Tekil Mesaj gösterimi
Alt 06-02-2019, 13:05   #2034
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Menü

Mehmet Ördekçi'nin bloguÖzünde iyi bir blog…

Reklamlar

REPORT THİS AD

Asker Bi’şey Yapsın Artık!*

Bu ilk yazıma “iyimser bir başlangıç” başlığını koyup son birkaç yılda yoğunlaşan siyasal hengâmeden kaygı ve karamsarlık değil umut ve iyimserlik devşirmemiz gerektiğini anlatacaktım. Böyle bir operasyon ve dava hiç olmasaydı bile, şu anda Ergenekon davasından yargılanan resmî ve gayriresmî (“sivil” demeye dilim varmadı) zevatın kırk yılın faşisti oldukları halde neden son yıllarda iyiden iyiye kudurduklarını kendimize sorup bu soruyu “çünkü bir şeyler ellerinden kayıp gidiyor” diye cevaplayarak umudumuzu temellendirebileceğimizi savunacaktım.
Zor da olsa birkaç saniyeliğine kendimizi onların yerine koyarak dertlerini anlayıp sevinebiliriz diyecektim. Hrant’ın katledilmesine kadar varan süreçte sözüm ona “sivil toplum örgütleri”nin şikâyetleriyle açılan davalardan… yargılama süreçlerinde mahkeme salonlarında ve adliye önlerinde sergilenen saldırganlıktan… onlarca yıldır kendilerini en solcu, en Marksist diye pazarlayanların demokrasinin d’siyle karşılaşınca adına “cumhuriyet” dedikleri, Türkiye özelinde kollektif/kurumsal bir padişahlıktan fazlası olmayan sisteme sarılıp maskelerini kendi elleriyle çıkarmalarından… Susurluk sürecinde pek kimsenin zaten savunamadığı tescilli faşist katillerin üzerine yürümekle ve ardından gelen 28 Şubat sürecinde “ne şeriat ne darbe” kolaycılığına sığınmakla kendilerini en muhalif sananların fırtına çıkınca nasıl karaya oturduklarından… söz edecektim. Sonra her şey dünyanın değişmesiyle, Türkiye’nin sosyolojik ve iktisadî dönüşümüyle, AB sürecinin mecbur bıraktıklarıyla, demokrasi dışı güçlerin nicel açıdan solcular kadar “kolay lokma” olmayan dindar kesime savaş açıp demokrasi cephesini genişleterek AKP’yi birtakım adımlar atmaya zorlamasıyla olmadı diyecek; solun onlarca yıllık mücadele ve insan birikiminin de olan, olabilen güzel şeylerde belirleyici bir katkısı olduğunu vurgulayarak ve dolayısıyla bundan sonra da çekilen hiçbir çilenin, yaşanan hiçbir acının, burada yazmak dâhil hiçbir emeğin boşa gitmeyeceğini söyleyerek yazımı bağlayacaktım.

Ama bazen hesapta olmayan bir yazı çıkıp geliyor ve kendisini zorla yazdırıyor. Öyle oldu. Yukarıdaki cümleler kafamda dönüp durur ve açılmayı, geliştirilmeyi, çoğaltılmayı beklerken, nereden karşıma çıktıysa 1987’den kalma bir dergide (Yeni Çözüm dergisinin Şubat 1987 tarihli 2. sayısı) Kürşat İstanbullu’nun cezaevlerinde yaşananlarla ilgili bir yazısını okudum ve zihnimi başka cümleler esir aldı. Yazının bir yerinde solla bir şekilde ilişkili olanların zaten bildiği, ama son birkaç yılda “Kürtler arasında PKK’nın gördüğü teveccühün tarihsel kaynağı” olarak kabullenilmeye başlanmasıyla daha geniş bir kesim tarafından da öğrenilen Diyarbakır cezaevi zulümlerinden bir örnek vardı. Yazarın adını vermeden, sadece “arkadaş” diye söz ettiği, Diyarbakır cezaevinden yeni çıkmış birinden naklettiği bir olaydı bu. Bu olayın bende tetiklediği anılar, yani son 25 yılda Diyarbakır cezaevi hakkında okuduklarım, dinlediklerim ve özellikle hemen hemen yazıdakiyle aynı günlerde aynı cezaevinden çıkmış benim bir “arkadaş”ımın anlattıkları, yeniden gündemim oldu.

