem de normaldi. Sokakta görev yapan şapkalı polislerden biriydi işte. Ben örgütçüyken bile böyleleriyle sorunum yoktu ki. En azından teorik olarak…

Kitap okuyan biriydi. Bir gün, kütüphanenin kitap listesini istemek için dilekçe yazdığımı görünce “gelince listeye ben de bir bakayım” dedi. Öğlene doğru kütüphaneci gardiyan, Tekin abi geldi. Benim eşim de kendisi gibi Ankaralı olduğu için bana “enişte” diyen Tekin abi, bütün listelerin o an için mahkûmlarda olduğunu, ne istiyorsak kendisinin bulabileceğini söyleyince, o eski polis arkadaş “parapsikolojiyle ilgili kitap var mı?” dedi. “Olacaktı, bir bakayım” deyip giden gardiyan akşama doğru tekrar gelip “enişte, para psikolojisi yokmuş, ama ekonomiyle ilgili bu var” diye ticaret liselerinin ekonomi ders kitabını bana uzatınca ikimiz de dumura uğradık. Paradan bahseden ne kitabı olur? Ekonomi! İki gün güldük buna.

Ertesi gün liste geldi. Bir göz attım ve algıda seçicilik var ya, “Bilinçte Devrim” adlı bir kitaba gitti gözüm. Ne de olsa ikisi de tanıdık kavramlar! Ne kitabı ne yazarı duymuştum daha önce. Merak ettim, istedim, geldi. Baktım ki ne kitabın adındaki bilinç benim bildiğim bilinç, ne de devrim benim bildiğim devrim… Ben Afyon’da yedi yılımı geçirdim. Getirip götürmekten bıktıkları için kütüphane listesinin bir kopyasının sürekli bende durmasına izin verdiler sonraki yıllarda. O kütüphaneyi iyi bilerek söylüyorum; o gün elime gelen Bilinçte Devrim, 4 bin kadar kitabın bulunduğu o kütüphanede, konusu doğrudan parapsikoloji olan tek kitaptı! Sonraki gelişmeleri düşündükçe, benim mi yoksa koğuş arkadaşımın mı ayağına gelmişti, karar veremiyorum.

İkimiz de okuduk, 1978’de Hür Yayın’dan çıkmış, “derleyen” olarak Teoman Alper isminin yer aldığı ve Afyon E Tipi Cezaevi kütüphanesinde sırtına 683 numara yazılmış bu kitabı. Parapsikoloji duymadığım bir şey değildi. Bu konuda Tekin abiden halliceydim. Ama hafif tebessümle karşıladığım bir şeydi. Bazı gayrı ciddi insanların eğlencesi olarak gördüğüm bir şeydi parapsikoloji. Teoman Alper de hep karşısında benim gibi alaycılar varmışçasına, biraz ezilerek yazmış gibiydi sanki. Belki de bana öyle geldi, ya da aklımda öyle kaldı, bilmiyorum. Kitapta temel parapsikoloji konuları dışında tasavvuf, mistisizm, astral seyahat vb. konularda da bir şeyler okuduğumu hatırlıyorum. Ama en çok, Sovyetler Birliği’nde devletçe yapılan parapsikoloji çalışmaları bana çarpıcı gelmişti. İlk kez duyuyordum. Sonuçta kelime hazinem dışında bir şeyimi etkilememiş gibi görünen ilginç bir kitap olarak okudum bitti. Bugünkü bilimle açıklanamayan bir şeyler varsa gerçekten, bilim bir gün bunları da açıklayacaktı… Aslında o kitabı okurken, kafam başka yerdeydi.

Kafam karşı koğuştaydı. 10. koğuşta kalan birkaç siyasi mahkûm, idareyle konuşmuş, bütün siyasileri bir koğuşta toplamaya çalışıyorlardı. Müdür beni de çağırıp konuşmuş, ama ben kabul etmemiştim. Sonra maltada (malta, hapishanelerde ana koridor) görüştüğüm, kendisinden kısaca AEY diye bahsedeceğim siyasi aynı teklifi yineledi. Klişeleşmiş lafları sevmem. Beni bir şeye klişeleşmiş laflarla ikna edebileceğini sananları hiç sevmem. AEY’ yi de sevmedim! (“Devrimcilik bir yaşam biçimidir hocam…” Böööğk! Bize de “bir telefon kadar yakın”dır Allah bilir…)

Bu arada Afyon’a gelişimin üzerinden günler, haftalar, aylar, sonra yıllar geçti; kimse bana “itirafçılık baskısı” falan yapmadı! Afyon’a gelişimden dört ay sonra gerçekleşen müdürle o görüşmem, aynı zamanda idareden biriyle ilk görüşmemdi ve adam siyasilerin ayrı bir koğuşta toplanma isteğini kabul ettiğini bildiriyor, benim oraya geçmek isteyip istemeyeceğimi soruyordu. Sonraki yıllarda PKK’lılar için çıkan bir pişmanlık (itirafçılık) yasasından yararlanmak isteyen, tanımadığım bir eski PKK’lı, idarede haftalar önce çıkan yasa hakkında bilgisi olan bir yetkili bulamayacak, Ankara’dan istenen bilginin gelmesini bekleyecekti. Biz itirafçı olmuşuz olmamışız, devletin umurunda değildi; ama kendimizi ideolojik bir aynada dev olarak gördüğümüz için, artık askerlerin doğrudan yönetiminde olmayan devletin hâlâ bize “itirafçılık baskısı” yaptığı masallarına inanmak ben de dâhil hepimize iyi geliyordu!

3. Koğuşta altı ay kaldım. Genelde durumum iyiydi. Ama bana mı o zaman batmaya başladı, yoksa gerçekten o sıralarda benimle uğraşmaya başlayanlar mı oldu bilmiyorum, bazı kişilerin davranışlarından rahatsız olmaya başladım. Tam da sinirli olduğum bir gün, AEY benimle görüşmek için dilekçe yazmış ve izin almış. Siyasiler koğuşta şu kadar kişi olduk, bir arada daha iyi olmaz mıyız, hepimiz siyasiyiz falan dedi. Birkaç şart koşarak kabul ettim. Asıl derdim, 3. koğuştan artık çıkmaktı…

BİLİMİN BİR GÜN AÇIKLAYACAĞI JALE

22 kişilik 10. koğuşta koğuşun yarıya yakını siyasiler olmuştu. Örgütlere kafa tutup gelen tek bendim. (Birkaç yıl öncesine kadar bunu her düşündüğümde ürperirdim. Deliyim ben deli!) Geri kalanların çoğu canlarını kurtarmak ya da tehlikeye atmamak için kaçarak örgütlerin hâkimiyetindeki cezaevlerinde idareye sığınmış, itirafçı da olmamış, bakanlık tarafından Afyon’a gönderilmişti. AEY de şubede bülbül-ü şeyda kesildiği için tutuklandığında örgüt koğuşuna gitmeye korkmuş, idare tarafından doğrudan Afyon’a gönderilmişti. Kaçanların dışında bir iki kişi de örgüt tarafından “sürgün” edilmişti. Yani örgütten atılmış ve örgütün bulunduğu cezaevlerinde kalması yasaklanmıştı. Benim ve bu “sürgün”lerin dışında kalan kaçak çoğunluk, devrimciliğe hevesliydi. Defteri kapatmadan geldikleri için… Ruhen değil bedenen koptukları için… Kendilerini ispat etmeye ihtiyaçları olduğu için…

Koğuştan bu yazıyı ilgilendirmeyen olayları anlatmayacağım. Kişileri de. AEY’den söz etmemi gerektiren olaya birazdan geleceğim. Ama önce biraz daha söz edeyim! Örgütteki yöneticilik günlerimde üzerinde çalıştığımız insanları tasnif edebilmek için uydurduğum gayrı resmi ve esprili kategorilerden “beşik kertmesi”ne uyuyordu AEY. Hem Alevi, hem Kürt, yetmemiş bir de komünist anne babadan doğmuştu. Yani “bu işlere bulaşmak” onun için kader gibi bir şeydi ve işte oradaydı. Bu “beşik kertmesi” kategorisinin bende olumsuz bir içeriği olduğunu da belirteyim geçerken. Beşik kertmesinden aşk çıkması çok zayıf ihtimaldir çünkü.

Bir gün, konu nereden açıldı hatırlamıyorum, topluca çay içerken, AEY üniversite yıllarında yaşadığı bir olayı anlattı koğuşta: İddialaştığı bir arkadaşı, kendisini ruh çağırma toplantısına çağırmış. Hazırlık yapılmış, seansa geçilmiş. Arkadaşı buna içinden herhangi bir soru sor, cevabını alacaksın demiş. Bu da ruhun muhun hikâye olduğunu gösteririm diye içinden, değil o toplantıda, o şehirde bile kimsenin tanımadığı küçük halasının ismini sormuş. Ama fincan J_A_L_E harflerine gitmiş. AEY oradaki kimsenin halasının ismini bilmediğinden ve öğrenemeyeceğinden emin. Ben de tahmin edilemeyeceğinden eminim, 1950’lerde Bingöl’de doğan birine Jale isminin verildiğinin. Atmakla tutturulacak bir şey de değil yani.

AEY bunu anlatırken ben dondum. O her iki cümlenin ardına “bakın ben yine de onun ruh olduğuna inanmıyorum, gözümle gördüm, aynen böyle oldu, ama eminim bir gün bilim bunları açıklayacak” cümlesini ekliyor, her zamanki hızlı konuşmasıyla anlatmaya devam ediyordu. Gerçi onun için defterime “Tamam. Anlaşıldı. Bu da rolyapanoğulları aşiretinden,” şeklinde bir not düşeli aylar olmuştu, ama bu onunkinin samimi değil “takınılmış” bir devrimcilik olduğu anlamında bir nottu. AEY’ nin bizi inandırmak için yalan söyleyeceği en son konu herhalde bir ruh çağırma deneyimiydi. Ben onun değil, o celseyi düzenleyen kişinin açığını bulmak üzere yığınla soru sordum ve anında cevabını aldım. Çünkü AEY zaten sorulacak bütün soruları o olaydan sonra kendine sormuş ve hiçbir açık, hiçbir hile bulamamıştı.

Sorularım bitince, “sen aklından geçirdiğin bir soruya cevap veren bedensiz bir bilinçten söz ediyorsun o zaman, ama bu olamaz ki…” dedim. Beni anlamadı. “Bence de olamaz, eminim bir gün bilim bunları açıklayacak,” dedi papağan gibi. Benim dediğim başka bir ima içeriyordu, ben kendi imansızlığımdaki (=imanımdaki) sarsıntıyı düşünüyordum sesli olarak. Anlamadı, ben de uzatmadım. “Ama bu olay karşısında şu söylediğin de bir iman… ve bu iman, bilimi bir din seviyesine indirir” dedim ve konu kapandı. “İndirir” lafına dikkat yalnız. Dinlere bakışım orada gizli. Kiliseye karşı yazılmış “bilim ve din” konulu kitapları okuyarak şekillenmiş bilim-din hiyerarşimde bilim dini dövüyordu!

Konu tek gündemim haline geldiğinden, ertesi gün AEY’ye konuyu yeniden açtım. Ama olaya ilişkin ilave bir şey alamadım. Sadece o arkadaşının AEY’nin ateist olmasına üzüldüğü için kendisine her şeyin maddeden ibaret olmadığını gösterme çabasında olan biri olduğunu öğrendim.

Marksist materyalizmin konuya yaklaşımına biraz değinmek istiyorum. Ama yeri gelmişken, önce karşıma çok çıkan bir noktayı aydınlatmak isterim. Materyalizm kelimesinin iki anlamı var. Birincisi, birer gündelik hayat kavramı olarak, paraya pula her şeyden daha fazla önem veren kişileri ve onların davranışlarını nitelemekte kullanılan materyalist ve materyalizm. Diğeri ise, felsefi olarak, evrende maddenin temel, bilincin ise onun ürünü olduğunu, maddeden bağımsız bir bilinç olamayacağını savunan görüş olan materyalizm. Marksizm’deki materyalizm elbette ikinci anlamda materyalizmdir. Birinci anlamda olsa beni etkileyemezdi.

Marksist felsefeye göre duygular ve düşünceler, ileri düzeyde organlaşmış bir madde olan beynin ürünüdür. Ama bu beyin niye ileri düzeyde organlaşmıştır; ona “ileri düzeyde organlaş” diye bir emir ya da tavsiyede bulunan mı olmuştur, yoksa arkadaşlarıyla girdiği bir iddia üzerine mi ileri düzeyde organlaşmıştır, Marksizm bu sorularla ilgilenmez. Beyin, yani madde olmadan düşünce de, duygu da, maneviyat da, anlam da… olamaz Marksist felsefeye göre. Aynı sebepten ruh da, cin de, başka bedensiz (maddesiz) varlıklar da olamaz. Tanrı, hiç olamaz zaten! Makro düzeyde de Marksizm maddi dünyanın temel olduğunu kabul etmemizi istemekle kalmaz, maddenin ezeli olduğuna “inanmamızı” da bekler. Yani yaratılmamıştır. Başlangıcı varsa bunu bilim bir gün açıklayacaktır.

Marksizm’in 19. yüzyılda, buharlı trenlerin muhtemelen “adamlar yapmış kardeşim!” diye hayranlıkla karşılandığı bir çağda ortaya çıktığını; sonraki yüzyılda, radyonun bile olmadığı bir dönemde Lenin, televizyonun bile olmadığı bir dönemde Stalin, Troçki ve Mao tarafından “geliştirilmeye” çalışıldığını hatırlatayım. Bugün şu yazıyı okuduğunuz bilgisayarla neler neler yapabiliyoruz. İndi-bindi ücreti bile 20 milyon dolar olsa da, ABD’den uzaya dolmuş seferleri var! Bir koyunun aynısından bir tane daha yapabiliyor bilim adamları. Ama hâlâ beynimizi oluşturan şu madde ne diye ileri düzeyde organlaşmış, bunu bilmiyoruz. Bilim, ulaştığı her cevabın yanında yüzlerce yeni soru buluyor. Bilinmeyenler dosyası hep açık. İnanca hep bir alan var…

Ben bu Jale olayına kafayı taktım. Olayda bir hile bile olsa, hileyi bulmalıydım. Araştırmadığım bir konuda kesin konuşmamalıydım. O da iman oluyordu çünkü, AEY’ de görüldüğü gibi. Kütüphaneye bir de bu gözle baktım. Bilinçte Devrim’in dışında, Don Juan’ın Büyüsü (Carlos Castaneda), Allah’ın varlığı üzerine İslamî kitaplar ve en ilginci de, yayını bugün de devam eden Ruh ve Madde dergisinin, nerelerde dolaşıp hangi ellerden geçerek oraya düştüklerini hâlâ çok merak ettiğim, 1961–62 yıllarına ait iki cildi vardı. Hepsini okudum. O güne kadar hiç dönüp bakmadığım yeni bir bilgi alanı ile tanışmıştım…

10. koğuşta da, 3’teki gibi bir kitap kurduyla karşılaşmıştım. Namazında niyazında biriydi. Avrupa’ya birkaç kilo eroin göndermek üzereyken yakalanmıştı. Elinde bir miktar para olduğunu, değerlendirmek istediğini, bir komşusunun verdiği bu aklın o an kendisine cazip geldiğini söylüyordu. Tek açıklaması “şeytana uydum” şeklindeydi ve ben kendisini tanıdıkça bunun doğru olabileceğine inandım. O işlerin adamı değildi. Yattığı cezayı da hak ettiğine inanıyordu ki, bu oralarda pek rastlayabileceğiniz bir durum değildir. Normalde sabah akşam o komşusuna küfretmesi gerekirdi!

Zaman içerisinde o hapishanede, görerek, dokunarak kitap seçmek için dilekçe yazıp kütüphaneye çıkabilme ve bir defada istediğimiz kadar kitap alabilme ayrıcalığına sahip iki kişi bu arkadaşla ben olduk. Bu resmi bir şey değil. Çok kitap aldığımız için, kütüphanecilerle çok haşır neşir olmamızın sonucu.

Hoca dediğimiz bu arkadaştaki Kuran’ı gözüme kestirdim. Okuyacaktım. Kütüphanede vardı ama alamazdım. Laf söz olur, dedikodular yayılırdı! Yine de artık okumam lazım, bakalım neler varmış içinde diyordum.

15 yaşında ateist olmamla noktalanan tutucu çevre gözlemlerim arasında bir tanesini hiç unutamam. Benim bir yengem vardı. Bunun bir şeyhi vardı. Senede bir iki kez bir sürü de yol parası vererek onun çiftliğine gider, 8–10 gün dua karşılığı çalışırdı. Oradan bir dönüşünden bir süre sonra, kızları bunu gizlice keçi pisliği yutarken yakaladı. (Keçi dışkısının şeklini bilenler bilmeyenlere anlatsın!) Şeyhinin keçisinin dışkısını bir torbaya koyup getirmiş, şifa niyetine her gün kızlarına göstermeden hap gibi yutarmış. Ona biri mi bu aklı vermiş, kendisi mi düşünmüş, herkes mi yapıyormuş, öğrenemedik. Ama buna benzer pek çok olayla, din ve kutsal kitaplar benim gözümde böyle cahil insanların dünyasına ait, bana yabancı kavramlar oldu. Sonradan başka insanları eleştirirken kullanacağım bir şeyi o zaman ben yapmıştım. Şimdi herhangi bir kesimi “ötekileştirmek” için o kesimin iyilerinin, olumlu yanlarının görmezden gelinip hep kötülerinin, olumsuz yanlarının görüldüğünü söylüyorum ya, aynı bunun gibi, ben de o çocuk yaşımda İslâm’ı şeyhinin keçisinin dışkısını yutan yengeme temsil ettirmiş, ama en az onun kadar inançlı ve onun yaptıklarına karşı olan kızlarını görmezden gelmiştim! Belki içimdeki, belki çok üstümdeki bir makam, inançsız olmama karar vermiş de olabilir; bilmiyorum…

Hoca’ya isteğimi söyledim. Buna bir yandan sevindi ama bir yandan tereddütlü; Kuran elinde, uzatamıyor. Kendisi abdestli, öpüyor başına koyuyor falan, benden bu prosedürü talep etmeye korkuyor. “Ya… abdestli…” falan diyecek oldu. “Hocam ben abdest alamam. Bunun çok basit bir nedeni var: Ben ateistim!” dedim. Saçmaladığını anladı, kitabı verdi.

Günde en az sekiz saat okuyarak, Kuran’ı birkaç günde bitirdim. Yine allak bullak olmuştum. Bu kitap hiç de Turan Dursun’un, İlhan Arsel’in, Erdoğan Aydın’ın kitaplarında alıntılarını okuduğum Kuran’a benzemiyordu. Kimseyi suçlamıyorum, herhalde ben görmeye hazır değildim. Kuran’ın bazı yerlerinde yutkunduğumu hatırlıyorum. Biraz kulak kabartan için harcıâlem bir bilgi olmasına rağmen, İslam dininin önceki kutsal kitapları ve peygamberleri de sahiplendiğini bile ben o güne kadar bilmiyordum mesela. Artık öğrendiğime göre, bu kitabın şu şu şu kaynaklardan derlenmiş uyduruk bir kolaj olduğunu ispatlamak için başka kitaplarla ya da antik metinlerle bunun bazı bölümlerini karşılaştırıp, “gördünüz mü” diye gözüme sokan kitapların bir hükmü kalmamıştı. Kuran en azından kendi içinde tutarlıydı. Kitabı vahyettiğine inanılan yaratıcı zaten dünya kurulduğundan beri binlerce peygamber ve başka kitaplar gönderdiğini söylüyorsa, yani kaynak aynıysa, Kuran’ın bir bölümü bırakın başka kutsal kitapları, Platon’dan alıntı olsa ne yazar! Platon’u gören var mı aramızda? Daha da önemlisi onun bize yansıttığı Sokrates’i? Bunların kendilerinin ya da kaynaklarının niteliğini tam olarak bilmemiz mümkün mü 2500 yıl öteden?

Aynı şekilde, esasında hiç de kötü şeyler söylemeyen Marksizm’in ve hiç de kötü şeyler amaçlamayan kutsal devrimimizin de içinden neler çıkarılabildiğini görmüş biri olarak, bir mesajın değerini ona inandığını söyleyenlerin kalitesiyle ölçmemem gerektiğini anlamalıydım. Üstelik artık 15 değil 30 yaşında olduğum için, kızlarını görmeyip sadece yengemi görmem de çocukluğuma verilip geçilebilecek bir şey olmazdı!

En azından, artık hafife alamayacağım bir metinle karşı karşıya olduğum kesindi. Ne var ki aynı kesinlik, içimde bu olup bitenler dışıma yansırsa benim hafife alınacak olmam için de geçerliydi! Bizim camiada her tür döneklik bir şekilde ve bir dereceye kadar tolere edilebilirdi, ama böyle ötelere inanmak, inanılabileceğini düşünmek, inanılabileceğinin düşünülebileceğini düşünmek… Hayır, hayır, asla!

Bir kere öteler eşittir din, o da eşittir İslâm’dır Marksistlerimiz için, onu belirteyim. Daha derin ilgi ve bilgi beklemek yersiz olur. Dinsel olana yönelik tepkininse elbette nedenleri vardır. Devletin 1940’ların ortalarından 1990’ların ikinci yarısına kadar komünizm tehlikesine karşı dini ve dinci dünya görüşünü palazlandırıp kollaması… 1940’lardan itibaren ilerici kesimlere ve azınlıklara karşı “halk kitleleri” tarafından gerçekleştirilen ve sonraki yıllarda arkalarındaki “derin” bağlantılar deşifre olan bütün kitlesel katliam ve yağmaların dinsel motifli olması… Darbelerden sonra askeri cezaevlerinde sol siyasileri “İslâm’a kazanmak” için de baskı, işkence ve propaganda yapılması. Özellikle 1980–83 arası ülkeyi yöneten darbecilerin sadece cezaevlerinde değil ülke çapında bir “İslâmileştirme” kampanyası yürütmesi. En fazla İmam-Hatip lisesinin askerler yönetimdeyken açılması, Alevi köylerine zorla cami yaptırılması, Türk-İslâm sentezi denilen, Aydınlar Ocağı kaynaklı dinci faşist doktrinin devlet politikası olarak benimsenmesi… 1979’daki İran devriminin ardından yaygınlaşan siyasal İslâm yüzünden İslâm’ın sadece bir din olmaktan öte, bir ideoloji ve yelpazenin sağında yer alan bir siyasal düşünce olarak görülmeye başlanması…

Marksizm’in doğal tanrıtanımazlığına bizim ülkemizde bir de dinin ve Allah’ın devlet elindeki bu araçsallığı ve 80’lerdeki siyasal İslâm modası eklenince, eskiden Marksist olan birinin bugün ötelerden söz etmeye başlaması da sıradan bir felsefî değişim ya da içsel dönüşüm değil, basit bir döneklik bile değil, düpedüz siyaseten karşı saflara geçme olarak algılanır olmuştu.