“Diyarbakır’da yanlış hatırlamıyorsam 11 Ermeni arkadaşın sünnet edileceği açıklandı. Garabet isimli bir arkadaşın ben cezaevindeyken sünnet edildiğini duydum” diyordu, Kürşat İstanbullu’nun “arkadaş”ı. Yazıda Garabet’in soyadı da var. Hatta kendisi “bizim Hrant’ın” çok eskilerden arkadaşı. Ama soyadını yazmak istemedim. Diyarbakır cezaevinde erkekler havalandırmaya (cezaevi avlusu) çıkarılmış. Çırılçıplak soyulmuş. Bu zaten gerek koğuşlarda gerek havalandırmada çok sık tekrarlanan bir manzara; karlı buzlu kış günleri dâhil. Ama bu sefer sünnet kontrolü için soyulmuş tutuklular. Sünnetsiz olanlar ayrılmış. Bunlar için bir sünnet takvimi hazırlanmış. Ama cezaevini yöneten askerlerin sünnete bakışı basit bir cerrahî müdahalenin ötesinde: Bu takvim onlar için aynı zamanda bu sünnetsizleri Müslüman-Türk yapma takvimi! Yeri gelmişken o yıllarda bütün siyasî tutukluların askerî cezaevlerinde tutulduğunu, daha doğrusu askerî olmayan cezaevlerinin de askerlerin yönetimine geçtiğini, yöneticilerin rütbeli, gardiyanlarınsa rütbesiz askerler olduğunu hatırlatayım. Bu askerler de kendisine resmî olarak 2500 yıllık bir tarih biçen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin askerleri. Bu 2500 yıllık tarihte 12 Eylül’ün ve Diyarbakır cezaevinin günahlarını üzerine yıkmak için kullanabileceğimiz bir “Kenan Evren ordusu” (deyimi ilk Tarık Akan’dan duydum; Türk Solu dergisinde de rastlayabilirsiniz) yok. Bildiğiniz ordu. Bugün “laikliğin teminatı” sayılan ordu. Her neyse, laikliklerinin o zaman da tadından yenmediği anlaşılan askerler Garabet’i zorla sünnet ettirerek “Müslüman ve Türk” yapıyorlar. Adını da “Ali” olarak değiştiriyorlar. Ama Diyarbakır’da hiçbir işkence bu kadarla kalmıyor. Diyarbakır’ın bir de meşhur hoparlörleri var. Her koğuşa yerleştirilmiş, tutuklulara her gün cezaevi komutanının bir saat tehditli küfürlü konuşmalar yaptığı, sabah-akşam askerî marşların dinletildiği, direnen tutukluların direnişi kırıldığında diğerlerinin moralini bozmak için İstiklal Marşı, andımız, gençliğe hitabe gibi metinlerin ellerine tutuşturulup okutulduğu hoparlörler. İşte o hoparlörlerden her gün birkaç kez Garabet’in sesi duyuluyor: “Adım Ali. Müslüman oldum”la başlayan, kelime-i şehadet’le devam eden müslümanlık ilanından sonra sıra bir Ermeninin Türk “yapılmasına” geliyor ve Garabet “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” diye devam ediyor. Anlatılanlara göre bu sürecin sonunda Garabet’in kıpırdayacak hali bile kalmaz. Hatta bir söylenti yayılır, ölmüş diye.

Söylenti deyince tam burada Diyarbakır cehennemi konusunda ilk detaylı bilgileri aldığım kendi “arkadaş”ıma geçmek istiyorum. Onun “Diyarbakır anlatılmaz, kimse anlatamaz” diye bir iddiası vardı. Bu yüzden bu konuda yazmak istemedi, yazmadı. Bu anlatılmazlık elbette vahşetin derecesi anlamında da doğru olmakla birlikte onun asıl söylediği bütün koğuşların birbirinden tamamen yalıtılmış olması, yan koğuşta ne olduğundan kimsenin bilgisinin olmamasıydı. “Herkes en fazla kendi koğuşunda olanları anlatabilir” diyordu arkadaş. Her koğuş kendi başınaydı. Bunun psikolojik bir anlamı olduğu gibi toplu bir direnişin örgütlenmesine de engeldi. Arkadaşımın iddiasına göre Mart 1982’ye gelindiğinde, en kahramanca direnenler dâhil, Diyarbakır’da o iğrenç hoparlörlerden marş, andımız vs. okutulmayan kimse kalmamıştı. Ama 1982 artık ölümlerin sadece işkencede can verme ve sadistçe kasten öldürülme şeklinde değil protesto şeklinde de gerçekleştiği yıl oldu. Önce Mazlum Doğan cezaevi koşullarını protesto etmek için 20-21 Mart (Newroz) gecesi hücresinde kendini astı. 18 Mayıs’ta bir koğuşta Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin ve Eşref Anyık kendilerini yaktılar. 14 Temmuz günü bir başka koğuşta başlayan ölüm orucu ise Eylül ayında birkaç günlük aralarla gerçekleşen dört ölümle sonuçlandı: Kemal Pir, Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek. Bütün o günlerde o cezaevinde yatan arkadaşım diyordu ki, “bitişiğimizdeki, üstümüzdeki koğuşlarda gerçekleşen bu olayları biz aynı cezaevinde olduğumuz halde aylar sonra duyuyorduk. O da dışarıdan yeni tutuklanan birinin gelmesiyle oluyordu. Onlar da Türk basınından değil BBC’nin Türkçe yayınından duymuş oluyorlardı.”

1982 aynı zamanda dışarıda PKK’nın gerilla savaşı başlatmaya yönelik kararı aldığı kongrenin yılıydı. İki yıl sonra, 15 Ağustos 1984’de bu karar uygulamaya geçti ve sonrası halen içinde çırpındığımız durum. Yazıyı uzatmamak için tek cümleyle belirtip geçeyim: Sadece devletin değil bir ölçüde PKK’nın da arka sokaklarını gördüğüm için benim sistem karşıtlığım PKK sempatisi içermiyor. Olanı olduğu şekliyle anlatıyorum. Orada o cehennemi yaşamış yüzlerce, binlerce insan bu kadar tutarlı ve birbirini doğrulayan şekilde topluca yalan söylüyor olamaz. O sırada Türkiye’nin bütün cezaevlerinde insanlık dışı uygulamalar vardı. Binlerce insanın “Diyarbakır başkaydı” demek üzere sözleşmiş olduğuna mı inanalım? İnsan o yaşananları yıllar sonra okurken bile insanlığından utanıyor. Devletin hukuktan soyunmuş, emir-komuta zincirine teslim edilmiş çıplak hâlini de en iyi Diyarbakır cezaevi deneyimi gösteriyor. Bu konuda daha fazlasını okumak isteyenlere, okumamışlarsa, Neşe Düzel’in birkaç yıl önce Radikal’de Selim Dindar’la yaptığı söyleşiyi tavsiye ederim. Düzel’le Dindar’ın isimlerini Google’a yazmanız yeterli. Propagandayla karışık binlerce kitap sayfası arasında kaybolacağınıza kendisinin ne o gün ne de bugün politik bir kimliği olmayan bir Kürdün bile neler yaşadığını okuyarak Diyarbakır’ı anlayabilirsiniz.

Özetle, gerek 12 Eylül’de gerekse sonrasında tüm bölgeye yayılan askerce uygulamalardan (o günlerde biz de Besni Lisesi orta kısmının öğrencileri olarak arada bir silahlarıyla sınıfa dalan askerlere İstiklal Marşı’nın on kıtasını ve gençliğe hitabenin tamamını ezberden okumak zorundaydık mesela), evet bütün o askerce uygulamalardan önce ve öncelikle bu cezaevindeki vahşetin bu savaşta dökülen kanların birincil kaynağı olduğuna ben de inanıyorum. Diyarbakır bunun için önemli. Bu vahşeti kişiliğinde simgeleştiren bir isim var: Esat Oktay Yıldıran. Cezaevinin tepesindeki yüzbaşı. Arkadaşım bana ne zaman bu adamdan bahsetse cümlesi yarım kalırdı. Anlatamadığını düşünürdü. Sonraki okumalarımdan da biliyorum ki anlamak da anlatmak da zor Esat Oktay Yıldıran’ı. Bir adam düşünün ki sürekli yanında gezdirdiği kurt köpeği “Co”ya tekmil verdiriyor tutuklulara. Köpeğe “komutanım” diyorsunuz. Bu gaddarlığı aşan bir şey. Daha sofistike, ince ince düşünülmüş, hayal edilmiş bir zâlimlik. Duyduklarınızın abartılı olduğunu baştan kabul edip yüzde elli tenzilat da yapsanız bir insan nasıl bu kadar sadistleşebilir, bir insanın içine bu kadar kin nasıl sığabilir anlamak zor. Nazi dönemi uygulamaları ve bu uygulamaların faillerinin psikolojisi üzerine bir şeyler okumak yardımcı olabilir. Ama benim asıl vurgulamak istediğim, sövüp saymanın anlamı yok, bazı insanlarda bu “potansiyel” var. Bunu bilelim, darbeyi, demokrasiyi, askeri, polisi konuşurken ona göre konuşalım. Psikopati, sosyopati, anti-sosyal kişilik bozukluğu, adı her neyse, nedenleri hâlâ bilinmeyen bir durum. İlk işaretlerini küçük yaşlarda gösteriyor. Üstelik tedavisi de yok. Bunların yeterince zeki olmayanları ve çeşitli nedenlerle okuyamayanları sokakta karşımıza çıkmamalarını dilediğimiz türden suçlular oluyorlar, okuyabilenlerinse ne tür mesleklere eğilim duyduklarını siz tahmin edin.