Benim gibi, karşı saflara geçtiğine ya da “molla” olduğuna kimseyi inandıramayacakları kişilere de “kafayı yemiş” deyip noktayı koyduklarını kendi durumumda deneyimlemiş bulunuyorum!

Peki, bu konuya böyle tahammülsüz bakanlar hep “başkaları” mıydı? Hayır. İşkence, cinayet, komplo dışında burada örgütlerle ilgili eleştirdiğim ne varsa hepsini aynı zamanda özeleştiri kabul edebilirsiniz. Elini yıkayıp kenara çekilenlerden değilim. Kötülerin elinden kurtulmuş bir melek hiç değilim. Burada bir kötüden bahsediyorsam, ben de o kötünün bir parçasıydım. Ölene kadar da, en azından bir kötünün parçası olabilmiş biri olarak kalacağım. Aralarına katılamayacağım için, bütün “mükemmel” insanlardan özür diliyorum. Ayrıca ben duymaya alıştığınız türden “kandırılmış” biri de değilim. Evet, “arkadaş kurbanıyım,” ama o arkadaşın benim hapishane günlüklerimdeki adı İka’dır, yani “İçimdeki Kötü Arkadaş.” Şimdi kendi yazdığım bir yazıdan bir alıntı yapacağım ve herkes bu Kuran okuma maceram için “Allah’ın sopası yok” diyecek. Devrimci Emek dergisinin Şubat 1993 tarihli 18. sayısında Gürsel Çetiner imzasıyla yazdığım “İdeoloji ve Politika Üzerine Değinmeler” başlıklı yazımın bir yerinde, Marksist teorideki bazı konuların ne kadar çetrefilli olduğundan söz ederken, bu konulara kafa patlatan bazı düşünürlerin sonlarını kendime dayanak yapmıştım: “Poulantzas intihar etti. Althusser çıldırıp çok sevdiği karısını boğduktan sonra ömrünü akıl hastanesinde tamamladı. En kötü son ise Garaudy’ninkiydi: Müslüman oldu!”

Bu satırları yazdığını unutmamış biri olarak, önümde bir de gurur engeli vardı tabii. Düşünüp taşınarak, birkaç gün içerisinde kararımı verdim: Hakikat aşkım, bütün bunların üzerindeydi…

Hep öyleydi. Ben kimlik sahibi olmak için değil (sadece mezun olduğum liseyle ÖSS sıralamasındaki yerim arasındaki hoş uyumsuzluk bile bana sistem içinde hayli parlak bir kimlik vaat ediyordu), gerçekten dünyayı değiştirebileceğime inandığım ve bunu çok istediğim için Marksist oldum. Salaklıktaki rütbemi yükseltse de, durum bu. Dışarıdayken örgütle yaşadığım az sayıdaki sürtüşmenin konuları da hep bunu, yani benim eksiksiz ve katıksız bir salak olduğumu gösterir nitelikte zaten. Ama şimdi onlara girersem yazının rotası kayar…

Dışlanma kaygılarını dikkate aldım, ama şöyle, tersinden, o kaygılara teslim olmak şeklinde değil, teslim olmamak amacıyla dikkate aldım: Dedim ki, bu araştırmanın sonunda materyalist kalabileceğim gibi, materyalizmden kopabilirim de. Her iki seçenek karşısında duygusal olarak tarafsız olmalıyım. Bir kere koğuştaki, bir kısmı bana karşı kullanacak malzeme arayan şu insanlar bilmemeli benim bu konuları kafaya taktığımı. Ayrıca dışarıdaki sosyal çevremi oluşturan bütün arkadaşlarım materyalist ve bunlar arasında ben artık materyalist değilim dediğimde bunu hoş karşılamayacak insanlar da var. En azından bu birkaç kişiyle arkadaşlığımı bitirmez ya da askıya almazsam, araştırmamda duygusal bakımdan özgür olamam. Kimseye karşı “ben bunu ona nasıl söylerim” kaygısı taşımayacağım, özgür bir araştırma olmalı benimki…

Sözünü ettiğim arkadaşlarım zaten mektup yoluyla ilişki sürdürdüğüm insanlardı. Bir mektuplarına cevap yazmazsam en fazla bir tane daha yazarlar, sonra onlar da ara verirlerdi. Sonra, ben onları güldürecek bir sonuca varmamışsam, istediğim zaman haberleşmeyi yeniden başlatabilirdim. Bu olayı onlara olduğu gibi anlatırsam hem arkadaşlığımı kaldığı yerden sürdürebilir, hem de hatta titizlik ve nesnelliğimden ötürü takdirlerini kazanabilirdim. Benimsedikleri felsefenin bu şüphe sınavından galip çıkması hoşlarına giderdi.

Bir de bu arkadaşlarımdan birinin bana bulduğu, ama yarısını geçtiğim halde bitiremediğim bir çeviri işi vardı; onu artık sürdüremeyeceğime karar verdim. Arkadaşım bir yazardı. Ankara’da kendisinin eski ve yeni bütün kitaplarını yayınlayan Doruk Yayınları’ndan sağ olsun bana bir kitap çevirisi işi bulmuştu, ama üzerinde çeviri yapacağım bir masa olmaması dâhil, türlü çeşitli hapishane engeli nedeniyle ben işi bitiremiyordum. Benden el yazısıyla kız kardeşime gidiyor, o bilgisayarda yazarak İstanbul’dan Ankara’daki yayınevine gönderiyor, elbet birçok aksaklıklar çıkıyordu. Yarısından fazlasını yapıp göndermiş ve beğenilmiştim. Hapishane sonrası için de kaygısı olmasın, bizimle çalışır diyordu yayıncılarım. Ama biraz da sürüncemede kaldığı ve mahcup olduğum için, ve bir de ranzada iki büklüm oturup masa niyetine önüme koyduğum limon sandığı üstünde yazmaya artık omurgam isyan ettiği için, devam edemeyeceğimi bildirecektim.

Yeni bölüme geçiyordum, ama şimdi siz çevirdiğim bu kitabın ne olduğunu da merak edersiniz. Marx ve Engels’in bazı eserlerini yeterince materyalist bulmayan İtalyan Marksist felsefeci Sebastiano Timpanaro’nun On Materialism (Materyalizm Üzerine) adlı kitabıydı!

Zaten 29–30 yaş dönümüme denk gelen o bir yıl boyunca, arkam önüm materyalizm, sağım solum ruhçuluktu! Ruhsal âlemde materyalizm absürd olur herhalde, ama sanki birtakım gözle görülmez varlıklar benim üzerimden birbiriyle kapışmaktaydı! Zannedilmesin ki Marksistler ya da anarşistler sabah akşam dinle, Tanrıyla, materyalizmle uğraşan insanlardır. Bir insan Marksist olmuşsa zaten din/Tanrı/öte âlem defterini kapattığı için olmuştur. Sonrasında ancak felsefî ya da ideolojik olarak din “sorunuyla” uğraşmayı seçmişse bu konular onun gündeminde kalıcı olur.

Ya da bana olduğu gibi, gündeminize girmek için böyle başınıza kitaplar, 35 senelik dergi ciltleri, ruh çağırma celseleri yağar!

GERÇEK OLANDAN DAHA GERÇEK BİR GERÇEK VAR MIDIR?

Boşuna ümitlenip ayrı yönde bir duygusal baskı oluşturmasınlar diye, yani yine nesnellik adına, yeni araştırma konumdan aileme hemen söz etmeyecektim. Ama eşime hemen açtım. O konuşmayı hatırlıyorum. El attığım yeni bilgi alanında ilk okuduklarımla artık benim için konunun Jale olayının da, Kuran’ın kaynağının da ötesine geçtiğini, adım attığım alanın yanılmaya ve istismara da açık sonsuz bir derya olduğunu; kimseye açıklamak üzere değil, yorgunu olduğum polemiklere yeniden dönmek üzere değil, sadece ve sadece varlığımın anlamını aramak üzere okuyacağımı söylemiştim. Ankara’dayken formüle ettiğim bir ahlakî ilkem uyarınca, düşündüğümün tersini dillendirmediğim sürece, düşündüğümü dillendirmiyor olmamda etik bir problem yoktu…

Eşimin dinsel inancı vardı. Ama ben bunu “geçici” bir durum olarak gördüğüm, kısa zamanda onu bu “gerilikten” kurtaracağımdan emin olduğum için, örgüte yansıtmamıştım. Tersini söylemedim, kimse sormadı zaten, ama onun dinsel inancı olduğunu özellikle söylemedim yoldaşlara. Biraz da onu korumak, ona tepeden bakılmasını engellemek kaygısı rol oynamıştı bunda. Allah’ın işine bakın ki, onu o gerilikten kurtaramadığım gibi, işte kendim “gerileme” sürecine girmiştim!

O konuşmadan bu yana on yıl geçti. Ben kendimi hâlâ öğrenci sayıyorum. Çünkü hem hapishane dışarıdakilerin zannettiği gibi zamanın çok çok bol olduğu bir yer değil (bir gün anlatırım, orada zaman daha hızlı akar, ama adamı eriterek akar,) hem de benim zaten yaşadığım ve giderek artacak koğuş içi sorunlar, ayrıca bunların ardından ve bunların da katkısıyla gelecek hastalık, bunun da üstüne, yaşayacağım bazı yıkımlar; benim kitaplardan çok sıkıntılar, ağrılar ve acılarla öğrenmemi gerektirdi. Bu öğrenciliğin herkes için zaten son nefese kadar devam ettiğini biliyorum da, demek istediğim, bilgi yönünden ben hala birinci sınıfta sayıyorum kendimi!

Bursa’dayken, “biz”im pek çok kavrayış biçimimizin dinlerde karşılığı olduğunu, içinde bulunduğumuz yaşantının dinsel yaşantılardan pek bir farkı olmadığını görmüştüm. Bu, örgütleri yerden yere vurduğum konulardan biriydi (içimden tabii!) Afyon’da kafama takılan soru işaretlerinden sonra ise, bunun arızî bir durum değil, bir zorunluluk olduğuna hükmettim. Kimsenin bir hata yaptığı yoktu, olması gereken oluyordu. Bizim “mücadele” dediğimiz şey, Marx’ın “bilimsel” kitaplarından başlayarak, tanrısız bir din pratiğiydi zaten. Misal Kapital’de onca hesap kitap ve istatistiğin arasına serpiştirilen vahşi kapitalizm dönemine ait acıklı işçi sınıfı hikâyeleri (ki doğrudur bunlar, ben de onlardan bir okuma tiyatrosu yazacaktım, olmadı) zaten daha baştan, “bilimsel sosyalizm”i “insaniyet namına” ortaya çıkmış bir din olarak sunuyordu. Gördüğü iltifat da, insanın bilincinde olmasa bile içinde bir yerlerdeki bir inanma ihtiyacı ile açıklanabilirdi. Genlerden söz etmiyorum yalnız, ne laboratuar tüpüne konulabilecek ne de mikroskopla görülebilecek derinliklerden söz ediyorum!

Her şeye cevap olabilen tek bir doğruya inanırsanız, o sizi dinlemez, dinleşir! Doğrunuzun yanlış da çıkabileceğini baştan kabul ederseniz, o sadece fikriniz olur. Ayrıca bir de inanca ihtiyaç duyarsınız.

1970’li yıllarda Sosyal Yayınlar’dan çıkmış, Lenin’in Felsefe Defterleri kitabı vardır, galiba Atilla Tokatlı çevirmişti. Sovyet edisyonundan fotoğraflarıyla birlikte aynen aktarılmıştır. Benim de yayıncılığa bulaşmışlığım olduğundan, hele de o yılların teknolojisinde, farklı bir kâğıda basılan o fotoğrafları o kitabın sayfaları arasına serpiştirmenin zahmet ve masrafını çok iyi bilirim. O kitapta parlak kâğıda basılarak kitabın çeşitli yerlerine serpiştirilmiş o fotoğraflar, Lenin efendimizin kutsal el yazılarına aittir! 1990’ların başlarında onu okurken, o zaman bile, ben bile sinirlenmiştim, bu ne ya Hırka-i Şerif, Efendimizin mübarek saç teli, ayak izi gibi diye… İşte, bir peygambere ya da bir uluya inanmasanız da, o boşluğu dolduracak birine onun rolünü böyle yüklüyorsunuz. Çünkü siz aslında bir dine inanıyorsunuz!

Marksizm’in tarihin bizim dışımızda işleyen “nesnel” yasalarını bulmuş olma iddiası, sanırım dinleşmenin en önemli temellerinden biri. Teleolojinin “televizyon bilimi” falan olmadığını bilen Marksistler bu yazacaklarımı hakaret sayacak, biliyorum; ama hapishanede fark ettim ki bilim, tarih, yasa, üretici güçler, üretim biçimleri vb. laf kalabalığının özeti, Marksist teleolojiden ibaret! Allah yok, ama insanlığın tarihinde bir teleoloji, bir amaçlılık var. Tarihin geldiği yerler ve gideceği bir yer var. Biz de öküz değil insansak, insanların çektiği acılara sessiz kalamıyorsak o tarihin akışına omuz vererek ancak insan olabiliriz. İlkel komünal toplumdan köleci topluma, ondan feodal topluma, daha sonra kapitalist topluma geçilmiş olup, bu geçişlerin incelenmesinden çıkarılan yasalara göre kapitalizmin iç çelişkileri zorunlu olarak sosyalist topluma geçişin şartlarını hazırlayacaktır. Bu geçiş kendiliğinden olmayacaktır. Ama olgunlaşan şartlarda proletaryanın (işçi sınıfı) bir devrimle son tekmeyi vurmasıyla sosyalizmin kapısı açılacaktır. Sosyalizm de aslında komünizmin ön hazırlığıdır. Sosyalizmde ”herkesten yeteneğine göre, herkese emeği kadar” ilkesine göre, komünizmde ise “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” ilkesiyle paylaşım olacaktır. Dünya ülkelerinin tamamı sosyalizme geçmeden ve sosyalizmi yaşayan ülkelerdeki kuşaklar tamamen “komünist yeni insan” (insan-ı kâmil!) olmadan komünizme geçiş olamaz. Çünkü komünizm tamamen sınıfsız, sınırsız, devletsiz bir aşamadır…

Geleceği de öngören bu “tarihsel gelişim çizgisi“ne İNANDIĞINIZ anda zaten başka bir inanca ihtiyaç duymazsınız! Kafanıza takılabilecek soru işaretlerini de bilim bir gün cevaplayacak zaten. Hadi yeni dininiz hayırlı olsun, güle güle inanın!

Yolu “bilimsel sosyalizm” tarafından aydınlatılan bir mücadelenin pratikte dine, imana dönüşmesi konusunda teorik pek çok şey ileri sürülebilir. Bu yazıda amacım kimseleri ikna etmek değil, sadece derKi okurlarına kendimi anlatmak olduğundan, fazla uzatmayacağım. Bu konuyu uzatmayı, 22. yüzyılın din tarihçilerine bırakıyorum!

Bazıları bana “dönek” diyor. Bunların çoğu benim “bir yere gitmişim ki dönmüşüm, sen nereye gittin ki dönesin?” diyebileceğim kişiler. Hapishane defterlerime “alkışçı pezevenk takımı” diye geçen, devrimin tribünlerine kök salmış “radikal destekçi” solcu türü! Dışarıdayken de “bulaşık makinesinin son taksidini öder ödemez dağa çıkacaklar” diye dalga geçtiğim tür! Nereden ve neden döndüğümü en iyi kendim bildiğim için, özellikle de böyle kimselerin bana “dönek” demesi beni yaralamıyor. Asıl devrimci kalsaydım, kendime ve yola çıktığım noktaya ihanet etmiş olacaktım. Ben kendimi, küçük bir arkadaşımın dediği gibi, kısaca “yenilenmiş” olarak nitelemeyi daha doğru buluyorum. Ben hep aynı benim. Gerisi felsefî bir serüven, o kadar! Yenilenmek; ya da “mürted”liği, devletin şefkatli kollarını, dönülecek bir mecazî “ev”i, herhangi bir öntanımlı “sırat-ı müstakîm”i (doğru yol) içermeyen bütün yakıştırmalar kabulümdür. Ne kendi nefsim için hapse düştüm ben, ne de -döneksem bile- kendi nefsim için “dönek” oldum…

“Hayatım roman” olacak ya illa, dini halkın afyonu olarak gören tanrısız dinim yüzünden hapis yatarken, afyonumu da adını afyondan alan şehrin hapishanesinde buldum! Yaşadığım hayatın, önceki durağını hatırlamadığımız, sonraki durağı hakkında rivayet muhtelif olan sonsuz bir yolculuğun sadece bir durağı olduğuna orada karar verdim. Tarih makinesinin dişlilerinden birinin bir dişinin bir köşesinin bir ucunun bir kenarı değil, evrenin bir parçası olduğumu orada gördüm…

Afyon’da ben Marksizm’in ya da bilimin yerine dinsel inancı koymuş değilim, yanlış anlaşılmasın. Ben orada inancın, bilimin ve felsefenin farklı soruları cevaplamak üzere hayatımızda bulunduğunu fark ettim (paslı jeton koleksiyonumun en iri parçası budur!) Din “niçin,” bilim “nasıl,” felsefe ise “ne” sorularını cevaplar! Hepsine de ihtiyacımız var. Marksizm bunların üçüne de tek başına cevap verdiği için, yalnızca tuhaf bir dindir…

Bu tuhaf dinin düpedüz Platon idealizmiyle bağını kuran, müminlerinin bolca kullandığı, “gerçek” diye bir sıfat vardır mesela. Tartışma, didişme yorgunu olmayıp da Bursa Cezaevinde Mehmet ve Erhan’la konuşurken Mehmet’in söylediği “gerçek devrimci” lafına itiraz etseydim, acaba onun kaderini değiştirebilir miydim? Bursa’da “gerçek olandan daha gerçek bir gerçek yoktur” şeklinde bir laf geliştirmiş, defterime yazmıştım. Sovyetler Birliği’ndeki de, Çin’deki de, Küba’daki de aralarındaki bütün farklara, hatta düşmanlıklara rağmen “gerçek sosyalizm”di bana göre. Olsa, Türkiye’deki de “gerçek sosyalizm” olacaktı! Arabistan, İran ve Taliban Afganistan’ındaki rejimler de aralarındaki bütün farklara, hatta düşmanlıklara rağmen “gerçek şeriat”tı. Olsa, Türkiye’deki de “gerçek şeriat” olacaktı! Materyalizme göre aslında “gerçek olandan daha gerçek bir gerçek olamayacağını,” ötelerde bir yerde bir “devrimcilik ideası” bulunmadığını, kendisi orada ne görüyorsa devrimciliğin o olduğunu söyleseydim, benimle o konuşmayı yaptıktan tam iki yıl sonra, ayrıldığı örgüt tarafından haftalarca işkence yapılıp sonunda şişlerle delik deşik edilerek koğuş kapının önüne atılmasını önlemeye katkım olur muydu? Hiç sanmıyorum. Çok “inançlıydı” Mehmet. O devrime, Marksizm’e nasıl inanıyorsa, eski yoldaşları da onun aslında cezaevinde beş yıldır Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bir ajanı olarak yattığını açıklayan katillerine öyle inandılar…

Mehmet’in hikâyesi aylarca meşgul etti beni. Uykularım bölünüyordu. Acaba onun o son geceleri nasıl geçti? Acaba ölüm kapanında çırpındığı o günlerde beni, o son konuşmamızı hatırlamış mıdır? Acaba şuradan bir kurtulursam ben de Afyon’a giderim demiş midir? Amatör tiyatrocuydu; acaba bir mucize olup da o “gerçek devrimcilerin” elinden kurtulabilseydi, orada geçirdiği günlerden bir oyun çıkarır mıydı?.. Karısını, ziyarete geldiğinde bizlere bile baktıkça orada olmamıza üzülüp gözleri dolan, “Mehmet, bu annen üç yıldır hâlâ alışamadı mı yahu senin burada olmana” dediğim anneciğini düşündüm. Onun için, onlar için, belki de aslında kendi geçmişim için gözyaşları döktüm…

Aynı günlerde aynı “gerçek devrimci”lerin elinden kurtulmak için bileklerini kesen, böyle bir ölümü “kamuoyuna” nasıl açıklayacaklarını bilemedikleri için panikleyen işkencecilerinin gardiyanları çağırmasıyla hastaneye kaldırılan, orada kendine geldiğinde örgütlerin bulunmadığı bir başka cezaevi olan Eskişehir’e giderek kurtulmayı başaran Erhan şimdi nerededir, ne yapar, neye, niye inanır bilmiyorum. Tek bildiğim, onun da meğer altı yıldır cezaevinde aslında “görevli” olarak yatmakta olduğunun açığa çıkmamasına sevindiğim! Erhan’la hem biz birlikte kalıyorduk, hem de ailelerimizin İstanbul’da komşu olduğu ortaya çıkmıştı. Hangisi ziyarete gelecekse diğerimizin ailesiyle görüşüyor, gönderecekleri bir şey varsa getiriyordu. Ben çıktığımda annesi çalıştığı yerden emekli olmuştu; Erhan’ın izine ulaşamadım.

Böyle olaylar her olduğunda ya da her aklıma geldiğinde, benim de niyetimden bağımsız olarak bu kan ve çamur deryasının bir parçası olduğumu düşünüp kendimden, mağdurlardan ve kurbanlardan utanıyordum. Ama yapabileceğim bir şey yoktu. Bu da acımı katlıyordu.

İçimde bunları yaşarken, dışımda sözde benim gibi bağımsız oldukları halde akılları hâlâ örgütlerin gözüne girmekte olan, hasbelkader devrimci olmuş, hasbelkader hapse girmiş, hasbelkader örgütten ayrılmış insanlarla uğraşmak zorunda kaldım. Bu insanlara bir de her şeyin elimizle tutup gözümüzle gördüklerimizden ibaret olmadığını, benim artık ötelere inandığımı söylesem neler olurdu bilmiyorum. Ama asıl düşünmeyi değil inanmayı isteyenin ben değil onlar olduğunu kesinlikle biliyorum. Onların da kafaları muhayyel devrimimizin dış duvarına bir şekilde çarpmış, ama onlar bunun sarsıntısını ruhlarını özgürleştirecek bir fırsata çevirmektense beyinlerini alçıya aldırmayı SEÇMİŞLERDİ! Düşünmüyor, alıştıkları gibi, inanıyorlardı…

Hatırlarken bile yorulduğum günler onlar. Yahu diyordum, örgüt içi “cezalandırma”lara (medya dilinde “infaz”) yapılan ve yapılabilecek açıklamaları zaten biliyorum. Bunların Ahmet-Mehmet meselesi (Ahmet, Mehmet X, Y örgütlerinin belirli sorumluluk düzeyindeki yöneticileri olmak üzere… kuruluyordu denklem!) olduğu yönündeki açıklamalarınız da neresinden tutsam elimde kalıyor. Misal bu cinayetler neden ailelerin çocuklarını görmeye, belki geçen görüşte istediği şeyleri de alıp gelecekleri görüş günlerinin önceki gecesine denk getiriliyor; erkek koğuşlarında pazartesi sabahına, kadın koğuşunda çarşamba sabahına cesetler “hazır” ediliyor? Biriniz bana hiç değilse bunu açıklayın ki ben de bunca yıl boşuna çile çekmediğimi seve seve kabul edeyim! Böyle bir çirkefin parçası olan birinin karşı tarafın yaptığı herhangi bir çirkinliği eleştirmeye ne hakkı olabilir?

Bu söylediğim senkronizasyonun Ankara’daki tek istisnası, didiştiğim o davarlara “yönetici olduğu halde iyi insanlardan biri” diye adıyla sanıyla söz ettiğim ve bir süre sonra birlikte radyodan öldürüldüğünü dinlediğimiz Ramis oldu. O görüş sabahına hazır edilmedi, çünkü bizatihi görüş yerinde, görüş kabininin öbür yanında bulunan annesinin ve kız kardeşinin (bir iddiaya göre nişanlısının, ama ben nişanlı olduğunu hiç duymamıştım) gözünün önünde 80 küsur şiş darbesiyle öldürüldü! Yıllarca altlı üstlü ranzalarda yattığı, aynı masada yemek yediği şu devrimci katildeki hınç neyin hıncı acaba? Ulan adam 80 küsür kişiyle ardı ardına tokalaşsa bile bıkar be! Ramis katilinin elinden kurtulamasın diye arkadan kollarını tutansa, başka bir örgütten onlara geçtiği için örgütler arası sorun çıktığında Ramis’in “beni çiğnemeden ona dokunamazsınız” diyerek itilip kakılmasını engellediği adamdı. Böyle “feodal” minnet borçlarının esiri olmadığına göre demek o da gerçek bir devrimciymiş!

Bunları yapan insanlar neyi yapmaz? Benim duyup da “yok canım, devrimciler öyle şey yapmaz” diyebileceğim ne kaldı yeryüzünde?

Ben bunları bileceğim… üstelik… değinmek bile istemiyordum ama… Ankara’da yan koğuş avlusunda battaniyeye sarılıp avluya atılmış bir cesedin başında halay çekilip herkese tatlı dağıtıldığını… şu gözlerle izlemek zorunda kalacağım, sonra gözümle gördüklerimi bir kenara bırakıp gözle görülemeyen bir “gerçek” devrimciliğe inanacağım! E bu da ötelere inanmak değil mi? Görmemek için gözlerimizi kapadığımız olayların normalde uyandırması gereken dehşet derecesi ile tarttığımızda, en büyük dindarlık bizimki olmuyor mu? Zaten imandan ibaret olan bir düşünceden başka bir inanca geçince ben niye tuhaf bir şey yapmış oluyorum?

Hep söylüyorum, benim hapse girdiğim gün devrime olan inancım, bugün Allah’a olan inancımdan çok daha güçlüydü! O da imandı sadece, “bilimsel” bir iman…

Ankara, Bursa ve Afyon’da, “yanılmışım” diyebilmenin hapis yatmaktan daha zor olduğuna koğuşlar dolusu kanıt tanıdım ben. Bu anlattıklarımın belki de fazlasını bilen insanlar şimdi dışarıda, “bedel ödemiş devrimci” kimliklerine sıkı sıkıya sarılarak, “omerta”yı ihlal etmeden, üstelik bir de kendilerini “sıradan” insanlardan daha insan görerek geziyorlar. Kafalarında taşıdıkları kasabada fikir değiştirmek hoş karşılanmadığı için, onlar benim gibi bir “dönek” olmayacaklar…

İşte bunlar ve bir de kenardan benim gibileri alkışlayarak siyasi kimlik sahibi olanlar, şimdi beni döneklikle suçluyor. Benimse bir şeye inanıp da onun en önünde yürümekten kaçındığım, kenardan alkış tuttuğum bir dönemim olmadı hayatımda. Dün ne savunup bugün ne savunmadığım sorgulanacağına, savunup da en önünde yürümediğim bir doğrum olmuş mu hayatımda, o sorgulansa keşke… İşte bu yazıyla da yine en öndeyim. Aslında benden utanması gereken kişiler tarafından lanetlenmeyi, benimle alay edilmesini, bıyık altlarından gülünen biri olmayı göze aldım. Vallahi hiç umurumda değil…

Bu kadar da değil. Yanılmışım diyebilmek, evet bir erdemdir. Ama “vasatın tasallutu” altında her erdem gibi bu da cezasız kalmaz! Başkalarının ağzından çıkacak her özeleştiriyi kendilerine övgü gibi anlamaya, sizin özeleştiriniz üzerinden kendi boktan hayatlarının sağlamasını yapmaya hazır insanlarla dolu cennet vatanımız. Çıktığımdan beri, beni en çok dinledikleri için en çok anladıklarını sandığım kimseler de dâhil, aynı yöntemle kendi hayatına bakmayı akıl edebilen çıkmadı. Ben konuştukça herkes kendisinin ne kadar mükemmel olduğunu gördü! Şu halimle başkalarının yanlışlarından söz etmem ayıptır, ben kendi eteğimdeki çamurdan söz edeyim derken; herkes tertemiz çıktı, bütün ihale bende kaldı…

İNSANİYET DİPLOMASI

Ankara’da koğuşa Ali diye bir doktor arkadaş gelmişti. Doktor olarak değil, tutuklu olarak yani. Bir gün baş başa kaldığımızda kendisine sorduğum bir soruya çok gülmüştü. Demiştim ki, “Ali benim hiçbir sağlık sorunum yok. Bünyem öyle güçlü ki, koğuşa grip girse, beni en son vuruyor. Ama bunun için korkuyorum. Çünkü normalde benim sağlıklı olmam için hiçbir neden yok. Acaba mesela kanser türü hastalıklar sinsi sinsi gelişirken böyle bir iyilik hali yaratırlar mı?”

Ali çok gülünce şakaya vurmuştum, ama aslında ciddiydim.

Ailemin evinden ayrılmamla cezaevine girmem arasında geçen sekiz yılda, bir ay ya da daha fazla kaldığım ev sayısı 32’ydi. Oturup tek tek listesini çıkarmıştım içeri düştükten sonra. Çoğu kendi evim değildi elbet ve çoğu zaman evim olmuyordu zaten. Bir aydan az konuk olduğum evleri de saysam kaç çıkardı, şimdi tahmin bile edemem…

Bu yaşadığım, herkes için zor bir hayat olurdu, ama benim gibi düzen ve titizlik saplantılı “aşırı tipik” bir başak için zor ötesi bir hayattı. Bunun yanı sıra yetersiz uyku, düzensiz beslenme, düzenli sigara vardı hayatımda.

Yakalandığımda 3,5 yıldan beri aranıyor görünüyordum. Mahkemeye sevk edilirken Ankara polisi utanmış olacak ki, İstanbul emniyetinden çıkartmıştı dosyama koyacağı “aranıyordu” yazısını. (Hüseyin Kocadağ imzalıydı, fotokopisi duruyor. Susurluk hatırası!) Oysa İstanbul polisi oradaki evimizi Ankara’nın isteği üzerine basıp beni aramıştı. Ankara, İstanbul ve Besni’de birkaç hafta arandıktan sonra operasyon bitmiş, benim aranıyor durumum da kâğıt üzerinde kalmıştı. Yakalanan bazı kişilerin ifadelerinde adım geçmişti örgütten diye. Ama operasyon bittikten sonra bu artık aktif bir aranma olmadığı için, sadece Siyasal’dan tamamen kopmakla (Siyasal Bilgiler Fakültesi… “Sadece”! Ugh!), bazı yerlere gitmemekle, akşamları “huzur operasyonları” saatlerinde evde olmakla ve başka bazı kurallara dikkat etmekle, kısacası polis kontrolüyle karşılaşmamakla Ankara’da yaşayıp yakalanmamak mümkündü. Ertesi yıl yeniden sınava girip ODTܒde öğrenciliğe bile başlamıştım. Ama artık açık kitlesel eylemlere katılıp polisten cop yiyemiyordum ki, alışmış bünye eksikliğini hissediyor!

Belirli bir süre kaçak yaşadıktan sonra yakalanan pek çok insandan duymuşumdur, yakalandıklarında istem dışı bir rahatlama hissettiklerini. Kaçak olmanın, insanın 24 saatini ve her adımını belirleyen, başka bir gerginlikle kıyaslanamayacak bir ruh hali vardır. Ben üstelik sağ yakalanacağımı bile düşünmüyordum, çünkü o birkaç yılda –devletin cinayet işleyebileceği önkabulünü içerdiği için benim politik doğruculuk açısından yanlış bulduğum- “yargısız infaz” tamlamasını yaşam hakkı tartışmaları üzerinden gündelik dile dâhil edecek kadar yoğun bir şekilde “ölü ele geçirmeler” yaşanıyordu İstanbul ve Ankara’da. Ben de kendimi öyle bir sona hazırlamıştım.

Bütün bunları bir araya getirerek demiştim ben “normalde sağlıklı olmam için hiçbir neden yok” diye. Haklıydım da. Ama demek ki vücutça epey sağlammışım ve hırpalanma limitimin dolması için hapisliğimin 6. yılına gelmem gerekiyormuş.

Hapishanenin geceleri, yılları, duvarları, demirleri, tozu, kiri, pası, hatta iğrenç yemekleri yıkamazdı beni; gençliğimi verdiğim, uğrunda canımı bile ortaya koyduğum ideallerin pratikte vardığı noktayı görmek ve daha da önemlisi bu noktanın kaçınılmazlığıyla yüzleşmek yıktı… Ağır üzüntü ve stres kaynaklı, psikosomatik bir rahatsızlık olan, bağırsaklarımdan başlayıp nasıl başardıysa eklemlerimi esir alan bir hastalığa tutuldum. Cezaevinden çıkacağım güne kadar, bazen hastanede, ama genellikle cezaevinde, ikinci katta, revir olarak yapılmış ama revirin taşınmasıyla sadece odaları kalmış o kısımdaki odamda hemen hemen sürekli yatarak tavana ya da televizyona baktım. Ağrılar ve kansızlık sorunum yoğunlaşmamı engellediği için, yılda ancak 3–5 kitap okuyabiliyordum. Nice geceler oldu ki, eklemlerimdeki ağrılara dayanamadığımdan ölmek için sabahlara kadar bağıra bağıra dua ettim. Tek başıma kalıyor olmasam bunu da yapamazdım.

Başıma gelen sadece on yıl kalın ve yüksek duvarların arasında tutulup sonra bırakılmak olsaydı keşke. Hapisliğimin ilk iki yılı örgütlerle yaşadığım sürtüşmelerle, sonraki dört yılı istemeden kendini “bağımsız” bulmuş militan artıklarıyla çatışarak, son dört yılı da kendi bedenimin isyanı ve üst üste gelen başka acılarla geçti. Sadece hapis yatabilenlere imreniyordum bazen. Her sabah, her pazartesi, her ayın ilk günü ve her yılbaşı sayaçlarını sıfırlayabilenlere. Geçmişlerini duvarların dışında unutulmaya terk edenlere. “Duvara çarpınca beyinlerini alçıya aldırmışlar” diye dalga geçtiğim bu insanlarla sorunum temelde belki de onları kıskanmamdı, kim bilir. Onlar gibi olamadım. Ben hep Mehmet’tim; onlarsa önce devrimciydiler, daha sonra eski devrimci oldular! Yalnızca “iyi adam”ı oynadıkları sahneleri hatırladılar. Hep masum, hep mükemmel, hep mutlu kaldılar! Güç bela öğrendikleri o tek dilin dışına çıkamadıkları için, devrim yolunda pilotaj hatasından, alçak X’ten, beceriksiz Y’den, satılmış Z’den başka kusur göremediler. Ama onlar artık bu yolda devam etmeyeceklerdi. Zaten bu millete iyilik yaramazdı. Yalnızca “iyi adam”ı oynadıkları sahneleri hatırladıkları için, kendilerinde kusur diye bula bula özgeciliği buldular. Halkın bundan haberi olmasa da, onlar halk için yeterince fedakârlık yapmışlardı. Artık sadece kendileri için yaşayacaklardı. Bunların çoğu şimdi dışarıda. Gördüğünüz yerde onlardan kaçmanızı tavsiye ederim. Ben öyle yapıyorum şahsen…

Hastalığım tek başıma kalmamı gerektiren bir hastalık değildi. Ama ben artık insanlara katlanamıyordum. Patlamaktan, o sırada kaldığım sekiz kişilik B–3 koğuşundan tatsızlıkla ayrılmaktan korkuyordum. Dışıma patlamasam da içime patlıyordum ki, bu da sağlık durumumu kötüleştiriyordu. Ben, yani çocukluğunda, ilk gençliğinde evde yalnız kalabilmek için anne babasıyla misafirliğe gidin diye kavga eden ben, liseyi bitirip evden ayrıldığımdan beri, 14 yıldır (1985–99) kendimi hızlı, hareketli, heyecanlı ve kalabalık bir hayatın cenderesine sıkıştırmış ve işte artık patlama noktasına gelmiştim. Tahammül eşiğim çok daralmıştı. Biriyle kavga edersem suç kesinlikle bende olacaktı, bunu biliyordum. Hastalığımı bahane ederek yalnız kalmanın yollarını aramaya başladım. Hapishanelerde yeterince hücre vardır ve bunlar sadece hücre cezası alanlar için değil, bunalıp kendi başına kalmak isteyenler için de vardır. Ama kedileri önüne katıp kovalayan dev fareleriyle, burnunun dibindeki tuvaletinle, benim kitaplarımın bile sığmayacağı daracık alanıyla ve ikide bir kendini jiletleyen komşularla birlikte vardır! Müdürle görüştüm. Perhizim olduğundan ve hücrelere tüp verilmediği için (artık hiçbir yere verilmiyor) orada kendi yemeklerimi yapamayacağımdan, öte yandan sağlık durumum dolayısıyla arkadaşlara rahatsızlık verme endişesi taşıdığımdan söz ederek eski revir koğuşundaki odayı koparmayı başardım. Orada havalandırmaya, yani avluya, yani güneşe çıkma imkânı olmadığından, kendi isteğimle orada kaldığıma dair bir şeyler imzalayarak yeni yerime taşındım. Başgardiyan, “burada yaşanmaz. Bir-iki hafta kafanı dinle de geri koğuşuna dönersin” diyordu…

Orada dört yıl kaldım! Dört yıl güneşe çıkmadım. Ama kendimle baş başa kaldığım, içimin koridorlarında gezindiğim, ruhumu neredeyse elimle tutabildiğim o dört yıl, içim hiç olmadığı kadar aydınlandı. Her şeye rağmen, bütün hapishane hayatımın en özgür dönemiydi!

19 Aralık 2000 günü, sabahın erken saatlerinde, aynı anda 20 cezaevine askerler operasyon düzenledi. Bunlar örgütlerin bulunduğu cezaevleriydi. Dolayısıyla Afyon bu cezaevleri arasında yoktu. Ama İstanbul’da, Bayrampaşa Cezaevi’nde yatan kardeşim için endişelenmeye başlamıştım. Daha önce de tek tek cezaevlerinde askerin müdahaleleri sırasında kan dökülmüş, ölen mahkûmlar olmuştu.

Benim yattığım yıllar boyunca, cezaevlerinden kaçabilen bir siyasi olmadı. Yani cezaevlerinin “örgütlerin elinde” olduğu, açık bir yalandı. Orası devletin hapishanesiydi. Elektriğini, suyunu keserek, bir süre bekleyerek bütün mahkûmlar teslim alınabilirdi. Bayrampaşa’da evet, elektrik ve suları kesildi koğuşların, ama sonra çatılardan koğuşlar ve avlular taranmaya başlandı… Askerlerin -televizyonların dediği gibi- havaya ateş ettiklerini umarak, o silah seslerini dinledim ekran karşısında.

Ertesi sabah müdür çağırınca korkarak, kendimi sakinleştirmeye çalışarak gittim. Annem ve kız kardeşim aramış, kardeşim Murat’ın iyi olduğunu, Edirne F Tipi Cezaevi’ne nakledilenler arasında olduğunu söylemişler. Aslında böyle bir uygulama yoktur tabii ama bu olağanüstü bir durum olduğu için müdür bu mesajı bana iletmeyi kabul etmiş. Rahatlamış olarak odama döndüm. Şimdi sayıları verilen ama isimleri daha belli olmayan ölülerin kimler olduğunu merak ediyordum sadece. Akşama doğru açıklanma ihtimali vardı. İnşallah tanıdığım kimse yoktur aralarında diyordum. Günüm tanımadığım bu insanlar için üzülmekle ve kendisine düşman yaratma konusunda bu kadar yetenekli devletimizin her fırsatta düşmanlarının çokluğundan neden yakındığını anlamaya çalışmakla geçti. Erken yediğim akşam yemeğinin ardından Murat’a bir mektup yazmaya başladım, ertesi sabah Edirne F Tipi Cezaevine göndermek için (içeride mektuplar sabah sayımında toplanır.)

Akşamki en erken ana haber bülteni Kanal 6’da Hakan Aygün’ün sunduğu ve 18.30’da başlayacak bültendi. Başladı. İlk haber tabii cezaevi operasyonlarında ölenlerden isimleri belli olanlardı. İçimden, inşallah tanıdığım, üzüleceğim kimse olmaz aralarında, yeni toparlandım, sağlığım hemen geri bozulmasın diyerek televizyonun sesini açtım. Hakan Aygün’ün okuduğu ilk isim olarak Murat Ördekçi’yi duyunca beynimi dolduran bir uğultu oldu, sonrasını ise hatırlamıyorum. Sesim kısılana kadar bağırmışım…

Kendime geldiğimde, kardeşimin adının ilk sırada söylenmesine sevinmeye, buna tutunmaya çalıştım. Öyle bir vahşetti ki yaşanan, kadın mahkûmlar yanıp kömür olmuş, kimlik tespiti için gerekli DNA alınmakta zorlanılmıştı. Kardeşimin adı ilk sırada sayılınca, hiç değilse kolaylıkla teşhis edilebilecek durumdaymış diye kendimi avutmaya çalıyordum.

Bizimkilere de yanlış söylenmiş. Müdür beyi aradıklarında onlar da Murat’ın Edirne’ye götürüldüğünü sanıyorlarmış. Dinlediğim o silah seslerinden biri kardeşimin vücuduna saplanan bir merminin sesiymiş. Bana, daha fazla yıkılmayayım diye “göğsünden tek kurşunla vurulduğunu ve anında öldüğünü” söylediler. Ama öyle değilmiş…

Bu cinayetin İstanbul 2. İdare Mahkemesinin tazminat kararında da yer alan bazı ayrıntıları, sanki bu trajedinin ben nefretimi bu ülkede insan hayatının üzerinde tutulan irili-ufaklı, resmi-gayrı resmi tüm yapay kutsallar arasında eşit dağıtayım diye başıma geldiğini gösterir gibiydi. O güne kadar “herkes öncelikle kendi eteğindeki çamurdan sorumludur” diyerek daha çok kendi hizmet ettiğim saflardaki alçaklıklarla ilgilenmiştim. Kardeşim hapishane avlusunun sebepsiz yere taranması sonucu, koğuşa doğru kaçarken belinden vurulmuş. Koğuşa doğru bir-iki metre sürünüp arkasını getirememiş. Kurşun yağmuru durmadığı için diğer mahkûmlar yardımına gelememiş. Saatlerce can çekişerek ölmüş. Askerler cezaevini “ele geçirdikten” sonra, kardeşimin ölmesinden hemen önce ya da hemen sonraki kısa bir zaman dilimi içerisinde yarasının bıçakla kesilip genişletildiği devletin Adli Tıp kurumunun resmî otopsi raporunda yer alıyordu. Gazetelerde de çıktı…

Benim bugün politika ile aramdaki tek trafiğe açık köprü, uyduruk kutsallara, naylon tanrılara duyduğum nefret. Bu köprü hep düşünsel düzeyde kalacak. Murat’ın ölümünden çok önce, ta Bursa Cezaevindeyken, “artık hayata şahit değil müşahit olacağım” diye başlayan defterin sayfalarında kendi kendime söz verdiğim gibi, bir daha oralara düşersem bu sadece yazdıklarım yüzünden olacak. Yine o günlerde aldığım, yürürlükteki ya da müstakbel ya da muhayyel hiçbir İKTİDAR için kılımı kıpırdatmama; hep azınlıkta olandan, zayıftan, güçsüz olandan, ezilenden, horlanandan, dışlanandan yana olma; dündeki, gündeki ya da gelecekteki hiçbir büyük gücün, hiçbir çoğunluğun günahlarına ortak olmama kararlarım da elbette geçerli. Ne mutlu ki, her anlamda bu ülkenin çoğunluğu arasında yaratılmışım. Benden nefret edenlerin “zaten” kelimesiyle başlayıp kendilerini rahatlatabilecekleri bir toplumsal/tarihsel/dinsel/etnik aidiyetim yok. Başka hiçbir sonuç alamasam da, duruşumla birilerinin vicdanlarını tırmalama şansım var…

Sabah iyi haberini aldığım kardeşime mektup yazarken, televizyondan onun ölenler arasında olduğunu duyduğum o odada, o acı birkaç hafta içinde hücrelerime kadar sindi. Bu kaybımdan sadece birkaç ay sonra, eşim benden ayrılmak istedi. “Normal” insan tepkileri göstersem, “o zaten şöyleydi, zaten böyleydi” diye bağırıp çağırsam daha kolay atlatırdım. Ama kendi kendime “iki yıl daha beklemediğini değil, sekiz yıl beklediğini görmek yakışır sana” dediğim ve arkasından tek kötü söz etmeden o odada onun da yasını efendice tuttuğum için sağlığım daha çok bozuldu. Zülfü Livaneli’nin bestelediği haliyle tanıdık gelebilecek Çankırı Hapishanesinden Mektuplar şiirinde Piraye’sine “Saat dört/ yoksun/ Saat beş/ yok/ Altı, yedi,/ ertesi gün, daha ertesi/ve belki/ kim bilir..” diyen Nazım’ı en iyi anladığım yerde ben “yıl 2001, yoksun… 2002, yok… 2003, yok…”un ne olduğunu yaşadım.