Esat Oktay Yıldıran 1988 Ekim’inde İstanbul’da bir halk otobüsünde karısı ve çocuklarıyla bir yere giderken -galiba otobüs son durağa geldiğinde- kendisine “Esat” diye seslenen bir PRK (Rızgari) militanına döndüğü anda kafasına boşalan birkaç mermiyle irtihal-ı dar-ı beka eyledi. Diyarbakır’dan sonra terfi etmiş, binbaşı olmuştu. Duyduğuma göre adı Ankara’da Etimesgut zırhlı birlikler tümeni içindeki bir caddede yaşatılıyor. Öldürüldüğü gün ve sonraki günlerde, Diyarbakır’da yatmış o arkadaşımla beraberdik. Bir üzüldük bir üzüldük sormayın!

Bugün -belki de bir moruklama emaresi olarak- Esat Oktay Yıldıran’ların bile öldürülmeyip hapse tıkıldığı bir Türkiye hayal ediyorum. Diyarbakır’daki şiddetin, vahşetin yarattığı, harladığı şiddetin sonuçları ortada. Bu sonuçları anlamaya çalışmak başka, bir “karşı şiddete” güzellemeler yapmak başka. Hem unutmayalım ki bu ülkeye 12 Eylül’ü ve başta Diyarbakır olmak üzere insanlığın uğramadığı cezaevi deneyimlerini yaşatanlar sadece devletlerine, rejimlerine, sınıflarına karşı sorumlu; vicdanlarını tek kimlikleri yapmış olanlarsa tüm insanlığa.

Zaten tam da bunun için, doruk noktası 2007 olmak üzere özellikle son yıllarda defalarca duyduğumuz, okuduğumuz doğrudan ya da dolaylı darbe davetlerine ve davete icabet girişimlerine karşı duruyoruz. Rakının şişede durduğu gibi durmayacağını nasıl biliyorsak, ordunun da kışlada durduğu gibi durmayacağını çok iyi biliyoruz. Hukuktan tamamen soyunmuş, emir-komuta zincirine hapsolmuş bir devletin toprağında nice Esat Oktay’ların, nice Diyarbakır’ların yeşereceğini de.

“Asker bi’şey yapsın artık, tek umudumuz onlar valla” (tanıdık geldi mi?) diyenlere seslenelim: Anacım bak burada yapılmışı var! Bu kez solcuların, Kürtlerin, Ermeni Garabet’in yerinde diyelim ki sadece İslamcıların olacak olması neyi değiştirir?

*27 Temmuz 2009’da Kronik Muhalif’te yayınlandı.

Reklamlar

REPORT THİS AD

Share this:

TwitterFacebook

İlgili

Sabetaycılar, Küçük Hoca ve ‘Usturuplu’ Faşizm (Sabetaycılar ve Küçük Hoca)"başka yazılarım" içinde

"Mecliste Arbede"den "Kürt Açılımı"na: 20 Yıl Önce, 20 Yıl Sonra*"başka yazılarım" içinde

Özensiz Çeviri Sağlıksız Okuyucu Doğuruyor"çeviri ve dil mevzuları" içinde

23 Ağustos 20093*****Yanıt« ÖncekiSonraki »

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.*****Gerekli alanlar***********ile işaretlenmişlerdir

Yorum*****

İsim*

E-posta*

İnternet sitesi

*****Yeni yorumları bana e-posta ile bildir.

*****Eposta yoluyla yeni yazıları bana bildir.

17 Kasım 2009, 15:02*****yazısı için*****Murat AYGENtarafından yapılan yorum

>Eyi dinleyin:*****http://www.bedavaturku.com/necla-ero...tml*****Dikkat edin "Büyükdereli" felan diyor! Ne var ki orada acep*****

Cevapla

18 Şubat 2016, 20:41*****yazısı için*****Erhan Sakallıoğlutarafından yapılan yorum

Mehmet kardeşim, yukarıdaki yazı ve aşağıdaki bilgiler, ne kadar çok insanın dikkatini çekerse, o kadar ibret alınır. Sağol, var ol!!! Dostlukla, kardeşlikle…

Cevapla

18 Şubat 2016, 23:35*****yazısı için*****Mehmet Ördekçi*****tarafından yapılan yorum

Teşekkür ederim.

Cevapla

Blogda ara

Eklenen yeni yazıların e-posta kutunuza gelmesi için adresinizi yazıp butona tıklayın

Diğer 70 takipçiye katılın

Abone olun

Twitter GüncelleştirmeleriHayata dönüş katliamı için bakanı, müdürü, hatta 2002 doğumlu AKP'yi suçlayıp tetik çekenleri anmayan "radikal" hödükler, yordunuz beni.*****#fb*****4*****years*****agoAKP OLMASA ŞİMDİ NORVEÇ OLMUŞTUK AQ sanki tr'yi isveç sosyal demokrat partisi yönetiyordu da akp geldi elinden aldı,*****facebook.com/mehmet.ordekci…*****4*****years*****agoO da hayattayken imamları az kovalamadıydı. Etme bulma dünyası demek ki. Daş yoh mu daş.*****odatv.com/n.php?n=atatur…*****#fb*****4*****years*****agoBENİM İÇİN SELAHATTİN'E, EKMELEDDİN'E, HATTA ÇOK DAHA ÇİRKİN ŞEYLERLE AFEDERSİNİZ RTE GİBİ BİRİNE OY VERECEK DİYE...*****facebook.com/mehmet.ordekci…4*****years*****agoABD'nin IŞİD'e birkaç roket salladığı haberleri kalabalık tarafından (Yaşa! Varol! Ehih!) ve (TİŞİKKİRLİR SİPİRMİN) nidalarıyla karşılanır.*****4*****years*****agoİşkencehanede üzerine atlayıp kel kafasını ısırdığım işkencecimin işkenceci kardeşine işkencemsi bir şey yapmışlar.*****facebook.com/notes/mehmet-%…*****4*****years*****agoStar: "Özelharekâtçılar bombalama tehdidi üzerine kapıyı açtı ama silahlarını teslim etmedi." Silahlarıyla beraber mi kaçırmışlar bi de?*****#fb*****4*****years*****agoOrtadoğunun lideri filan olamayacağımız belliydi de, maskarası olmayaydık eyiydi.*****#fb*****4*****years*****agoKategorik arşivAgos*****(2)çeviri ve dil mevzuları*****(2)başka yazılarım*****(12)bizim bi' arkadaş*****(11)blog için yazdıklarım*****(2)derKi yazıları*****(7)doğa ve çevre*****(1)Ek$i Sözlük (mehmet ordekci)*****(34)Kronik Muhalif yazıları*****(2)militarizm*****(2)politika*****(14)Kronolojik ArşivTemmuz 2011*****(2)Nisan 2011*****(12)Mart 2011*****(4)Şubat 2011*****(1)Ocak 2011*****(3)Aralık 2010*****(5)Ekim 2010*****(1)Haziran 2010*****(1)Mayıs 2010*****(1)Nisan 2010*****(2)Aralık 2009*****(1)Kasım 2009*****(1)Ağustos 2009*****(2)Mayıs 2009*****(2)Nisan 2008*****(1)Aralık 2007*****(1)Kasım 2007*****(1)Ekim 2007*****(1)Ağustos 2007*****(1)Mayıs 2007*****(2)Mart 2007*****(1)Ocak 2007*****(2)Ekim 2006*****(1)Mayıs 1995*****(1)

Reklamlar

REPORT THİS AD

Tam Siteyi Görüntüle

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Takip Et
  Konuyu düzenle/Sil Alıntı ile Cevapla