Bu kadar acının beni “çürüttüğü” GATA’da belgelendiği için askerlik yapmadım işte, bana öyle bir yararı oldu. Bu “çürük” raporuna da, öncesinde başka hastanelerden aldığım ağır üzüntü kaynaklı bedensel hastalık raporlarıma da ben “insaniyet diploması” diyorum. Diyalektik ve tarihsel materyalizm programı yüklenmiş bir bilgisayar gibi ruhsuz, üstelik bir de kalaşnikov efektleriyle konuşarak girdiğim cezaevinden bu diplomalarla çıktım! Devrimci işkencecileri… hem devletin hem örgütlerin lanetiyle bu dünyadan gitmiş, bambaşka bir gelecek kuracaklarını söyleyen gerçek devrimciler tarafından şişlenerek, boğularak, boğazı kesilerek öldürülmüş diğer devrimcileri gömdüğüm Meçhul Militan Anıtı’nın soğuk taşını… iç organlarımda yara açacak yoğunluktaki hüznümü… kendimi bildim bileli benimle olan melankoliyi ve gözyaşlarımı satır aralarında sadece benim görebildiğim bu diplomalar, kalaşnikov efektleriyle konuşurken de aslında iç’imin çok derin olduğunun belgesi!

26 yaşında “gerçek hayat”tan kopup 36 yaşında ona geri döneceğini bilmenin, hayatın ikinci yarısına kendini bilinçle hazırlayabilmek gibi iyi yanları da var. Hele bir de benim gibi bağrı mezarlık olmuşsa kişinin, bazı ilkel duyguların anlamsızlığını, pek çok itişme ve çekişmelerin önemsizliğini görmesi daha kolay oluyor. Hayatımın ikinci yarısına kendimi hapishanedeki odamda hazırlarken, oradaki son bir ayım içerisinde, çok önceden planladığım gibi, o duvarlar arasındaki tüm düşmanlıklarımı imgelemimde teker teker bitirdim. Herkesi değil, ama benim şahsen sorun yaşadığım, egomun sürtüştüğü, çatıştığı, dolayısıyla zaten hakkında hükme varırken adil ve yansız olmama ihtimalim bulunan herkesi tek tek çağırıp hayalimde hem affettim, hem ondan özür diledim. Oradan hafiflemiş olarak çıktım. Kin asit gibidir; onu duyduğunuz kişiden çok onu içinde taşıyan sizi eriten bir asit gibi. Ben bu ikinci hayatımda en azından kişilere karşı bu duyguyu içimde barındırmamaya gayret ediyorum. İçimdeki Kötü Arkadaş (İka) bu işe çok bozuluyor!

Orada, imgelemimde barıştığım kişilerden sadece biri beni çok zorladı. Hatırladıkça bugün bile hâlâ bunları gerçekten ben mi yaşadım, yoksa bir filmde mi izledim diye tereddüt edebildiğim olaylardan birinin asıl kahramanıydı o. Bir eski PKK’lı vardı, dosyasında çoğu yine PKK militanı 36 ölü bulunan. Herif cellâtmış zaten örgütteyken de. Ben görüş yerinde annem ve babamla konuşurken, elinde maket bıçağı ile birkaç metre yanıma kadar gelmiş, ama kararsız kaldığı için bir başka siyasi tarafından fark edilmiş ölümüm! Maket bıçağıyla bir insan nasıl öldürülür? Arkadan hareket edemeyeceği şekilde sıkıca tutarsın kollarını, sonra boğazını ve boynundaki damarları kesersin! Karşıda annen baban bir şey yapamadan izler, çünkü arada cam ve parmaklık vardır. İşte böyle bir ölüm bana birkaç metre kadar yaklaştı. Ama benim affedemediğim, beni öldürmeye gelen o kişi değil. Onu kolay affettim. Ancak onun mesela karısına da sövmüş olduğunu bile bile, sırf kışkırtılıp kullanılabilecek yapıda biri olduğunu bildiği için, bana karşı doldurmak üzere o adamı kendi koğuşuna alıp haftalarca bana karşı “işleyen” kişiyi affedemiyordum. Psikopatlar illa kendi elleriyle cinayet işleyecek diye bir şey yok ki. Kendi kavgasını kendisi yapamayacak kadar korkak böyle insanlar da psikopat olabiliyor. Ayrıca psikopatlık zaten illa cinayet işlemekle olmaz da, konumuz bu değil. Hapisten çıktıktan sonra Türkiye’de devrim yapabilmek için Hollanda’ya kaçan (bayılırım böyleleriyle dalga geçmeye), devrimci mücadelenin sorunları ve neden daha radikal olmamız gerektiği konularında oralardan yazdıklarını internetten “beğenerek izlediğim” bu kişiyi kim bilir kaçıncı denememde, ancak ona bir konuda teşekkürümü ifade etme kılıfı altında affedebilmiştim. Çünkü kendisi üniversite yıllarında yaşadığı bir ruh çağırma deneyimini benim de bulunduğum bir ortamda anlatmakla, öyle bir niyeti olmasa da, içimde sonsuzluk yolculuğumun bilincine varmamla sonuçlanacak bir sorgulamanın kıvılcımını çakan kişiydi!..

Evet, ta kendisi… Ona karşı hissettiğim nefreti ancak anlattığı o anıya bir şükran ifadesi olarak atabildim içimden. Onu sevmem imkânsız. Alay da edebilirim. Ama nefret etmiyorum, eminim. Bu öyle bir hayat ki, AEY bile boşuna yaratılmış ve/ya da ben ondan nefret edeyim diye karşıma çıkmış olamaz! Bilim bir gün AEY’leri de açıklayacak mı bilmem, ben şimdiden bu kadarını açıklayabiliyorum…

Az kaldı, bitiyor. Ünlü biri değilim. Ama olur ya, benim için “içeride kafayı yedi” gibi şeyler dendiğini duyan varsa aranızda, bilsin ki ol hikâyat işte bundan ibarettir. Bu yazı bir şikâyetname değil. Allah mıdır adı, evren mi, Çalap mı, Tengri mi, Tanrı mı, God ya da Gott mu, Ulu Manitu mu, “Bir” mi, “Tek” mi, her ne ise işte, O’nun bana yaşattığı ve yaşatacağı hiçbir şeyden şikâyetim olamaz zaten. Ben bu yazıyı yazan ben’den memnunum ve bu ben’i bütün bu yaşadıklarıma borçlu olduğumun farkındayım. Son nefesle mezun olunan bir okuldayız hepimiz. Benim de bu hayatta O’nun bana bıraktığı sınırlar dâhilinde rolümü İYİ oynamaktan, ruhumu bir sonraki durağa hazırlayacak sınavları geçmekten başka amacım yok.

Hatta diyorum ki, belki bu okuduğunuz da sadece bir yazılı kâğıdıdır!

Reklamlar

Share this:

TwitterFacebook

İlgili

"Mecliste Arbede"den "Kürt Açılımı"na: 20 Yıl Önce, 20 Yıl Sonra*"başka yazılarım" içinde

Sabetaycılar, Küçük Hoca ve ‘Usturuplu’ Faşizm (Sabetaycılar ve Küçük Hoca)"başka yazılarım" içinde

Özensiz Çeviri Sağlıksız Okuyucu Doğuruyor
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 06-02-2019, 13:05   #2034
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Menü

Mehmet Ördekçi'nin bloguÖzünde iyi bir blog…

Reklamlar

REPORT THİS AD

Asker Bi’şey Yapsın Artık!*

Bu ilk yazıma “iyimser bir başlangıç” başlığını koyup son birkaç yılda yoğunlaşan siyasal hengâmeden kaygı ve karamsarlık değil umut ve iyimserlik devşirmemiz gerektiğini anlatacaktım. Böyle bir operasyon ve dava hiç olmasaydı bile, şu anda Ergenekon davasından yargılanan resmî ve gayriresmî (“sivil” demeye dilim varmadı) zevatın kırk yılın faşisti oldukları halde neden son yıllarda iyiden iyiye kudurduklarını kendimize sorup bu soruyu “çünkü bir şeyler ellerinden kayıp gidiyor” diye cevaplayarak umudumuzu temellendirebileceğimizi savunacaktım.
Zor da olsa birkaç saniyeliğine kendimizi onların yerine koyarak dertlerini anlayıp sevinebiliriz diyecektim. Hrant’ın katledilmesine kadar varan süreçte sözüm ona “sivil toplum örgütleri”nin şikâyetleriyle açılan davalardan… yargılama süreçlerinde mahkeme salonlarında ve adliye önlerinde sergilenen saldırganlıktan… onlarca yıldır kendilerini en solcu, en Marksist diye pazarlayanların demokrasinin d’siyle karşılaşınca adına “cumhuriyet” dedikleri, Türkiye özelinde kollektif/kurumsal bir padişahlıktan fazlası olmayan sisteme sarılıp maskelerini kendi elleriyle çıkarmalarından… Susurluk sürecinde pek kimsenin zaten savunamadığı tescilli faşist katillerin üzerine yürümekle ve ardından gelen 28 Şubat sürecinde “ne şeriat ne darbe” kolaycılığına sığınmakla kendilerini en muhalif sananların fırtına çıkınca nasıl karaya oturduklarından… söz edecektim. Sonra her şey dünyanın değişmesiyle, Türkiye’nin sosyolojik ve iktisadî dönüşümüyle, AB sürecinin mecbur bıraktıklarıyla, demokrasi dışı güçlerin nicel açıdan solcular kadar “kolay lokma” olmayan dindar kesime savaş açıp demokrasi cephesini genişleterek AKP’yi birtakım adımlar atmaya zorlamasıyla olmadı diyecek; solun onlarca yıllık mücadele ve insan birikiminin de olan, olabilen güzel şeylerde belirleyici bir katkısı olduğunu vurgulayarak ve dolayısıyla bundan sonra da çekilen hiçbir çilenin, yaşanan hiçbir acının, burada yazmak dâhil hiçbir emeğin boşa gitmeyeceğini söyleyerek yazımı bağlayacaktım.

Ama bazen hesapta olmayan bir yazı çıkıp geliyor ve kendisini zorla yazdırıyor. Öyle oldu. Yukarıdaki cümleler kafamda dönüp durur ve açılmayı, geliştirilmeyi, çoğaltılmayı beklerken, nereden karşıma çıktıysa 1987’den kalma bir dergide (Yeni Çözüm dergisinin Şubat 1987 tarihli 2. sayısı) Kürşat İstanbullu’nun cezaevlerinde yaşananlarla ilgili bir yazısını okudum ve zihnimi başka cümleler esir aldı. Yazının bir yerinde solla bir şekilde ilişkili olanların zaten bildiği, ama son birkaç yılda “Kürtler arasında PKK’nın gördüğü teveccühün tarihsel kaynağı” olarak kabullenilmeye başlanmasıyla daha geniş bir kesim tarafından da öğrenilen Diyarbakır cezaevi zulümlerinden bir örnek vardı. Yazarın adını vermeden, sadece “arkadaş” diye söz ettiği, Diyarbakır cezaevinden yeni çıkmış birinden naklettiği bir olaydı bu. Bu olayın bende tetiklediği anılar, yani son 25 yılda Diyarbakır cezaevi hakkında okuduklarım, dinlediklerim ve özellikle hemen hemen yazıdakiyle aynı günlerde aynı cezaevinden çıkmış benim bir “arkadaş”ımın anlattıkları, yeniden gündemim oldu.

“Diyarbakır’da yanlış hatırlamıyorsam 11 Ermeni arkadaşın sünnet edileceği açıklandı. Garabet isimli bir arkadaşın ben cezaevindeyken sünnet edildiğini duydum” diyordu, Kürşat İstanbullu’nun “arkadaş”ı. Yazıda Garabet’in soyadı da var. Hatta kendisi “bizim Hrant’ın” çok eskilerden arkadaşı. Ama soyadını yazmak istemedim. Diyarbakır cezaevinde erkekler havalandırmaya (cezaevi avlusu) çıkarılmış. Çırılçıplak soyulmuş. Bu zaten gerek koğuşlarda gerek havalandırmada çok sık tekrarlanan bir manzara; karlı buzlu kış günleri dâhil. Ama bu sefer sünnet kontrolü için soyulmuş tutuklular. Sünnetsiz olanlar ayrılmış. Bunlar için bir sünnet takvimi hazırlanmış. Ama cezaevini yöneten askerlerin sünnete bakışı basit bir cerrahî müdahalenin ötesinde: Bu takvim onlar için aynı zamanda bu sünnetsizleri Müslüman-Türk yapma takvimi! Yeri gelmişken o yıllarda bütün siyasî tutukluların askerî cezaevlerinde tutulduğunu, daha doğrusu askerî olmayan cezaevlerinin de askerlerin yönetimine geçtiğini, yöneticilerin rütbeli, gardiyanlarınsa rütbesiz askerler olduğunu hatırlatayım. Bu askerler de kendisine resmî olarak 2500 yıllık bir tarih biçen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin askerleri. Bu 2500 yıllık tarihte 12 Eylül’ün ve Diyarbakır cezaevinin günahlarını üzerine yıkmak için kullanabileceğimiz bir “Kenan Evren ordusu” (deyimi ilk Tarık Akan’dan duydum; Türk Solu dergisinde de rastlayabilirsiniz) yok. Bildiğiniz ordu. Bugün “laikliğin teminatı” sayılan ordu. Her neyse, laikliklerinin o zaman da tadından yenmediği anlaşılan askerler Garabet’i zorla sünnet ettirerek “Müslüman ve Türk” yapıyorlar. Adını da “Ali” olarak değiştiriyorlar. Ama Diyarbakır’da hiçbir işkence bu kadarla kalmıyor. Diyarbakır’ın bir de meşhur hoparlörleri var. Her koğuşa yerleştirilmiş, tutuklulara her gün cezaevi komutanının bir saat tehditli küfürlü konuşmalar yaptığı, sabah-akşam askerî marşların dinletildiği, direnen tutukluların direnişi kırıldığında diğerlerinin moralini bozmak için İstiklal Marşı, andımız, gençliğe hitabe gibi metinlerin ellerine tutuşturulup okutulduğu hoparlörler. İşte o hoparlörlerden her gün birkaç kez Garabet’in sesi duyuluyor: “Adım Ali. Müslüman oldum”la başlayan, kelime-i şehadet’le devam eden müslümanlık ilanından sonra sıra bir Ermeninin Türk “yapılmasına” geliyor ve Garabet “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” diye devam ediyor. Anlatılanlara göre bu sürecin sonunda Garabet’in kıpırdayacak hali bile kalmaz. Hatta bir söylenti yayılır, ölmüş diye.

Söylenti deyince tam burada Diyarbakır cehennemi konusunda ilk detaylı bilgileri aldığım kendi “arkadaş”ıma geçmek istiyorum. Onun “Diyarbakır anlatılmaz, kimse anlatamaz” diye bir iddiası vardı. Bu yüzden bu konuda yazmak istemedi, yazmadı. Bu anlatılmazlık elbette vahşetin derecesi anlamında da doğru olmakla birlikte onun asıl söylediği bütün koğuşların birbirinden tamamen yalıtılmış olması, yan koğuşta ne olduğundan kimsenin bilgisinin olmamasıydı. “Herkes en fazla kendi koğuşunda olanları anlatabilir” diyordu arkadaş. Her koğuş kendi başınaydı. Bunun psikolojik bir anlamı olduğu gibi toplu bir direnişin örgütlenmesine de engeldi. Arkadaşımın iddiasına göre Mart 1982’ye gelindiğinde, en kahramanca direnenler dâhil, Diyarbakır’da o iğrenç hoparlörlerden marş, andımız vs. okutulmayan kimse kalmamıştı. Ama 1982 artık ölümlerin sadece işkencede can verme ve sadistçe kasten öldürülme şeklinde değil protesto şeklinde de gerçekleştiği yıl oldu. Önce Mazlum Doğan cezaevi koşullarını protesto etmek için 20-21 Mart (Newroz) gecesi hücresinde kendini astı. 18 Mayıs’ta bir koğuşta Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin ve Eşref Anyık kendilerini yaktılar. 14 Temmuz günü bir başka koğuşta başlayan ölüm orucu ise Eylül ayında birkaç günlük aralarla gerçekleşen dört ölümle sonuçlandı: Kemal Pir, Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek. Bütün o günlerde o cezaevinde yatan arkadaşım diyordu ki, “bitişiğimizdeki, üstümüzdeki koğuşlarda gerçekleşen bu olayları biz aynı cezaevinde olduğumuz halde aylar sonra duyuyorduk. O da dışarıdan yeni tutuklanan birinin gelmesiyle oluyordu. Onlar da Türk basınından değil BBC’nin Türkçe yayınından duymuş oluyorlardı.”

1982 aynı zamanda dışarıda PKK’nın gerilla savaşı başlatmaya yönelik kararı aldığı kongrenin yılıydı. İki yıl sonra, 15 Ağustos 1984’de bu karar uygulamaya geçti ve sonrası halen içinde çırpındığımız durum. Yazıyı uzatmamak için tek cümleyle belirtip geçeyim: Sadece devletin değil bir ölçüde PKK’nın da arka sokaklarını gördüğüm için benim sistem karşıtlığım PKK sempatisi içermiyor. Olanı olduğu şekliyle anlatıyorum. Orada o cehennemi yaşamış yüzlerce, binlerce insan bu kadar tutarlı ve birbirini doğrulayan şekilde topluca yalan söylüyor olamaz. O sırada Türkiye’nin bütün cezaevlerinde insanlık dışı uygulamalar vardı. Binlerce insanın “Diyarbakır başkaydı” demek üzere sözleşmiş olduğuna mı inanalım? İnsan o yaşananları yıllar sonra okurken bile insanlığından utanıyor. Devletin hukuktan soyunmuş, emir-komuta zincirine teslim edilmiş çıplak hâlini de en iyi Diyarbakır cezaevi deneyimi gösteriyor. Bu konuda daha fazlasını okumak isteyenlere, okumamışlarsa, Neşe Düzel’in birkaç yıl önce Radikal’de Selim Dindar’la yaptığı söyleşiyi tavsiye ederim. Düzel’le Dindar’ın isimlerini Google’a yazmanız yeterli. Propagandayla karışık binlerce kitap sayfası arasında kaybolacağınıza kendisinin ne o gün ne de bugün politik bir kimliği olmayan bir Kürdün bile neler yaşadığını okuyarak Diyarbakır’ı anlayabilirsiniz.

Özetle, gerek 12 Eylül’de gerekse sonrasında tüm bölgeye yayılan askerce uygulamalardan (o günlerde biz de Besni Lisesi orta kısmının öğrencileri olarak arada bir silahlarıyla sınıfa dalan askerlere İstiklal Marşı’nın on kıtasını ve gençliğe hitabenin tamamını ezberden okumak zorundaydık mesela), evet bütün o askerce uygulamalardan önce ve öncelikle bu cezaevindeki vahşetin bu savaşta dökülen kanların birincil kaynağı olduğuna ben de inanıyorum. Diyarbakır bunun için önemli. Bu vahşeti kişiliğinde simgeleştiren bir isim var: Esat Oktay Yıldıran. Cezaevinin tepesindeki yüzbaşı. Arkadaşım bana ne zaman bu adamdan bahsetse cümlesi yarım kalırdı. Anlatamadığını düşünürdü. Sonraki okumalarımdan da biliyorum ki anlamak da anlatmak da zor Esat Oktay Yıldıran’ı. Bir adam düşünün ki sürekli yanında gezdirdiği kurt köpeği “Co”ya tekmil verdiriyor tutuklulara. Köpeğe “komutanım” diyorsunuz. Bu gaddarlığı aşan bir şey. Daha sofistike, ince ince düşünülmüş, hayal edilmiş bir zâlimlik. Duyduklarınızın abartılı olduğunu baştan kabul edip yüzde elli tenzilat da yapsanız bir insan nasıl bu kadar sadistleşebilir, bir insanın içine bu kadar kin nasıl sığabilir anlamak zor. Nazi dönemi uygulamaları ve bu uygulamaların faillerinin psikolojisi üzerine bir şeyler okumak yardımcı olabilir. Ama benim asıl vurgulamak istediğim, sövüp saymanın anlamı yok, bazı insanlarda bu “potansiyel” var. Bunu bilelim, darbeyi, demokrasiyi, askeri, polisi konuşurken ona göre konuşalım. Psikopati, sosyopati, anti-sosyal kişilik bozukluğu, adı her neyse, nedenleri hâlâ bilinmeyen bir durum. İlk işaretlerini küçük yaşlarda gösteriyor. Üstelik tedavisi de yok. Bunların yeterince zeki olmayanları ve çeşitli nedenlerle okuyamayanları sokakta karşımıza çıkmamalarını dilediğimiz türden suçlular oluyorlar, okuyabilenlerinse ne tür mesleklere eğilim duyduklarını siz tahmin edin.

Esat Oktay Yıldıran 1988 Ekim’inde İstanbul’da bir halk otobüsünde karısı ve çocuklarıyla bir yere giderken -galiba otobüs son durağa geldiğinde- kendisine “Esat” diye seslenen bir PRK (Rızgari) militanına döndüğü anda kafasına boşalan birkaç mermiyle irtihal-ı dar-ı beka eyledi. Diyarbakır’dan sonra terfi etmiş, binbaşı olmuştu. Duyduğuma göre adı Ankara’da Etimesgut zırhlı birlikler tümeni içindeki bir caddede yaşatılıyor. Öldürüldüğü gün ve sonraki günlerde, Diyarbakır’da yatmış o arkadaşımla beraberdik. Bir üzüldük bir üzüldük sormayın!

Bugün -belki de bir moruklama emaresi olarak- Esat Oktay Yıldıran’ların bile öldürülmeyip hapse tıkıldığı bir Türkiye hayal ediyorum. Diyarbakır’daki şiddetin, vahşetin yarattığı, harladığı şiddetin sonuçları ortada. Bu sonuçları anlamaya çalışmak başka, bir “karşı şiddete” güzellemeler yapmak başka. Hem unutmayalım ki bu ülkeye 12 Eylül’ü ve başta Diyarbakır olmak üzere insanlığın uğramadığı cezaevi deneyimlerini yaşatanlar sadece devletlerine, rejimlerine, sınıflarına karşı sorumlu; vicdanlarını tek kimlikleri yapmış olanlarsa tüm insanlığa.

Zaten tam da bunun için, doruk noktası 2007 olmak üzere özellikle son yıllarda defalarca duyduğumuz, okuduğumuz doğrudan ya da dolaylı darbe davetlerine ve davete icabet girişimlerine karşı duruyoruz. Rakının şişede durduğu gibi durmayacağını nasıl biliyorsak, ordunun da kışlada durduğu gibi durmayacağını çok iyi biliyoruz. Hukuktan tamamen soyunmuş, emir-komuta zincirine hapsolmuş bir devletin toprağında nice Esat Oktay’ların, nice Diyarbakır’ların yeşereceğini de.

“Asker bi’şey yapsın artık, tek umudumuz onlar valla” (tanıdık geldi mi?) diyenlere seslenelim: Anacım bak burada yapılmışı var! Bu kez solcuların, Kürtlerin, Ermeni Garabet’in yerinde diyelim ki sadece İslamcıların olacak olması neyi değiştirir?

*27 Temmuz 2009’da Kronik Muhalif’te yayınlandı.

Reklamlar

REPORT THİS AD

Share this:

TwitterFacebook

İlgili

Sabetaycılar, Küçük Hoca ve ‘Usturuplu’ Faşizm (Sabetaycılar ve Küçük Hoca)"başka yazılarım" içinde

"Mecliste Arbede"den "Kürt Açılımı"na: 20 Yıl Önce, 20 Yıl Sonra*"başka yazılarım" içinde

Özensiz Çeviri Sağlıksız Okuyucu Doğuruyor"çeviri ve dil mevzuları" içinde

23 Ağustos 20093*****Yanıt« ÖncekiSonraki »

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.*****Gerekli alanlar***********ile işaretlenmişlerdir

Yorum*****

İsim*

E-posta*

İnternet sitesi

*****Yeni yorumları bana e-posta ile bildir.

*****Eposta yoluyla yeni yazıları bana bildir.

17 Kasım 2009, 15:02*****yazısı için*****Murat AYGENtarafından yapılan yorum

>Eyi dinleyin:*****http://www.bedavaturku.com/necla-ero...tml*****Dikkat edin "Büyükdereli" felan diyor! Ne var ki orada acep*****

Cevapla

18 Şubat 2016, 20:41*****yazısı için*****Erhan Sakallıoğlutarafından yapılan yorum

Mehmet kardeşim, yukarıdaki yazı ve aşağıdaki bilgiler, ne kadar çok insanın dikkatini çekerse, o kadar ibret alınır. Sağol, var ol!!! Dostlukla, kardeşlikle…

Cevapla

18 Şubat 2016, 23:35*****yazısı için*****Mehmet Ördekçi*****tarafından yapılan yorum

Teşekkür ederim.

Cevapla

Blogda ara

Eklenen yeni yazıların e-posta kutunuza gelmesi için adresinizi yazıp butona tıklayın

Diğer 70 takipçiye katılın

Abone olun

Twitter GüncelleştirmeleriHayata dönüş katliamı için bakanı, müdürü, hatta 2002 doğumlu AKP'yi suçlayıp tetik çekenleri anmayan "radikal" hödükler, yordunuz beni.*****#fb*****4*****years*****agoAKP OLMASA ŞİMDİ NORVEÇ OLMUŞTUK AQ sanki tr'yi isveç sosyal demokrat partisi yönetiyordu da akp geldi elinden aldı,*****facebook.com/mehmet.ordekci…*****4*****years*****agoO da hayattayken imamları az kovalamadıydı. Etme bulma dünyası demek ki. Daş yoh mu daş.*****odatv.com/n.php?n=atatur…*****#fb*****4*****years*****agoBENİM İÇİN SELAHATTİN'E, EKMELEDDİN'E, HATTA ÇOK DAHA ÇİRKİN ŞEYLERLE AFEDERSİNİZ RTE GİBİ BİRİNE OY VERECEK DİYE...*****facebook.com/mehmet.ordekci…4*****years*****agoABD'nin IŞİD'e birkaç roket salladığı haberleri kalabalık tarafından (Yaşa! Varol! Ehih!) ve (TİŞİKKİRLİR SİPİRMİN) nidalarıyla karşılanır.*****4*****years*****agoİşkencehanede üzerine atlayıp kel kafasını ısırdığım işkencecimin işkenceci kardeşine işkencemsi bir şey yapmışlar.*****facebook.com/notes/mehmet-%…*****4*****years*****agoStar: "Özelharekâtçılar bombalama tehdidi üzerine kapıyı açtı ama silahlarını teslim etmedi." Silahlarıyla beraber mi kaçırmışlar bi de?*****#fb*****4*****years*****agoOrtadoğunun lideri filan olamayacağımız belliydi de, maskarası olmayaydık eyiydi.*****#fb*****4*****years*****agoKategorik arşivAgos*****(2)çeviri ve dil mevzuları*****(2)başka yazılarım*****(12)bizim bi' arkadaş*****(11)blog için yazdıklarım*****(2)derKi yazıları*****(7)doğa ve çevre*****(1)Ek$i Sözlük (mehmet ordekci)*****(34)Kronik Muhalif yazıları*****(2)militarizm*****(2)politika*****(14)Kronolojik ArşivTemmuz 2011*****(2)Nisan 2011*****(12)Mart 2011*****(4)Şubat 2011*****(1)Ocak 2011*****(3)Aralık 2010*****(5)Ekim 2010*****(1)Haziran 2010*****(1)Mayıs 2010*****(1)Nisan 2010*****(2)Aralık 2009*****(1)Kasım 2009*****(1)Ağustos 2009*****(2)Mayıs 2009*****(2)Nisan 2008*****(1)Aralık 2007*****(1)Kasım 2007*****(1)Ekim 2007*****(1)Ağustos 2007*****(1)Mayıs 2007*****(2)Mart 2007*****(1)Ocak 2007*****(2)Ekim 2006*****(1)Mayıs 1995*****(1)

Reklamlar

REPORT THİS AD

Tam Siteyi Görüntüle

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Takip Et
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 06-02-2019, 13:07   #2035
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Menü

Mehmet Ördekçi'nin bloguÖzünde iyi bir blog…

Reklamlar

REPORT THİS AD

“Mecliste Arbede”den “Kürt Açılımı”na: 20 Yıl Önce, 20 Yıl Sonra*

“Mehmet Ali Eren” adına Ekşi Sözlük’te açılmış bir başlık olmadığını görmek, ilk şaşkınlığımdı. Aynı adı Google’da arattığımda şaşkınlığım daha da büyüdü. Benim hafızam mı yanılgıda acaba, hatırladığım o olay sadece bende mi fazla iz bırakmış, diye kendimi sorgulamak zorunda kaldım…

Malum, internetin belki yüzde doksanı, internetten kopya! Mehmet Ali Eren adını arattığınızda da, benim sözünü edeceğim olay hakkında bir çok siteye kopyalanmış (herhalde Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü sitesi kaynaklı) şöyle bir “tarihte bugün” bilgisi karşınıza çıkıyor:

“19 Ocak 1988. Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) Milletvekili Mehmet Ali Eren Türkiye’de Kürt sorunu olduğunu ve Kürtlere baskı yapıldığını söyledi. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde olaylar çıktı.”

Bu kadar! Oysa benim önce toplumsal ve siyasal sorunlara duyarlı bir genç, sonra bir militan, sonra bir siyasal mahkûm, en son da bir “liberal solcu” vatandaş olarak izleyegeldiğim Kürt sorunundan belleğimde damıttıklarıma göre bu konuşma Kürt sorununda önemli bir kilometre taşı ve o sırada yaşanan “arbede” de sonraki yıllarda yaşanan gelişmeler ışığında hayli ibretlik bir olaydı.

İnternet aynı zamanda benim bir dalınca ne aramak için girdiğimi unutup saatlerce kaybolduğum bir mecra olduğu için, bu yazımı (da) sadece belleğime dayanarak yazmaya karar verdim.

SHP VE “SOL KANAT”

12 Eylül askerî rejiminden resmiyette çıkış vakti geldiğinde, yani darbe sonrası ilk seçimlerin yapılacağı 1983 yılında, darbeciler seçime üç partinin katılmasına izin vermişlerdi: Emekli general Turgut Sunalp’in liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP), darbe döneminde ekonominin emanet edildiği Turgut Özal’ın liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP) ve darbenin başbakanına müsteşarlık yapmış Necdet Calp’in liderliğindeki Halkçı Parti (HP).

Doğru Yol Partisi’ne (DYP) kapatılan Adalet Partisi’nin devamı olduğu anlaşıldığı için, Sosyal Demokrasi Partisi’ne (SODEP) ise lideri (Erdal İnönü) geçmişi hatırlattığı için engeller çıkarıldı. Darbeci paşaların “veto” ettiği (resmen böyle bir hakları vardı, yani böyle bir hak ihdas etmişlerdi kendilerine) kurucularının yerine koymaları gereken isimleri zamanında yetiştiremedikleri için seçime katılamadılar. Seçimden ANAP birinci, HP ikinci, darbecilerin desteklediği MDP ise üçüncü (yani sonuncu!) parti olarak çıktı.

Seçimden iki yıl sonra SODEP ve HP birleşerek SHP (Sosyaldemokrat Halkçı Parti) adını aldı. Bundan on yıl sonra, 1995’te ise, 12 Eylül darbesinin kapatıp yasakladığı partilerin yeniden açılabilmesi önündeki yasal engel kalkınca Deniz Baykal liderliğinde faaliyete başlamış olan CHP ile birleşti. Devamını bugün izlemektesiniz…

SHP sürecini anlatmak istedim, çünkü DTP’nin kronolojik olarak geriye doğru izlendiğinde köklerinin bugün CHP olarak yoluna devam eden örgütsel geleneğin içinde doğduğunu pek çok kişi bilmiyor. Yıllardır sosyal demokratlık adına öyle bir milliyetçi performans sergileniyor ki, yaşı müsait olanlar bile unutmuş.

İkinci parti olarak çıktığı 1987 seçimlerinden sonraki dönemde Erdal İnönü liderliğindeki SHP içinde bir “sol kanat” ortaya çıktı. SHP aslında bugünkü CHP ile kıyaslanamayacak kadar solda sayılabilecek bir partiydi. Ama “sol kanat” milletvekilleri daha sahih bir sol eğilimi temsil etmekteydi. 12 Eylül’e, halen süregiden işkence ve insan hakkı ihlallerine, “güneydoğu sorunu”na, Alevi meselesine yaklaşımda partinin resmî çizgisini zorlayan yaklaşımları vardı. Ahmet Türk ve Arif Sağ gibi bugün hâlâ tanınan milletvekillerinin yanı sıra, SHP’nin ilk genel başkanı merhum Aydın Güven Gürkan, yine merhum Cüneyt Canver ve Mehmet Ali Eren de ilk ağızda aklıma gelen isimler. 1988 baharında ülkenin çeşitli yerlerindeki üniversitelerden gelen öğrenci temsilcileriyle birlikte sorunlarımızı ve taleplerimizi parti grup başkanvekilleriyle konuşmak üzere meclise gittiğimizde oraya gimemizi sağlayanlar da bu “sol kanat” SHP’lilerdi.

Gündem neydi, gündem üzerine mi konuşuyordu hatırlamıyorum ama 19 Ocak günü haber bültenleri SHP Tunceli milletvekili Mehmet Ali Eren’in telaffuz ettiği “Kürt” kelimesiyle çalkalandı. “Artık kabul edelim ki bu ülkede bir Kürt azınlık vardır ve…” diye devam eden konuşma sağcı milletvekillerinin küfürleri, yuhalamaları, kalkıp kürsüye yürümeleri, işi konuşmacıya fiziksel şiddet uygulamaya kadar vardırmalarıyla bir “arbede”ye yol açtı. Ülkedeki milyonlarca Kürdün varlığından aslında kimsenin haberinin olmadığı ortaya çıkmıştı! Evet “öyle birileri” vardı doğuda, ama onlar Türktü! Densizin teki çıkmış hayalî bir azınlık uyduruyordu!

Kürt sorununun neden böyle kördüğüm olduğunu, Atatürk döneminden miras hangi zihniyet yapısının, nasıl bir bilinçli-kasıtlı-seçilmiş körleşmenin bunca kana, maddî-manevî kayıplara yol açtığının anlaşılması için o günleri de bilmek lazım…

SHP, HALKIN EMEK PARTİSİ VE “KÜRT REALİTESİ”

O günden bugüne katedilen mesafeye bakıldığında, o arbedeci milletvekillerinin, ekranları başında infiale kapılan insanların, bu olay üzerine onlarca yıllık devletlû ezberlerini köşe yazısı diye sümkürenlerin yerinde olmayı kim ister?

Yine 1988’in yaz aylarında Mehmet Ali Birand’ın Şam’da Öcalan’la yaptığı söyleşi yayınlanmaya başlayınca Milliyet gazetesi toplatılmıştı. Bu söyleşi de tabu kırıcı bir işlev gördü. Tabii çok ateşli tartışmalar eşliğinde. Ama özel kanalların açılmaya başlanmasından bir süre sonra -gene sanırım ilk olarak Birand’ın marifetiyle- Öcalan’ı TV ekranlarında bile görecektik (düşünün yani; vay be!) Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) lideri Talabani bile uzun süre ekranlarda ancak adının altında “Yurtseverler Birliği lideri” ibaresiyle yer bulabilmişti o dönemde.

Seksenlerin sonlarında artık Kürt kelimesi medyada daha çok duyulur olmuştu. Ama rahatça telaffuz edilen bir kelime de değildi. 1989 sonlarında SHP, Paris’te Bayan Mitterand’ın öncülüğünde gerçekleştirilen “Kürt Konferansı”na katıldıkları için yedi milletvekilini partiden ihraç etti. Bu konferanstan birkaç hafta önce Avrupa Parlamentosu kürsüsünden “Türkiye’de Kürt adında başka bir halk yaşıyor” diyen İbrahim Aksoy da aynı yaptırımla karşılaşmıştı. Bu ihraç edilenlerden daha fazla sayıda milletvekili de ihraçlara tepki olarak istifa etmişti. Bunların çoğu (belki hepsi?) parti içinde “sol kanat” olarak bilinen isimlerdi. Protestocu istifacılar arasında bugün en ilginç gelecek isim kuşkusuz Kemal Anadol’dur.

Bu ihraç ve ayrılmalar, zamanla “Kürt partisi” diye anılmaya başlayacak olan Halkın Emek Partisi’nin (HEP) kurulmasıyla sonuçlandı. Bu parti yoğun bir ilgiye mazhar olduysa da 1991 seçimlerine katılabilmek için süre bakımından gerekli şartları yerine getiremediği için SHP ile anlaşarak adaylarını seçime SHP listelerinden soktu. Sonrasında mecliste Leyla Zana ve Ahmet Türk gibi çoğu asıl partileri olan HEP’e geçerken kimi milletvekilleri de (belki HEP’in “Kürt partisi” görünümü kazanmasından, belki iktidar ortağı bir partide olmanın cazibesiyle) eski partileri olan SHP’de kaldı.

Seçimden birinci çıkan Demirel’in DYP’si tek başına hükümet kuramadığından SHP ile koalisyona gitmişti. Demirel başbakan, İnönü yardımcısı oldu. 1990 yılında Kürtçe yasağı kalkmış, özellikle Kürtçe müzik kasetleri bir furya halinde art arda çıkmıştı. Seçimlerden sonra Demirel’den de “Kürt realitesini tanıyoruz” açıklaması geldi. Ama realite “tanındığıyla” kaldı. 1992 Newroz’u 100’den fazla ölüyle en kanlı Newroz olarak tarihe geçti.

Meclisin açılışında milletvekillerinin yemin töreni sırasında Leyla Zana’nın yemin metnini okuduktan sonra söylediği bir Kürtçe söz nedeniyle yaşanan “Kürtçe yemin” krizi yeni bir “arbede”ye yol açtı. Ama bu seferki tepkiler bir oturumla sınırlı kalmadı. Medya sürekli üzerlerine gitti. İki yıl sonra da vekillik dokunulmazlıkları kaldırıldı zaten.

Anayasa Mahkemesi HEP’i kapatınca yerine Demokrasi Partisi (DEP) kurulmuştu. Artık bu partide olan ve dokunulmazlıkları kaldırılan Kürt vekiller 1994 Mart’ında tutuklandı. 1988’de öğrenci temsilcisi olarak mecliste tanıştığım Ahmet Türk’le altı yıl sonra Ankara Merkez Kapalı Cezaevinde buluşmuş olduk!

DEP kapatılınca ÖZDEP kuruldu, oradan HADEP’e geçildi. O kapatılınca DEHAP, o kapatılınca bugünkü DTP doğdu. Demirel’in lütfedip “Kürt realitesi”ni “tanımasından” bağımsız olarak, Kürt mızrağı çuvala sığmıyordu.

1993’ten sonra PKK “askerî” anlamda 1993 öncesi dönemini bir daha yakalayamadı. Ama Kürt sorunu giderek artan oranda kamuoyunun gündemine girdi. 1993 sonrası dönem aynı zamanda devlet cephesinde PKK’yla mücadele tamamen hukuku hiçe sayan, kendi yasalarını bile çiğneyen, her türlü gayrimeşru yönteme başvurabilmeyi kendine hak gören bir eğilimin tekeline girdi. Ama bütün bu hukuksuzluklar, köy boşaltmalar, köy yakmalar, gitgide artan faili meçhul cinayetler sadece bölgede PKK’nın nüfuzunu arttırmaya yaradı.

’90’ların ortalarında Cem Boyner liderliğinde ortaya çıkan liberal Yeni Demokrasi Hareketi her konuda olduğu gibi Kürt sorununda da sistemin ezberlerine ters düşen çıkışlarda bulundu, ama kitlelerle buluşamadı; seçimde aldığı cüz’i oyla tarihe karıştı. Daha sonraları ANAP lideri Mesut Yılmaz’ın ağzından duyduğumuz “Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” türü çıkışlar da Demirel’in “Kürt realitesi” çıkışı gibi lafta kaldı.

1996 Kasım’ındaki Susurluk kazası ile bölgedeki kirli işler kısmen deşifre oldu. Ama o dönemde derin devlet ve ordu kendisine yeni bir düşman seçmiş, toplumu laik-dinci kutuplaşmasına sokmaya başlamıştı. Artık “birinci tehdit” bölücülük değildi. Örtülü (ve gerçek) iktidarın yeni koyun gütme enstrümanı “şeriat tehlikesi” idi. Geleneksel sağ ve sol sınırlarının karışmaya başlaması bundan sonradır. Sosyalizmi temsil eden Doğu Bloku dağılmış, sosyalist ülkeler hızla kapitalist dünya sistemine entegre olmuşlardı. Devletin o güne kadar sol tehlikesine ve komünizm tehdidine karşı yedeğinde tuttuğu din ve dinci akımlar devletin yeni düşmanıydı. O günden bugüne “sol” saflarda milliyetçilik ve Kemalizm güçlenirken kendilerini yeni şartlara uyarlayan İslamcılar ya da eski İslamcılar liberalize oldu. Sonunda “solcu” CHP, Hüseyin Ergün’ün deyimiyle “AKP’nin sağında, AKP ile MHP arasında bir yer”e gelip oturdu.

AKP sınıfsal olarak 1980’ler ve ’90’larda gelişen, ekonomik sistemden pay isteyen Anadolu sermayesinin temsilcisi ve siyasî olarak da bizatihi devlet tarafından sistem muhalifliğine itilmiş bir muhafazakâr sağ geleneğin sözcüsü olarak sahaya çıktı.

AÇILIM: AKP’NİN İHSANI MI, KAZANIMIMIZ MI?

Açılım tek, rivayet muhtelif! Tayyip Erdoğan “millî birlik projesi”, Beşir Atalay “kardeşlik ve huzur projesi”, Bülent Arınç “demokratik açılım” adıyla vaftiz etseler de, şu günlerde gündemde olan projenin kamuoyunda “Kürt açılımı” olarak telaffuz edilmeye devam edecek gibi görünüyor.

Ergenekon operasyonları ilk başladığında, o haberleri izlerken yaşadığım coşkunun belki daha fazlasını şimdi bu “Kürt açılımı”nı izlerken yaşıyorum. Amerika mı istemiş (diyelim ki öyle; o da istiyormuş diye barış istemeyecek miyiz?), AKP samimî miymiş (bana ne; hem niye samimî olsun?), Kürt hareketi tasfiye mi edilecekmiş (nasıl yani, “kart-kurt” günlerine mi dönülecekmiş?) bunlar kafamı karıştırmıyor. Veli Küçük gözaltına alındığında “isterse tutuklanmadan serbest bırakılsın, bu ülkede Veli Küçük’e dokunulması bir reformdur” demiştim. İsteyen abartılı iyimserlik diyebilir. Benim liberal sol muhalifliğim çerçevesinde hem yetinmemek hem de her kazanımı kâr hanesine yazmak son derece tutarlı. Devrimcilik iddiam yok ama belki bu çağda devrim de artık bir vuruşta duvar yıkmak değil o duvardan mütemadiyen tuğla sökmektir. “Bir gün” değil her gündür! Liberal sol tamlamasını küfür niyetine kullananlar “bir gün” deyip seyrederken reel olarak ben onlardan daha devrimciyimdir. Kim biliyor?

PKK’nın 1984’teki ilk eylemlerini hatırlayacak yaştayım. Hatta 12 Eylül öncesine tekabül eden çocukluğumdan, PKK adı bilinmiyorken, “Apocular” diye, devletten çok diğer sol gruplara saldıran, lümpen-kabadayı kimliğine siyasî amaçlar eklemlemiş, insanlarda korku ve tiksinti karışımı bir şeyler uyandıran bir gruptan söz edildiğini de hatırlıyorum. Üstelik benim örgütsel anlamda ilk tanıdığım da PKK’dır. 1985’te Adana’da dershaneye giderken ilk tanıştığım “illegal” adamlar PKK’lıydı. Birkaç kez buluşmuştum. O zaman yasal olarak çalışma (parti, dernek, yayıncılık vs.) olanağı zaten hiçbir örgüt için söz konusu olmadığından doğrudan dağa adam gönderme amaçlı çalışmaları vardı. Bana kötü bir davranış ya da sözleri olmadı ama “oralı” olmakla birlikte etnik olarak Türk olduğumu öğrendikten sonra onları çok cezbetmemiştim. O zaman -en azından benim tanıdıklarım- basbayağı milliyetçiydiler. Üniversite sınavlarında iyi yerleri kazanan Kürt çocuklarının ÖSYM hileleriyle daha önemsiz yerlere yerleştirildiği filan gibi (ve daha neler neler) saçmalıklara inanıyorlar ve tabii inandıkları bu şeyleri propagandalarında kullanıyorlardı. Mücadele yürütebileceğim bir örgüt arayışındaydım ama onlar da beni cezbetmemişlerdi.

Uzatmayayım, gözümü AKP ve DTP ile açmadım. Bugün başbakanın, hatta cumhurbaşkanının ağzından duyduklarımı otuz yılın terazisinde tartacak bir hafızam var. Bazı şeyler vardır ki, bir olunca artık olmuştur; gerisine gidilemez. Geriye adım atmayı imkânsızlaştıran adımlardır bunlar. Bugünlerde olanları da öyle değerlendiriyorum. AKP bu açılımı rafa kaldırabilir. Ama Kürt sorunu buharlaşıp uçmayacağına göre bir sonraki açılımı hangi hükümet yaparsa yapsın bir ileri adımla başlaması gerekecektir. Bu “açılım”ı AKP’nin başlatmasının şöyle bir önemi de var: Solcular bu ülkede onlarca yıldır bunları söylüyor. Ulaşabilecekleri kesimlere zaten bunları ulaştırmışlar. Oysa AKP, Gül, Erdoğan ne diyecek diye onların ağzına bakan, bizim sesimize kulakları tıkalı milyonlar bu sözleri ilk kez duyuyorlar. Onlar nezdinde demokratik ve barışçıl Kürt talepleri bir meşruiyet kazanıyor. Bilinç dediğimiz şey sıçramalarla oluşur. Benim asla ulaşamayacağım bilinçlerdeki sıçramaları önemsiyorum. Bu yüzden esasen bu açılımın tamama ermesinin bile benim gözümde çok önemi yok.

Hem asıl bu gelişmelere burun kıvırmak AKP’den yapabileceğinden fazlasını beklemeyi imlemiyor mu? AKP pragmatizm gereği bu noktada. Onu bu açılıma onlarca yıllık bir mücadelenin biriktirdikleri zorladı. Üstelik kanımca bu mücadeledeki kazanımlarda silahsız, meşru mücadelelerin katkısı sanılandan daha fazladır. AKP’yi bu noktaya belki içinde benim de birkaç damla terim, birkaç gram mürekkebim bulunan bir süreç getirdi. On yıllık hapisliğimin hiç değilse birkaç günü de belki bunun içindi. Açılımı AKP’nin ya da devletin bir ihsanı ya da lütfu gibi görmüyorum. Bu açılımı desteklemekle AKP ile aynı platforma düşeceksem (ki dediğim gibi asıl AKP benimle aynı platforma düşmüştür), bu açılıma karşı çıkmakla kimlerle aynı platforma düşeceğim de açık değil mi?

Ben ihtiyatlı bir iştiyakla “Kürt açılımı”nı izliyorum. PKK’nın ya da devletin yenmesi-yenilmesi de, sözüm ona ülkenin bölünmesinin yolunun açılması da, “ulusların gardiyanlarını tayin hakkı” da umurumda değil. Solculuktan kaynaklanan sempatim PKK’ya değil Kürt halkına yönelik. Ne Ankara’nın ne Kandil’in mavi kuvvetler-kırmızı kuvvetler hesaplarıyla insan hayatını bir ayrıntıya dönüştüren ruhsuz taktik ve stratejileri beni ilgilendiriyor. Bu anlamda taraf bile değilim. 1996’dan beri bütün savaşlar için “karşıt katil grupları arasında taraf tutmak zorunda olmadığımı” söylüyorum. Benim tek derdim asker-sivil-gerilla, kimin kanı olursa olsun, akan kanın durması…

*19 Ağustos 2009’da Kronik Muhalif’te yayınlandı.

Reklamlar

REPORT THİS AD

Share this:

TwitterFacebook

İlgili

türk anlamına gelmeyen türk kelimesi (2 entry)"Ek$i Sözlük (mehmet ordekci)" içinde

osman pamukoğlu (3 entry)"Ek$i Sözlük (mehmet ordekci)" içinde

hayata dönüş operasyonu"Ek$i Sözlük (mehmet ordekci)" içinde

19 Ağustos 20097*****Yanıt« ÖncekiSonraki »

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.*****Gerekli alanlar***********ile işaretlenmişlerdir

Yorum*****

İsim*

E-posta*

İnternet sitesi

*****Yeni yorumları bana e-posta ile bildir.

*****Eposta yoluyla yeni yazıları bana bildir.

28 Ağustos 2009, 00:38*****yazısı için*****interzonetarafından yapılan yorum

>bu yazıdan alıntı yapan bir kaç blogger olmuş ama ilk yorumu yazmak bana nasip oldu. açılım konusundaki yaklaşımınızı aynen paylaşıyorum. bir çok fikrimin altını kalınca çizmişsiniz. bu kadar ortaklaşmayı görmek ne güzel! şahsen, pek çok ders de çıkarılacak bir yazı: mesela, 10 yıl hapis yatıp da, enseyi karartmamak… berrak bir zihinle, umudun kavgasının hesabına sahip çıkmak… yüzüme en mutlu tebessümü yayan satırlarınızsa, 'liberal solcular'ın reel olarak, "Birgün" deyip seyredenlerden daha devrimci olduklarına dair olanıydı… Birgün değil hergün devrim! sevgiyle…

Cevapla

28 Ağustos 2009, 15:44*****yazısı için*****mutlaktoztarafından yapılan yorum

>selam mehmetbu yazi "kronik muhalif"teyken link vermistim, ama oradan ucmus, kirik link düzeltilecek mi, yoksa baglantiyi buraya mi yönlendirmek icab ediyor….kolay gele.

Cevapla

28 Ağustos 2009, 16:36*****yazısı için*****Mehmet Ördekçitarafından yapılan yorum

>Yok link düzelmeyecek. Ben Kronik Muhalif'teki yazılarıma devam etmeyeceğim. Arkadaşlar da arşivi de kaldırmışlar. Blogdan da memnun değilim ama şimdilik buraya link ver, buradan nereye gideriz bilmem

Cevapla

28 Ağustos 2009, 16:45*****yazısı için*****Mehmet Ördekçitarafından yapılan yorum

>Bu arada sevgili interzone'a da teşekkürler, yorumu için.

Cevapla

28 Kasım 2009, 23:34*****yazısı için*****Murat AYGENtarafından yapılan yorum

>FAŞiZME KARŞI, kürdün de, türkün de aptalı BARiKAT, akıllısı TARiKAT kurar! Başpiskopos Makaryos faşizmi iman-gücü ile kahretmiştir; cemaati hem 20.000$ p.c.i.ı lüüüüp yapıyor, hemi de Annanın pilanını caaart caaart yırtıp "tarihin çöp tenekesine" atıyor NETEKiM. Bizimkiler de Mümtaz hocanın tabiri ile "vuruşa vuruşa" kepâze*****

Cevapla

27 Aralık 2009, 01:09*****yazısı için*****downfall*****tarafından yapılan yorum

>Sayın Ördekçi benim ne zamandır kafama takılan bir konuda çok hoş bir yazı yazmış. Benim meselenin dikkat çekmek istediğim yanı ise şu: Kürt açılımını son günlerde yaşanan bazı olaylardan bağımsız olarak irdelememek de gerekiyor bana kalırsa. TSK ile hükümet arasındaki iktidar savaşı Arınç'a suikast iddiasıyla daha da karıştı şu son birkaç günde. Neler olacağı belirsiz ama Kürt Açılımında sağlanacak kısmi bir başarı bile TSK'nın bu ülkedeki etkinliğini sınırlayacaktır diye düşünüyorum. Askeri vesayetinsadece zayıflaması bile demokratik hakların önünün açılmasını sağlayabilir. Bizim gibi demokrasisi güdük ülkeler için bence bulunmaz nimet. Açılım sadece bu sebeple bile desteklenebilir bana kalırsa. Sayın Ördekçi'nin de aslında belirttiği gibi eskiden sosyal demokratlar vardı bu ülkede, şimdiki gibi her yerde insanın gözüne sokulurcasına bayraklar yoktu. Şu son 10 veya 15 sene içerisinde o kadar değişti ki bu ülke. Eskiden üç büyük şehirde sosyal demokrat diyebileceğimiz bir parti belediyeleri alabiliyorken şimdi sosyal demokrasinin ruhuna el fatiha okuyoruz. Sosyal demokrasiyi çok sevdiğimden falan değil ama şu andaki ile karşılaştırıldığında o günlerimiz hakikaten iyiymiş. 12 Eylülde atılan temeller üzerinde şu andaki kuşaklar yükseliyor işte. Her neyse, demem o ki sadece TSK'nın vesayetini zayıflattığı için bile açılım desteklenebilir. Alınacak hakları, bilinçlerdeki aydınlanmaları saymıyorum bile. Belki bu sayede artık bu ülkenin yapay gündemlerini değil de gerçek meselelerini tartışma fırsatı buluruz, kim bilir?

Cevapla

Geri bildirim:*****mehmet ali eren

Blogda ara

Eklenen yeni yazıların e-posta kutunuza gelmesi için adresinizi yazıp butona tıklayın

Diğer 70 takipçiye katılın

Abone olun

Twitter GüncelleştirmeleriHayata dönüş katliamı için bakanı, müdürü, hatta 2002 doğumlu AKP'yi suçlayıp tetik çekenleri anmayan "radikal" hödükler, yordunuz beni.*****#fb*****4*****years*****agoAKP OLMASA ŞİMDİ NORVEÇ OLMUŞTUK AQ sanki tr'yi isveç sosyal demokrat partisi yönetiyordu da akp geldi elinden aldı,*****facebook.com/mehmet.ordekci…*****4*****years*****agoO da hayattayken imamları az kovalamadıydı. Etme bulma dünyası demek ki. Daş yoh mu daş.*****odatv.com/n.php?n=atatur…*****#fb*****4*****years*****agoBENİM İÇİN SELAHATTİN'E, EKMELEDDİN'E, HATTA ÇOK DAHA ÇİRKİN ŞEYLERLE AFEDERSİNİZ RTE GİBİ BİRİNE OY VERECEK DİYE...*****facebook.com/mehmet.ordekci…4*****years*****agoABD'nin IŞİD'e birkaç roket salladığı haberleri kalabalık tarafından (Yaşa! Varol! Ehih!) ve (TİŞİKKİRLİR SİPİRMİN) nidalarıyla karşılanır.*****4*****years*****agoİşkencehanede üzerine atlayıp kel kafasını ısırdığım işkencecimin işkenceci kardeşine işkencemsi bir şey yapmışlar.*****facebook.com/notes/mehmet-%…*****4*****years*****agoStar: "Özelharekâtçılar bombalama tehdidi üzerine kapıyı açtı ama silahlarını teslim etmedi." Silahlarıyla beraber mi kaçırmışlar bi de?*****#fb*****4*****years*****agoOrtadoğunun lideri filan olamayacağımız belliydi de, maskarası olmayaydık eyiydi.*****#fb*****4*****years*****agoKategorik arşivAgos*****(2)çeviri ve dil mevzuları*****(2)başka yazılarım*****(12)bizim bi' arkadaş*****(11)blog için yazdıklarım*****(2)derKi yazıları*****(7)doğa ve çevre*****(1)Ek$i Sözlük (mehmet ordekci)*****(34)Kronik Muhalif yazıları*****(2)militarizm*****(2)politika*****(14)Kronolojik ArşivTemmuz 2011*****(2)Nisan 2011*****(12)Mart 2011*****(4)Şubat 2011*****(1)Ocak 2011*****(3)Aralık 2010*****(5)Ekim 2010*****(1)Haziran 2010*****(1)Mayıs 2010*****(1)Nisan 2010*****(2)Aralık 2009*****(1)Kasım 2009*****(1)Ağustos 2009*****(2)Mayıs 2009*****(2)Nisan 2008*****(1)Aralık 2007*****(1)Kasım 2007*****(1)Ekim 2007*****(1)Ağustos 2007*****(1)Mayıs 2007*****(2)Mart 2007*****(1)Ocak 2007*****(2)Ekim 2006*****(1)Mayıs 1995*****(1)

Reklamlar

REPORT THİS AD

Tam Siteyi Görüntüle

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Takip Et
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 06-02-2019, 13:10   #2036
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Menü

Mehmet Ördekçi'nin bloguÖzünde iyi bir blog…

Reklamlar

REPORT THİS AD

Bize Mâna Gerek, Dâva Gerekmez!

İlk olarak Varlık dergisinin Nisan 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Türkiye’ye ne olumlu ne de olumsuz anlamda büyük özgünlükler atfeden biri değilimdir, ama bu kadarının da her ülke için geçerli olduğunu sanmam: Basit bir kelime tercihi tartışması, siyasal eğilimler haritamızın bütün unsurlarını bütün zaaflarıyla gözlemleyebileceğimiz bir temsil değeri taşıyabiliyor. “Kelime tercihi” yerine “sözcük seçimi” demek mesela, bu tercih ya da seçimi dil dışı ölçütlere dayanarak yapmış çevirmen ya da okurların gözünde iyi çevirmen ya da kötü çevirmen sayılmaya yol açabiliyor.

Farklı dünya ve dil görüşlerinden bir grup çevirmen, aramızdan birinin muhafazakâr bir yazarın bir kitabından çıkarıp önümüze sürdüğü “‘neden’ bir soru zarfıdır; ‘sebep’ yerine ‘neden’ derseniz kendi kültür namusunuza hakaret etmiş olursunuz” yollu tezini tartışıyorduk. Oldum olası diyemeyeceğim, keşke diyebilseydim, ama epey bir zamandır böyle büyük iddiaların, kâinatın bütün sırlarını şıp diye açıklayan tek doğruların, şaşmaz yanılmaz bilmem ne ilkelerinin, olur olmaz herşeyi namus, ahlâk, rejim, vatan ya da insanlık meselesi haline getiren ahmakça formüllerin cazibe alanından çok uzaktayım. Bu tartışmada da şöyle dedim: Ben yazarken ve çeviri yaparken gözlerimi kapatıp neden’li ve sebep’li versiyonları hafif sesle mırıldanıyorum, hangisi kulağıma daha hoş geliyorsa onu kullanıyorum. Çünkü bunlar anlamdaş. Metnin müziği de önemli. Genellikle tek ölçüt benim keyfim. Neden-sebep için de böyle…

“Galat-ı meşhur fasih-i mehcurdan evlâdır” düsturuna inanırım. Dil gibi dondurulamayan, paketlenemeyen, yaşayan ve yaşadıkça değişen bir şey sözkonusu olduğunda, zamanla doğru diye yerleşmiş olan yanlış, unutulmuş olan “has” doğrudan yeğdir. “Neden”, eskiden sadece soru zarfı olarak kullanılıyor olabilir; ama esasen sadece dilbilimcileri ve sadece tarihe bir kayıt düşmek amacıyla ilgilendiren sebeplerle/nedenlerle zaman içinde “sebep”le anlamdaş olarak da kullanılmaya başladıysa ve bu kullanım yerleştiyse, bize düşen bu ikinci anlamı “resmen tanımak”tır!

Bir kelimenin sözlüklerde karşısında yazan karşılığı doldurup doldurmadığına bakıyorum da dedim o tartışmada. Kendi adıma, yıllardır öykü yerine hikâye, sözcük yerine kelime, yanıt yerine cevap demeyi tercih ediyorum. Diğerlerine “karşı” olmak gibi bir saçmalık değil bu. Hikâye’nin beynimde yarattığı titreşimi öykü yaratmıyor. Kökeninden dolayı da, sonradan türetilmiş diye de kelimelere düşmanlık gütmenin yersiz olduğunu düşünüyorum.

Köken, türetmek, anlam… Ne güzel ve -herkes için- ne kadar berrak kelimeler… Oysa “gömüt” mesela, parlak bir fikir olabilir, ama onun “gömmek”ten türetilmiş son derece açık ve “safkan” Türkçe bir kelime olması her sabah erkenden köyün “gömütlüğüne” gidip genç yaşta yitirdiği oğlunun “gömütü” başında oğluyla söyleşen annenin acısını bana aktarabilmesine yetmiyor. “Yavan” kalıyor. Mezar/lık ya da kabir yavan değil ve -hayır yanlış yazmıyorum- bunlar da Türkçe. Benim bir çevirmen olarak “gömüt”ü yaygınlaştırıp 30 yıl sonra herkese böyle dedirteceğim diye önümdeki çeviriyi heder etmeye hakkım yok. Çevirmenin görevleri arasında böyle bir şey yok. Çevirmenin işi Türkçe bilmeyen birinin yazdığı bir kitabı yazarın dilini bilmeyen Türkçe okuruna olabildiğince aslına sadık, olabildiğince anlaşılır ve yapabildiğince güzel bir şekilde aktarmaktır. Şu ya da bu kampta yer alarak kendisini dil hapishanesinin içinde bir de hücreye tıkmak değil. Muhafazakârlık ya da ilericilik yapacağım diye yaşayan Türkçe’nin imkânlarını kullanmayan, öbürünü değil de illa bu kelimeyi kullanmak zorunda hissettiği için çok önemli nüansları kaçıran çeviriler bizi okur olarak rahatsız ediyorsa, bundan çevirmenin yapması gerekenin ne olduğunu çıkarabiliriz.

Elli yıl sonra burada yaşayan insanlar diyelim “mezar”ı tamamen unutup sadece “gömüt”ü kullanacaklarsa kullansınlar, bana ne! O zamana kadar bir şeyler bir şeyler olacak ve “gömüt”, “mezar”ın çağrışım dolgunluğunu tevarüs etmiş olacak demek ki. Etsin. Bence bir sakıncası yok. Ama lütfen kimse benden 50 yıl sonrasının falına bakma (bütün teleolojik yaklaşımların yaptığı bundan ibarettir bence) cüretini gösteren sağ ya da sol, resmî ya da gayriresmî herhangi bir dil “dâvası” uğruna bugünün okuruna zor anlaşılır ya da ruhsuz ya da matematiksel ifadeler kadar “kuru” ve çağrışımsız ya da düpedüz kulak tırmalayan takır tukur metinler sunmamı istemesin. 2008 yılındayım, şimdiki dilden sorumluyum. Heykelimin dikilmesini beklemiyorum. Ben kitap çeviriyorum, insanlar okuyacak, hepsi bu. Bundan bir ulusal savaşım ya da millî mücadele çıkarmanın âlemi yok.

Tasavvufî içeriğinin biraz dışına taşan bir anlamda kullanmak üzere yazıma başlık yaptığım Yunus Emre dizesi benim bu yazıda anlatmaya çalıştığım dil ve çeviri yaklaşımımı çok güzel özetliyor: Çevirmenin derdi dâva değil anlam olmalı. Dilerim çevirmenler, yazarlar, okurlar kelimelere kin gütme ilkelliğinden kurtulur, dildeki “etnik temizlik” çalışmaları yerini daha yararlı ve yaratıcı çabalara bırakır, kelimelerin köklerine bakmaktan yapraklarındaki renkleri ıskalayan bu “doktriner” körlükler biter ve “sözcük” ile “kelime” yan yana yaşamaya devam eder. 2058 yılının çevirmenlerinin gözlerini kapayıp hafifçe mırıldandıktan sonra birini seçerek su gibi akan metinler üretme şanslarını arttırabilecekleri iki seçenekleri olur…

Reklamlar

REPORT THİS AD

Share this:

TwitterFacebook

İlgili

Özensiz Çeviri Sağlıksız Okuyucu Doğuruyor"çeviri ve dil mevzuları" içinde

gülsüme zübeyde abir"Ek$i Sözlük (mehmet ordekci)" içinde

Sabetaycılar, Küçük Hoca ve ‘Usturuplu’ Faşizm (Sabetaycılar ve Küçük Hoca)"başka yazılarım" içinde

01 Nisan 20082*****Yanıt« ÖncekiSonraki »

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.*****Gerekli alanlar***********ile işaretlenmişlerdir

Yorum*****

İsim*

E-posta*

İnternet sitesi

*****Yeni yorumları bana e-posta ile bildir.

*****Eposta yoluyla yeni yazıları bana bildir.

04 Haziran 2009, 10:35*****yazısı için*****spell*****tarafından yapılan yorum

“2008 yılındayım, şimdiki dilden sorumluyum.”
Kesinlikle! Dediklerinize katılıyorum. Ben de, çevirmenlerin kitap çevirilerinde ısrarla eski Türkçe kelimeler kullanmaları, bu kelimeleri ne kadar çok kullanırlarsa o kadar iyi çeviri yaptıklarını sanmaları üzerine blogumda bir yazı yazmayı düşünüyordum ki bu yazınızı okudum. Geçmiş geçmişte kaldı. Dil dinamik bir olgudur, sürekli gelişir, değişir. Böylesine değişken bir ortamda kişinin ısrarla geçmişe takılıp kalmasını doğru bulmuyorum. Elbette bazı eski Türkçe kelimelerin karşılık olarak cuk oturduğu yerler var ama her konuda olduğu gibi bunda da abartıya kaçılınca o iş çeviriden çıkıyor bence (çünkü dil bilmeyen okuyucu için o metin ha İngilizce yazılmış ha bir ton eski Türkçe kelimenin fink attığı bir çeviri (!) olmuş fark etmez).

Bu arada takma isim mi kullanıyorsunuz çevirilerde? (müstear demek istemiyorum ısrarla*****

Cevapla

04 Haziran 2009, 11:42*****yazısı için*****Mehmet Ördekçitarafından yapılan yorum

“2008 yılındayım, şimdiki dilden sorumluyum” derken sadece eski dil takıntısını değil, “şimdilik” anlaşılmadığı ama ileride yerleşeceği varsayılan aşırı öztürkçe merakının ürünü kelimeleri de kastediyorum. Kafama silah dayasalar “ahlâk” yerine “aktöre” dedirtemezler bana! Ama özel bir bağlam söz konusu değilse “ürün” yerine “mahsul” de demem tabii.

Takma ad kullanmıyorum. Daha geçen yıl ilk kez yayınevleriyle çalışmaya başladım. Yayınlanmış, üzerinde adım yazan bir kitap yok henüz, merak ettiğiniz buysa. Önümüzdeki aylarda öncelikle editörlüğünü üstlenip yayına hazırlamış olduğum üç çeviri piyasaya çıkacak. Başkalarının çevirileri. Kendi ilk çevirimin yayını 2010'a sarkabilir.

Cevapla

Blogda ara

Eklenen yeni yazıların e-posta kutunuza gelmesi için adresinizi yazıp butona tıklayın

Diğer 70 takipçiye katılın

Abone olun

Twitter GüncelleştirmeleriHayata dönüş katliamı için bakanı, müdürü, hatta 2002 doğumlu AKP'yi suçlayıp tetik çekenleri anmayan "radikal" hödükler, yordunuz beni.*****#fb*****4*****years*****agoAKP OLMASA ŞİMDİ NORVEÇ OLMUŞTUK AQ sanki tr'yi isveç sosyal demokrat partisi yönetiyordu da akp geldi elinden aldı,*****facebook.com/mehmet.ordekci…*****4*****years*****agoO da hayattayken imamları az kovalamadıydı. Etme bulma dünyası demek ki. Daş yoh mu daş.*****odatv.com/n.php?n=atatur…*****#fb*****4*****years*****agoBENİM İÇİN SELAHATTİN'E, EKMELEDDİN'E, HATTA ÇOK DAHA ÇİRKİN ŞEYLERLE AFEDERSİNİZ RTE GİBİ BİRİNE OY VERECEK DİYE...*****facebook.com/mehmet.ordekci…4*****years*****agoABD'nin IŞİD'e birkaç roket salladığı haberleri kalabalık tarafından (Yaşa! Varol! Ehih!) ve (TİŞİKKİRLİR SİPİRMİN) nidalarıyla karşılanır.*****4*****years*****agoİşkencehanede üzerine atlayıp kel kafasını ısırdığım işkencecimin işkenceci kardeşine işkencemsi bir şey yapmışlar.*****facebook.com/notes/mehmet-%…*****4*****years*****agoStar: "Özelharekâtçılar bombalama tehdidi üzerine kapıyı açtı ama silahlarını teslim etmedi." Silahlarıyla beraber mi kaçırmışlar bi de?*****#fb*****4*****years*****agoOrtadoğunun lideri filan olamayacağımız belliydi de, maskarası olmayaydık eyiydi.*****#fb*****4*****years*****agoKategorik arşivAgos*****(2)çeviri ve dil mevzuları*****(2)başka yazılarım*****(12)bizim bi' arkadaş*****(11)blog için yazdıklarım*****(2)derKi yazıları*****(7)doğa ve çevre*****(1)Ek$i Sözlük (mehmet ordekci)*****(34)Kronik Muhalif yazıları*****(2)militarizm*****(2)politika*****(14)Kronolojik ArşivTemmuz 2011*****(2)Nisan 2011*****(12)Mart 2011*****(4)Şubat 2011*****(1)Ocak 2011*****(3)Aralık 2010*****(5)Ekim 2010*****(1)Haziran 2010*****(1)Mayıs 2010*****(1)Nisan 2010*****(2)Aralık 2009*****(1)Kasım 2009*****(1)Ağustos 2009*****(2)Mayıs 2009*****(2)Nisan 2008*****(1)Aralık 2007*****(1)Kasım 2007*****(1)Ekim 2007*****(1)Ağustos 2007*****(1)Mayıs 2007*****(2)Mart 2007*****(1)Ocak 2007*****(2)Ekim 2006*****(1)Mayıs 1995*****(1)

Reklamlar

REPORT THİS AD

Tam Siteyi Görüntüle

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Takip Et
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 06-02-2019, 20:12   #2037
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

'Kof bir kültürel iktidar için komplekse kapılmak yersiz'

Cumartesi Haberleri31.05.2019 *****20:33 - Güncelleme: 31.05.2019 *****20:33

Son günlerde yeniden alevlenen orta sınıf muhafazakarlara ilişkin özeleştirileri değerlendiren Dr. Oğuzhan Bilgin, “Muhafazakarların en büyük problemi aşağılık kompleksi. Bu kompleksin sebebini sosyolojik olarak açıklamaya çalışmakla birlikte anlamak da kolay değil. Çünkü özenilen bu kültürel iktidar sahiplerinin düzeyi de eskisi gibi değil. Esas büyük çöküş ve lümpenleşme orada. Bu kof kültürel iktidar için bu kadar komplekse kapılmak enteresan.” diyor.

GÜLCAN TEZCAN

Kendimize vurmayı çok seviyoruz. Bu ülkede ‘muhafazakar’ ve ‘dindar’ların kendini eleştirdiği kadar hiçbir toplumsal kesim kendini hesaba çekmiyor. Yaşanan sosyolojik değişimlerin faturasını iktidara kesmek ise son günlerin popüler sporu. Elbette hibrit muhafazakar tipolojisinin iğreti halleri çoğumuzu rahatsız ediyor. Ancak birbirimizi vurmak ve canımızı yakmak yerine neden kapitalizme ve modern hayata sorgusuzca biat eden bir toplum halini aldığımızı ve buradan çıkış yollarını konuşmaya ihtiyaç var. Meseleye serinkanlı bir biçimde yaklaşıp akademik anlamda tartışmaya açan isimlerden Dr. Oğuzhan Bilgin ile muhafazakarların dönüşümünü, komplekslerimizi konuştuk.*****

Muhafazakarların seküler hayat konusunda bu kadar talepkâr olmasını neyle açıklıyorsunuz? Bu ikili hayat beraberinde tutarsızlık ve samimiyetsizliği de getirmiyor mu? Bu anlamda muhafazakar dediğimiz kitle kimlerden oluşur?**********

Daha kültürel saiklerle hareket eden ve Edmund Burke’ün Fransız Devrimi’ne karşı takındığı eleştirel bir tavra benzer şekilde tarihî olarak modernist, yıkıcı devrimlere karşı reaksiyoner olarak politik tepkiler veren muhafazakârlarla, daha ideolojik kaygılarla ve doktrinel düzeyde pozisyon almış olan Türk İslamcı hareketlerini birbirinden ayırmakta fayda var. Ortalama Türk muhafazakarından kastettiğimiz kitle de homojen bir kitle değildir. İçinde dini tüm yönleriyle yaşamaya çalışan ama yine kendi içlerinde ‘din’den anladıkları bakımından farklılıklar bulunan bir kitle olduğu gibi hem Cuma namazına gidip hem de arada rakısını içen ama din, vatan, millet gibi ‘beka’ meseleleri söz konusu olduğunda her şeyini feda edebilecek bir muhafazakarlık biçimine de Anadolu’da rastlanabilir. Tıpkı diğer Ortadoğu ülkelerine kıyasla kadınlar arasında başı açık muhafazakâr kadınlara çok daha sıkça rastlanabileceği gibi. Belki de Türk muhafazakarlığının bu heterojen yapısı pek çok Ortadoğu ülkesine göre ayırt edici özeliklerinden birisini oluşturuyor. Yani sınırlarını çizmek de kategorilendirmek de kolay değil. Belki bazı ortak paydalardan yola çıkılarak genel bir çerçeve çizilebilir. Bunlar da Tanzimat’la başlayıp, Cumhuriyet döneminde sertleşen yıkıcı, self-kolonyalist kültürel Batılılaşmacılığa karşı çok da sistematik olmayan bir kültürel direniş hareketi olması. Bu kültürel direniş hareketinin siyasileşmesinin önü önce Tek Parti rejimi ile sonra da darbelerle kesilmiştir. Şunu da eklemek lâzım: Burada yaygın kullanıma uygun olarak ‘muhafazakâr’ diye tanımladığımız tavrın Batı tipi muhafazakarlıktan (conservatism) ziyade ‘gelenekselcilik’ veya ‘mukaddesatçılık’ diyebileceğimiz çerçevede değerlendirilebileceğidir. Yani bu muhafazakarlığın Batı’daki benzerlerinin birçoğunun tersine toplumsal tabanını aristokratik zümreler değil o dönem daha çok tarım toplumunun egemen olduğu köylerde, kasabalarda Batılılaşmanın tüm baskıcılığına, eğitim ve kültür politikasına direnen kendi geleneksel, dini, milli, Fernand Tönnies’in kullandığı anlamda kendi ‘sosyolojik cemaatleri’ içerisinde yaşayan halk kesimleri oluşturmuştur. Zaten Batıcılığın ve daha özel bir türü olan Kemalizm’in bu kadar mutlak ve rahatlıkla, binlerce yıllık bir milletin kültürünü baştan aşağıya değiştirmeye çalışmasında bulduğu cesaret de devletin karşısında devlete direnebilecek kentli, siyasal, ekonomik ve toplumsal bir güç unsuru oluşturabilecek muhafazakâr bir sivil toplumun olmamasından kaynaklanmıştır.*****

Batılılaşmadan modernleşilebilir mi?**********

Muhafazakâr tavır Batılılaşmacı kültürelizme reaksiyonerdir ama modernizme kategorik olarak karşı gelişmemiştir. Bu nedenle muhafazakarların pragmatist olarak, dünyanın her yerinde olduğu gibi, modern piyasa ilişkilerine, modern siyasal kurumlar olan sekülerizm ve demokrasiye uyum sağlamaları da tedricen mümkün olmuştur. Muhafazakarlık bu nedenle modern-sistem içi bir harekettir asla İslamcılık gibi devrimci değildir. Burada Weber’den beri bildiğimiz toplumsal değişim süreçleri önemli oranda devlet zoruyla da olsa yaşanmıştır. Yani modernleşme tarihimizdeki esas mesele olan “batılılaşmadan modernleşebilir miyiz?” süreci kilit bir soru. Burada ortalama muhafazakarlar için dini, kültürel özü koruyarak moderne hayata adapte olma süreci pragmatist bir sentez anlamına geliyor. Ama hem burada ‘öz’den anlaşılan şey kişiden kişiye, toplumsal gruptan diğerine değişiyor hem de sentez kendisini ‘muhafazakar’ların her kesiminde aynı şekilde göstermiyor. Tutarsızlık olarak nitelendirebileceğimiz heterodoksilerin varlığı da işte bu tarz sistematiğe sahip olmamak halinden geliyor.*****

HİBRİT BİR PROFİLLE KARŞI KARŞIYAYIZ**********

Sonuçta modernite tüm araç ve kurumlarıyla, kapitalizm, rekabetçi demokrasi, sekülerizm ve bireyleşme-kentleşme-çekirdek aileye dönüş, eğitimlileşme ve meslekleşme birçok çelişki ve tutarsızlığı da beraberinde getirebilen, aynı bünyede barındırabilen hibrid bir profil karşımıza çıkarıyor. Ama bu konuştuğumuz şeyler pek çok Batı- dışı (ve hatta Batı) modernleşmesinde yaşanmış süreçler. Mesela faizle yatırım yapan Muhafazakâr- ve hatta İslamcı girişimcilerin varlığı tam da bu sorduğunuz tutarsızlıklara bir örnek teşkil ediyor. Veya bazı gösterişçi tüketim örnekleri, görgüsüzlükleri de bizim geleneğimizle uyumsuz tablolar ortaya çıkarıyor. Sosyolojik süreçler böyledir, olumlu ve olumsuz değişimleri beraberinde getirir. Kent merkezli geleneksel Müslüman Türk kültürünün imha edildiği, köydeki geleneksellik ve dinsellikle kentteki Batıcı kültürel hegemonyanın karşılaşmasının sonucunda ortaya çıkan durumun problemsiz ve çok tutarlı olması da beklenemezdi. Bütün Batı-dışı modernleşmelerde yaşanan ama biz de çok daha sert yaşanan bu süreç aynı bünyede, aynı ailede, aynı grupta çelişkili hallerin bir arada bulunmasını beraberinde getiriyor.*****

Muhafazakâr kesimde 20 yıldır değişmeyen tek şey kadının kamusal alandaki varlığına ilişkin eleştiriler. Neden muhafazakârlar yaşanan değişim, dönüşüm ve savrulmanın sorumlusu olarak kadınları görüyor?**********

Bu da maalesef çarpık modernleşmemizin bir hastalığı. 28 Şubat darbecisi Kemalistler de, bazı İslamcı grup ve İslami cemaatler de erkeklerden çok kadın bedeni üzerinden sınırları, iyi-kötü ayrımını yapmayı tercih etmiştir. Bazı İslamcı yazarlara veya gruplara baktığımız zaman “kötü örnek” olarak aktarılan hikâyelerin çoğunlukla kadınlar üzerinden anlatıldığını görüyoruz. Mesela yıllardır başörtülü kadınların cipe binmeleri mesele ediliyor. Aynı şey gözlükleri veya diğer aksesuarları için de geçerli. Üstelik aynı cinsiyetçi kısıtlamayı gündelik hayatta Kemalist fanatiklerde de görüyoruz. İslam dini sadece kadınlara inmiş gibi, bütün dini normları, yasakları kadın bedeni üzerinden tanımlayan, kadınlara kaliteli yaşamayı, kariyer ve eğitim süreçlerini günah gösteren bu dil cinsiyetçi olduğu kadar iptidai ve bir o kadar da İslami olmayan ithal bir dildir. Mesela siz bu söz konusu insanların erkek bedeni veya erkek tesettürü üzerinden konuştuğunu, vaaz verdiğini, yasaklardan bahsettiğini kaç kez duydunuz? Bu din sadece kadınlar için mi indi? Üstelik bu dil 28 Şubatçıların muhafazakâr kadınlara yaptığı baskının, gösterdiği muamelenin simetriğini yapmakta, halihazırda plazalarda, üniversitelerde ve pek çok sivil-sosyal alanda ötekileştirmeye maruz kalan muhafazakâr Türk kadınını kendi mahallesinden vurmaktadır. 28 Şubat hegemonyasına rıza gösteren ve aynı ezberleri, zihniyeti sözde İslamcı bir yerden tekrarlayan bu anlayış kompleksli bir anlayıştır ve kınanmalıdır. Türk kadını, tarih boyu, diğer Müslüman veya gayrı-müslim kadınlara göre hep daha güçlü olmuştur. Bu da bin yıllarca süren göçebe toplumsal hayattan gelen bir durumdur. Çünkü yerleşik tarım toplumlarının tersine göçebelik güçlü kadın rollerine dayanır.*****

28 Şubat darbesi kadınların hayatında köklü değişimlere yol açtı. Kadınlar güçlendikçe 1990 model kadının yeri evidir ezberinin öne sürülmesi yaşanan ‘değişim’in neresine denk düşüyor?**********

Dindar başörtülü kadının 28 Şubat’ta çektiği zulüm, eğitim hakkı için verdiği mücadelenin benzerini sekülerler vermiş olsaydı bugün bu konuda 10 tane dizi, 20 tane film yapılır, düzinelerce şiir ve roman üretilirdi. Bu, Türk kadın hareketleri açısından hem çok trajik hem de çok destansı bir mücadeledir. Hem de hiç hakkı verilmeyen! Düşünsenize üniversiteyi kazanmışlar ve Kuzey Kore rejiminden ve ideolojisinden beter bir Kemalist darbeci rejim tarafından kıyafetleri nedeniyle en temel insan hakkı olan eğitim hakkı ellerinden alınıyor. Üstelik üniversitede! Yani üniformanın olmadığı bir yerde. Buna direnen, eylem yapan, yasağı arka bahçeden delip peruklarını o faşist aptalların gözlerine sokan kadınlar tabii ki buradan güçlenerek çıktılar. Bugün artık kâğıt üzerinde hiçbir yasak yok. Ama hâlâ gündelik hayatta, kariyer süreçlerinde özellikle de beyaz yakalıların bulunduğu işyerlerinde net bir kast sistemi var. Özel sektörde pek çok yerde başörtülü kadınlar ancak temizlik işçisi veya yemek işçisi olarak kendilerine yer buluyor. Çünkü bu durum çoğunluğu seküler olan Beyaz yakalı zümreyi rahatsız etmiyor. Onlar ancak beyaz yakalı bir başörtülü kadın çalışan gördükleri zaman tehdit olarak algılıyor, korunaklı alanlarına girilmiş hissediyor ve direnç gösteriyor. İşe alımlarda direkt elemeye çalışıyorlar. Size daha tuhaf bir şey söyleyeyim. Bu durum MÜSİAD üyesi işyerlerinde bile rastlanır bir durum. Yine vitrinde sekülerler, yine temizlikte başörtülüler. Bu ayrım sınıfsal bir hâl almış durumda.*****

Müslüman kadının geleneğin ve örfün din adına dayattığı bir takım kabulleri, rolleri tartışmaya başlaması neden muhafazakar erkekleri bu kadar rahatsız ediyor?*****

Çünkü geleneksel toplumdan çıkıldıkça, kadın eskisine göre eğitimli ve meslek sahibi oldukça erkek kendini yetersiz hissetmeye başlıyor. Babasının, dedesinin otoritesini kuramayacağını düşünüp otorite kaybı yaşıyor. Bu aslında sadece muhafazakarlara özgü değil ama galiba en sert bu kesimde yaşanıyor. Çünkü sekülerler pek çok geleneksel değerden koptuğu gibi ataerkillikten de koptular. İşte bu da eskisi gibi ev hanımı olmayı kabul etmeyen, yüksek öğrenim gören, kariyer yapan, kamusal hayatın her yerinde var olan yeni muhafazakâr kadın profilini ortaya çıkarıyor. Bu da aynı zamanda kadının şık, bakımlı, lüks tüketen, orta sınıf yaşam tarzına sahip olmaya başlaması demek. Erkek de bu otorite kaybını dış görünüş ve tüketim tarzlarına müdahale etmeye çalışıp, yasaklar koyup bunu dinle meşrulaştırarak telafi etmeye çalışıyor. İşte bu yüzden soruyorum: Hemen hemen aynı yasaklar erkekler için geçerli değil mi? Bunu konuşan yok.*****

Kentli muhafazakâr eğitimli çocukların bir kısmının asimile olduğunu söylüyorsunuz. Neden?Çocuklarının asimile olmasına engel olamayan “muhafazakar”lar iddialarını kaybetmiş sayılmaz mı?**********

Yaşlılarla gençler arasındaki iletişim çok zayıflamış durumda. Çünkü aralarında yalnızca kuşak farkı yok, baştan aşağı farklı toplumsal yapıların ürünleri. Taşralı veya yeni kentli yaşlı kuşak, kentte doğmuş, ikinci ve üçüncü kuşak üniversiteli, bireyleşmiş, çekirdek ailenin evlatları olan gençleri anlayamıyorlar, ikna edemiyorlar. Tersine reaksiyon gösterip daha çok itiyorlar. Tönnies’in ifadesiyle cemaatten cemiyete geçişi ifade ediyor bu kuşakların farklılaşması. Maalesef burada kültürel hegemonyanın ciddi bir etkisi var. En başta eğitim sistemimiz hâlâ 17 yıldır dokunulamayan bir kurum olarak, adeta CHP Parti Okulu müfredatına sahip. Kemalizmin kültürel hegemonyası esas orada nüfuz ediyor. Yetmiyor, küresel düzeydeki Batılı kültür, sosyal medya, dizi, oyunlar ve pek çok vesile ile gençlerin akıl ve gönül dünyalarına hükmediyor.*****

Muhafazakarlara yönelik özeleştirilerde erkekler hiç söz konusu edilmiyor. Muhafazakâr yetişkin erkekler bu süreçten hasarsız mı çıktı?**********

Büyük değişim erkeklerin bakımında, kılık-kıyafetinde, lüks tüketiminde yaşandı. Sosyalleşme biçimleri ve mekanları değişti. Geleneksel hayatın yerini aşırı rekabetçi piyasa ilişkileri ve hırsı alırken erkekler de güç ve paranın cazibesine kapıldı. Kadınlar da farklı sayılmaz. Sosyalleşme biçimlerinin networkler oluşturma, iş ve çıkar merkezli dünyevi ortamlara dönüştüğünü söyleyebiliriz. Modernleşme bu demek zaten. Bunun dışında kalmak da hiç kolay değil.*****

DEVLET*****POLİTİKASIYLA KÜLTÜREL İKTİDAR OLMAZ**********

Kentli olmayı ‘yaşam ve giyim tarzı’nın***** benzeşmesi zannediyoruz. Peki neden aynı çabayı sanatsal, kültürel ve entelektüel bir zemin oluşturma konusunda göstermiyoruz?*****

İşte esas eleştirilecek nokta burası. Saçma sapan şeyleri kafaya takıp eleştirmek yerine bir toplumsal grubun kültür hayatında nasıl bu kadar zayıf kaldığının, bunda sivil toplumun ve devletinin rolünün tartışılması gerekiyor. Yoksa muhafazakârlar “kültürel iktidar bizde değil, çocuklarımızı asimile ediyorlar” diye çok ağlarlar. Çünkü orta-sınıf şehirli toplumsal zümreler kültür hayatı talep ederler. Muhafazakârlar henüz kendi yeni oluşan orta-sınıflarında ne bu talebi tam oluşturabildiler ne de bu talebi karşılayacak potansiyel ortaya koydular. Talep sahibi üniversiteli gençlik de seküler etkiye maruz kalacakları kültürel ortamları tercih etmek durumunda kaldılar.*****

Beyaz Türklerin ve onlara ait sermayenin oluşturduğu bir kültürel iktidar var. Yayınevleri, galerileri, festivalleri, sanat kurumları ile belirleyici konumdalar. Muhafazakâr sermaye neden kendini gerçekleştiremedi bu alanda?**********

Bizim muhafazakarların (özellikle de bazı İslamcıların) en büyük problemi aşağılık kompleksi. Bu kompleksin sebebini sosyolojik olarak açıklamaya çalışmakla birlikte anlamak da kolay değil. Çünkü özenilen bu kültürel iktidar sahiplerinin düzeyi de eskisi gibi değil. Ne eskisi gibi edebiyatçılar, ne eskisi gibi şair veya fikir adamları var. Esas büyük çöküş ve lümpenleşme orada. Bu kof kültürel iktidar için bu kadar komplekse kapılmak enteresan. Burada iki problem daha var. Birincisi taşralı, yeni zengin sonradan görmeliği. Onların değil ama ümit ederim onların çocuklarının kültürel hayata dair idealleri, hassasiyetleri oluşur. İkinci problem de her şeyi devletten, devletteki her şeyi de Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan beklemek. Kültürel iktidar sadece devlet politikasıyla olunmaz. Esas olarak sivil alanın öncü rolü bulunmaktadır.*****

"Özenilen kültürel iktidar sahiplerinin düzeyi eskisi gibi değil. Esas büyük çöküş ve lümpenleşme orada."*****

SOSYOLOJİ BİLMEYEN*****HER ŞEYİ SİYASETLE AÇIKLAMAYA ÇALIŞIYOR*****

Muhafazakâr yaşlı ve genç kuşak arasında en belirgin farklar neler?*****

Açık konuşmak lâzım. Gençlerin önemli bir kısmı daha az muhafazakâr. Geriye kalan kısmının da muhafazakarlık anlayışı yaşlı ve orta-yaşlı kuşaklardan farklı. Mesela burada genç kadınlar ekseninde konuşursak, az önce muhafazakâr olmak için kesinlikle başörtülü olmak gerekmediğini söylemiştim ama yine de en belirgin sembol olduğu için o örnekten gideyim. Şu anda Kemalist paranoyaların tersine, her geçen gün başörtülü kadın sayısı ve oranı düşüyor. Annesi başörtülü olup da kendisinin başı açık olan kızların oranı yüksek. Özellikle son 1-2 yılda benim bile arkadaş çevremde başını açanlar oldu. Tabii ki bu yakın zamanda FET֒nün propagandasını yaptığı türden bir şey değil, daha farklı. Yani siyasal bir tepki sonucunda olmuyor bu. Her modernleşen toplumda karşılaştığımız sekülerleşme trendiyle alakalı bir şey. Zira sosyal medya hesaplarında Fetö ve BBC bunu AK Parti ile ilişkilendirerek kampanya yapıyordu. Baştan söyleyeyim toplumda bir sekülerleşme var. Bu sekülerleşme muhafazakâr kesimde de yaygın ama zannedildiği gibi bunun AK Parti iktidarının yarattığı bir reaksiyonla alakası yok. 1960’daki Türk toplumu, 1950’dekine, 1980’deki, 1960’a, 2019’daki de 2002’ye göre daha sekülerdir. Bu dünyadaki bütün modernleşen toplumlarda görülen bir süreçtir. Bunun devletle, siyasetle alakasını kurmak zordur. Ancak sosyoloji bilmeyenler her şeyi siyasetle açıklamaya çalışırlar.*****

Komplekslerimiz, taşralı ezikliğimiz ne kadar sınıf atlasak, zengin olsak değişmiyor. Bu vasatın aşılamamasında kent soylu olmayışımız mı yoksa kentli olmanın gereklerini doğru anlamayışımız mı yatıyor?**********

Kesinlikle bunun etkisi var. Kentsoylu olmak birkaç kuşakta olabilen bir şey ve kültürel hegemonya meselesi önemli. Hegemonya dediğimiz şey Gramsci’den beri biliriz ki kendisine karşıt olanların rızasını kazanarak varlığını yeniden üretir. Bizde de Batıcı-Kemalist kültürel hegemonya muhafazakârlar tarafından yeniden üretiyor. Bu da zaten hegemonyayı rakipsiz kılmaya devam ediyor. Bunun siyasette de etkisi var. Bu eziklik uzun süre İslamcı çevrelerde liberallere öykünmeyi, onların dilinin etkisinin altına girmeyi getirdi. Aynı şey yine diğer bir muhafazakâr hareket olan ve benzer süreçleri yaşayan ülkücüler için de geçerli. Son dönemde Kemalist-sol, MHP’den kopmuş ülkücülerin önemli kısmını devşirmiş durumda. Çünkü hep özenilen, öykünülen, eziklik hissedilen Beyaz imaj bir süre sonra kavruk Anadolu evladını kendisine benzetebiliyor.*****

Gelinen noktayı arabesk romantizmle yok saymak kötü bir hamasettir*****

Toplumda hiçbir kesime yapılmayan eleştiri ve özeleştiri muhafazakarlara yapılıyor. Neden?***** *****

Muhafazakârlar arasında toplumsal değişmeden dolayı ve modern kurumlarla yoğun etkileşim sonrası çeşitli gariplikler, tuhaflıklar görebiliyoruz. Bir sonradan görmelik hali. Bu da anlaşılır çünkü bu ülkenin en geç kentlileşen kesimi genelde muhafazakâr taşralı aileler ve onların çocuklarıdır. Buradaki tuhaflıkları, AK Parti siyasetindeki ve teşkilatlarındaki bazı problemleri eleştiren yazılar uzun süredir var. Bu eleştirilerde şikâyet edilen unsurların birçoğu haklı olabilir. Ama iki temel mesele var. Birincisi bu eleştirilerde bir yöntem yok, tekil örnekleri genellemeye yönelik toptancı bakış var. Mesela sadece nargile kafelerden kalkarak büyük bir manevi çöküş halinden bahsedilebiliyor. Veya başörtülü kadın cip kullandığında “Müslümanlarda ahlak elden gidiyor” yazıları çıkabiliyor. Böyle saçma bir genelleme olmaz. Örneklem de uymaz. İkinci temel mesele de toplumsal meseleleri veya siyasal meseleleri yine genelleyip bu sefer de “2002’den beri iyileşen bir şey yok, her şey eskiden kötüydü, hâlâ kötü” demek. Bu ya körlük ya da insafsızlık. 2002’den önce bu ülkede muhafazakarlara, dindarlara, İslamcılara tabirimi mazur görün, yarı-insan veya zenci uşak muamelesi yapılıyordu. En temel insan haklarından yoksun, hiç kıymet verilmeyen, adam yerine konulmayan, siyasal partileri kapatılan, piyasa ilişkilerine, okullara, kamu istihdamına sokulmayan ve kültürel hayatta hep aşağılanan. Ayrıca din de ülkenin kamusal hayatından çıkarılmıştı. Türkiye’nin Amerikan karakolu bir üçüncü dünya ülkesinden bugün itibariyle küresel bir aktör olmasına, dünya Müslümanlarının hamisi olmasına hiç girmiyorum bile. Bunları tuhaf bir arabesk romantizmle yok saymak kötü bir hamasettir o kadar. En nazik ifadesiyle.*****

Kimse bir asr-ı saadet edebiyatı yapamaz

Muhafazakarların yaşadığı “savrulma” ya da sosyolojik terminoloji ile toplumsal değişimlerle ilgili olarak “felaket senaryosu yazmayı gerektirecek durum yok” diyorsunuz. Siz nasıl görüyorsunuz bu değişimi?*****

Türk modernleşmesi genel olarak çok travmatik, muhafazakârlar da kendi payına düşeni alıyor. Sorunlar var ama Türkiye’de eskisine göre muhafazakarlar pek çok kritere baktığımız zaman daha ileride, daha özgür, daha güçlü. Kimse kimsenin dindarlığına veya ahlakına ölçüp not verecek sonra da çöküşten bahsedecek durumda da değil. Türkiye’nin yakın geçmişteki hali muhafazakarlar için o kadar kötüydü ki, kimse bir asr-ı saadet edebiyatı yapamaz.*****

“Biz eskiden çok iyiydik, temizdik, masumduk” serzenişlerinin nedeni nedir?**********

Bu köy romanlarını andırıyor. Köyler saflığı, temizliği sembolize ediyor şehirler kötülüğü. Burada da aynı anlayış var. Geniş aile içerisinde, cemaat formasyonunda, korunaklı alanlarda tabii ki geleneksel ve dini olan kendisini daha iyi ayakta tutuyor, insanlar daha ‘temiz’ kalıyordu. Çünkü koruyan mekanizmalar vardı. Şimdi o yok. Bireyci, kentli, rekabetçi bir toplumsal formasyonda, cemaatin dağılıp cemiyete dönüştüğü yerdeyiz. Yani yine sosyolojik bir dönüşümden bahsediyoruz ve kastettikleri gibi bunun siyasetle, iktidarla çok ilgisi yok. İktidarda başka bir parti de olsa bu sosyolojik süreç buraya gelecekti. Biraz sosyolojik bakış eksiğimiz var ülkede.*****

Yaşanan toplumsal değişim bazılarımız tarafından kimlik kaybı gibi görülebiliyor ve hepimiz sık sık ‘neler oluyor bize’ diye soruyoruz. Sorun özeleştiri mi yoksa kullanılan dil ve dozu mu?*****

Hem yöntemi yanlış, hem toplumsal süreçleri sadece siyaset üzerinden ve bir siyasal proje çerçevesinde okuyan dil de abartılı ve özgüvensiz. Memleketin sorunları muhafazakarla başlamış gibi, iyiyi görmeyen, kötüyü abartan, “bizden adam olmaz” ezikliğini taşıyan bu dil en çok sol medyada yankı bulup alkışlanıyor. Tabii ‘eleştiri’ denebilirse.
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 06-06-2019, 05:26   #2038
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Toggle navigation

Ana Sayfa*****/*****Fuat Uğur

23 Haziran’ın sonucunu fake news mı belirleyecek?

06.06.2019

Fuat Uğur

Tüm Yazıları

Haber içerikleri taklit edilerek eksik ya da yanlış bilgi vermeye yönelik oluşturulan ve editoryal değerlendirmelerden yoksun olan içerikler*****yalan haber-fake news*****olarak tanımlanıyor. Günümüzde internet ortamları üzerinden yaygınlaşan yalan haberler de okuyucu tarafından çoğu kez sorgulanmamakta ve doğru kabul edilmekte..

Dünyada yalan haber üretimi artık*****basın özgürlüğü ve doğru habercilik kavramlarının*****hayata geçirilmesinde rol model olmaktan çoktan çıkan*****CNN, BBC, Guardian, Independent, New York Times*****gibi mecralar aracılıyla yapılmakta ve bu da güvenilir kaynakları zaten çok azalmış olan medya takipçileri arasındaki inanılırlığı tamamen sıfırlamakta.

Donald Trump’ın haklı olarak*****fake news*****olarak adlandırdığı ve itibarı artık yerlerde sürünen bu yayın organlarının geçmiş güvenilirliklerini hovardaca harcayarak uydurdukları yalan haberler, sosyal medya kullanıcıları arasında da hızla yayılıyor.

Sözünü ettiğimiz yayın organlarının ve sosyal ağlarının*****Türkiye’deki temsilcileri FOX Haber, Sözcü, Cumhuriyet, Halk TV, Tele 1, KRT, TV24, Ahval, Independent Türkiye*****olarak öne çıkıyor.

Bu türden algı operasyonlarıyla somut olarak ilk kez küresel destekle sahnelenen*****Gezi*****kalkışması ve vandalizmi*****esnasında karşılaştık.

Yalan ve algı 17-25 Aralık sonrası FET֒nün yargı-emniyet darbesi ve 15 Temmuz öncesindeki tüm medya ve sosyal ağlar aracılığıyla organize edilen operasyonlarda ağırlığını hissettirdi.*****31 Mart yerel seçimleri öncesinde*****de aynı algı çalışması biraz daha sofistike ve farklılaştırılmış operasyonlarla kendini gösterdi.

SETA (Siyaset ve Ekonomi Toplum Araştırmaları Vakfı) tarafından hazırlanıp yayınlanan FAKE NEWS*****adlı kitap 31 Mart 2019 yerel seçimleri öncesi sosyal ağ tabanlı*****seçim manipülasyonlarını ve yalan haberleri*****mercek altına alarak çok ilginç sonuçlara ulaşıyor.

*****

TANZİM SATIŞ ÜZERİNDEN ALGI OPERASYONU

Somut göstergeler üzerinden bakıldığında muhalif kesimi ve*****Ekrem İmamoğlu’nu destekleyen trol orduları en çok*****tanzim satış ve Suriyeliler üzerinden algı operasyonu*****yürütmeyi tercih ettiler.

Tanzim satışlar üzerinde*****“fikir yürüten”*****sosyal ağ kullanıcılarının ekonomik olarak tanzim satışlarının uzağından bile geçmeyecek denli üst ekonomik gelir grubundan oluşları dikkat çeken önemli bir nokta. Çünkü tanzim satışların hedef kitlesinin bu uygulamadan son derece memnun olduğu bilinmekte.

Bu kampanyayı Twitter üzerinden ilk olarak*****@TurkOrtaasyali*****hesabı başlattı. Bu hesap tarafından*****11 Şubat 2019*****günü saat 19.58’de ilk kez*****“#akpdemekkuyrukdemek diye bir tag açalım”*****Tweet’iyle kampanyanın startı verildi. Bu saatten*****15 Şubat 12.49’a kadar*****4 bin 911 Tweet atıldı, 21 bin hashtag paylaşımı yapıldı. Bu Tweet toplamda*****11,1 milyon kişi*****tarafından görüldü.

*****

TWEET’İ PAYLAŞAN KULLANICILARLA İLGİLİ ÇARPICI BİLGİ

Şimdi gelelim zurnanın zırt dediği yere.

Yani*****Ekrem İmamoğlu’nu destekleyen şebekenin FETÖ troll ordusuyla ilintisine.

1-Tanzim satış ile ilgili tag’i paylaşan kullanıcıların*****yüzde 6,68’i SON BİR AYDA*****oluşturulan kullanıcılar.

2-Yüzde 25,62’si BİRKAÇ AY ÖNCE*****hesap açmış kullanıcılar.

3-Aynı Tweet’i paylaşanların*****yüzde 67,7*****gibi ağırlıklı bir çoğunluğu ise*****BİR YIL ÖNCE AÇILMIŞ*****hesaplar.

Bu tespit bize gösteriyor ki 31 Mart seçimlerinden yaklaşık bir yıl önce*****FET֒cü aklın öncülüğündeki*****sosyal ağ mekanizması faaliyete başlamış.*****Üstelik bu hesapların büyük kısmı yurt dışı ağırlıklı.*****Yukarıda da belirttiğim gibi yalanlara inanıp yaymaya şehvetli biçimde teşne bir CHP, İP ve HDP-PKK kitleselliğinin iştahını çok iyi kullanıp mobilize eden FETÖ, bu konuda ne denli kompedan olduğunu her defasında bizlere kanıtlamakta. Bizler ise doğruyu yaygınlaştırana dek yalan dünyanın etrafında iki tur atmakta. Çünkü dediğimiz gibi bu yalanlara inanmaya hazır*****morfinlenmiş bir kitle var muhalif tabanda*****ve bundan acayip derecede zevk alıyorlar.

*****

YALAN VE İFTİRANIN UYUŞTURUCU ETKİSİ

Üstelik her yalan ve iftiradan sonra dozun daha da artmasını istiyorlar*****uyuşturucu bağımlıları*****gibi.

En son*****Nihat Hatipoğlu’na soru yönelten başörtülü bir genç kızın*****fotoğrafı üzerinden*****“Hocam ben tıp öğrencisiyim. Ameliyat sırasında namaz vakti gelse ameliyatı bırakıp namaz kılmamın sevabı daha çok değil mi?”*****diye sorduğu yalanını yaydılar. Muhalefetin anlı şanlı “tarafsız” gazetecileri ve “sanatçı” taifesi bu öküzlüğü büyük zevkle paylaştı.

Ama kısa zamanda genç kızın*****“Namaz öncesi abdest almayla ilgili”*****bir soru yönelttiği videosuyla ortaya çıktı ama ne gam. Uyuşturucu kullanıcıları yeterli tatmini sağlamıştı bir kez.

Bu kesimden bir tek TV program sunucusu*****Çağlar Cilara*****hicap duyup özür diledi ve trollendiğini açıkladı. Diğer hepsi üzerine yattı yalanlarının. Ama algıda bir adım daha atılmış oldu.

Dolayısıyla*****23 Haziran seçimlerinin sonucunu*****bu yalanlarla belirlemeye çalışanlara karşı en üst düzeyde halkı uyanıklığa ve farkındalığa çağırmak gerek. En üst düzeyden kastım ise*****Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım’dan başkası değil.

*****

Göz hakkı üzerine bir not

Göz hakkı imrenilecek bir yiyecekten, gelen misafirlere ya da komşulara ikram etmektir.

Yani “vermektir” , “çalmak”*****değil.

Bize anamız babamız komşuların bahçesinden meyve almamamızı, eğer canımız çekerse izin istememiz gerektiğini öğretti. Kimse de bizim bahçemize gelmedi.

Anne ve baba terbiyesini, edebini almış olanlar*****“göz hakkı”*****diyerek çalmazlar. Çalmak hırsızlıktır.

Komşulara tüm meyvelerinden*****göz hakkı diye sahan sahan meyve ikram eden Hediye Teyze’miz,*****Ekrem Bey’in dediği gibi olsaydı bahçesine dadanan mahallenin iki azılı çakalını taş atarak kovalamazdı.

Eğer göz hakkı böyle*****“yorumlanırsa”*****manav, market, fırın, mağaza da aynı kapsama girer ki Allah muhafaza.

Çok şükür ki böyle martavallar toplumda karşılık bulmuyor.

*****

Fuat Uğur'un diğer yazısı

Göz hakkı üzerine bir not

********************
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Alt 06-15-2019, 07:43   #2039
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Ali Karahasanoğlu

alikarahasanoglu@yeniakit.com.tr

2019-06-15 01:41:00Yüzlerine tükürülecek gazeteciler!

*****-*****

“Akitçi dövüldü mü?”*****diye haber yapıyor, karanlık oda..

Sorsanız, kendilerini*****“Gazeteci”*****olarak tanıtırlar..

Sorsan iki Barış’a..

“Abi, biz gazeteciyiz ya”*****derler..

Gazeteci gibi kendilerini tanıtıyorlar ama.

Bir gazetecinin kafasına, beyzbol sopası ile vurulmuş..

Boynuna, sırtına vurulmuş.

Tek kişilik değil, dört kişilik bir saldırı gerçekleştirilmiş..

Haydi*****“bir kişiye dört kişinin saldırısı”nı da bir kenara koyalım..

Cuma namazına giderken bir gazeteciye saldırılmış..

Daha da ötesi..

6 yaşındaki çocuğunun yanında bu alçaklık yapılmış..

Bir günde üç tane Murat Alan haberi yapan karanlık oda, hala*****“Akitçi dövüldü mü?”başlığını kullanıyor..

Hani ortada sadece anlatım vardır..

Görüntü yoktur..

“Gazetecilik şüphe mesleğidir. Bu gazeteciler de, şüphe haklarını kullanmışlar”*****deriz..

“Yaptığınız ahlaksızlık”*****deriz ama..

“Fotoğraf görmeden inanamamışlar”*****deriz..

Bakıyorsunuz..

Murat Alan’ın beş dikiş atılmış kafasından akan kanlı yüzünün fotoğrafını kendileri yayınlamışlar..

Hâlâ,*****“Akitçi dövüldü mü?”*****diye başlık atıyorlar..

Böylesine bir rezilliğe imza atanlar, ilk görüldükleri yerde, yüzlerine tükürmeyi hakediyorlar mı?

Fazlası ile..

Ki, aktarmak zorundayım..

Son bir ay içinde..

İki ayrı gazeteciye daha saldırı oldu..

Onların yanlarında küçük çocukları da yoktu..

Buna rağmen..

Her iki olayda da..

“Muhalif gazeteciler dövülüyor. Yıldırılmaya çalışılıyor”*****şeklinde algı oluşturmaya çalışıldı..

“O gazeteciler dövülmeyi haketmişler”anlamında söylemiyorum ama.

O iki gazeteci,*****sabıka kayıtlarınıgöstersinler.. Her ikisinin de,*****onlarca mahkumiyeti*****vardır..

Bir de.. Murat Alan göstersin adli sicil belgesini..

Tek sabıkası yok..

Buna rağmen, Murat Alan’a önce*****web sitelerinde hedef gösteren yayınlar*****yaptılar..

Sonra da*****tetikçileri marifeti*****ile..

Alçak saldırıyı gerçekleştirttiler..

Ardından da,*****“Akitçi dövüldü mü?”*****diye başlık attılar..

Bunlara sözüm söz..

Bu kirli gazeteciliği protesto için..

Gördüğüm yerde, önce yüzlerine tüküreceğim..

Sonra da.

“Karanlık odacıların yüzlerine mi tükürüldü?”diye haber yapacağım..

•

Olayın gerçekleşme sebebi*****karanlık odanın tahrikleri ve çarpıtmaları*****gibi görünse de..

*****Saldırının*****bir muhtemel şüphelisi daha*****var..

Bir valiye,*****“İt”*****diyebilecek kadar saldırganlaşan, sinirlerini aldırmış pozunda halkın karşısına çıkıp, daha önce de Akit TV muhabirini ve bir yerel gazeteciyi dövdürten.. Karakol basıp, ordaki polisleri tehdit eden Ekrem İmamoğlu..

Gerek*****malvarlığı-AVM ortaklığı*****ile ilgili haberlerimizin, gerekse yargılandığı*****Bakırköy 7. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki nitelikli dolandıcılık suçu dosyasından verdiğimiz haberlerin, Ekrem İmamoğlu’nu rahatsız ettiği, bir gerçek..

Diyebilirsiniz ki..

“Bir tek siz yapmadınız ki, o haberleri..”

Doğrudur..

Sadece Akit yapmadı o haberleri.

Ama Akit’in haber müdürünü dövdürterek, aynı konuda haber yapan diğer gazetecilere de mesajınızı yolladığınız gibi..

Akit haber müdürüne karanlık oda üzerinden yapılmış çarpıtma haberler sebebi ile, başka bir gerekçe ile saldırılmış olma kamuflesi sayesinde..

Kendinizi asli failler arasından çıkartmış da olabilirsiniz..

Yani hem saldırırsınız.

Hem fatura ödemekten kurtulabilirsiniz..

Dolayısı ile, bize düşen, muhtemel failleri hatırlatmak.

Gizleneni ile, açıkta olanı ile, göstermek..

Gerisi emniyetin işi..

Ama lütfen..

İki tane tetikçiyi önümüze koyup..

“Bunlar yapmışlar”*****denilmesin..

*****Aylık geliri bile olmayan iki tane elemanı gösterip,*****Audi arabayı kimin kiraladığını, hangi para ile kiraladığını, Ankara’dan İstanbul’a nasıl geldiğini, kimlerle irtibatlı olduklarını, ev adresini kimden aldıklarını, Murat Alan’ın o saatte evden çıkacağını nereden bildiklerini*****ve daha birçok bilinmeyeni deşifre etmeden, iki kişiyi önümüze atıp..

“İşte bunlar failler”*****denilmesin..

Bu işin*****karanlık oda tahrikçiliği*****yanı var..

Bu işin*****FETÖ destekli sosyal medya ayaklarıvar..

Sosyal medyada*****kullanılan kimliği belirsiz hesap sahipleri*****var..

Tabii ki bir de,*****Ekrem İmamoğlu cephesi yönü*****var..

Tüm ayrıntıları ile, olay soruşturulmalı..

Gerçek ortaya çıkarılmalıdır..

Bu vesile ile..

Artık şu sosyal medya hesaplarına da, bir çekidüzen verilmelidir..

Bakıyorum, saldırı sonrasında dahi..

Hâlâ kimi hesaplarda..

Tahrik dolu, hakaret dolu, tehdit dolu ifadeler var..

Nasıl olsa*****“fake hesap”*****deyip..

Saldırıyorlar ha saldırıyorlar..

O hesabın açılmasına fırsat veren site sorumlularından, bilgi istendiğinde..

“Biz ABD kanunlarına tabiyiz”*****diye bir cevapla karşılaşıyorsunuz..

Bugün Murat Alan’a yapılan..

Yarın bir başkasına da yapılır.

Bugün Murat Alan’a yapılan tehdit ve saldırıyı normalleştiren paylaşımların sahiplerini hesap vermesini engelleyenlere destek verirsen..

Yarın bizzat sana yapılan saldırıyı normalleştirenlere karşı da mücadele edemezsiniz..

Haber müdürümüz Murat Alan’a geçmiş olsun derken, gerek yargı organlarını, gerek emniyet birimlerini, gerekse kamuoyunu, sosyal medya saldırıları konusunda hassasiyete davet ediyorum..

Twitter imiş, Instagram imiş, Facebook imiş..

Hiçbirisi, Türkiye’den büyük değil..

Suçluları koruyorlarsa..

Suçlulara, dandik hesaplar açtırarak, ülkelerin iç huzurunu bozma noktasında destek veriyorlarsa..

Elbirliği ile, bu sosyal medya kaynakları ile mücadeleyi başlatmalıyız..

Bu işin sağcısı, solcusu yok..

Bu işin suçluları ve mağdurları var
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
arsivlemesem olmazdi, arşiv, arşivlemesem olmazdı, blog, blogspot, sitesi

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may post replies
You may not post attachments
You may edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı



Şu Anki Saat: 06:05


Powered by vBulletin
Copyright © 2000-2009 Jelsoft Enterprises Limited.
www.stetuskop.com